banner39

Anılarımda kalandan günümüzdeki Libya’ya...

Libya’nın, diğer bazı ülkeler gibi, sözde “Arap Baharı” kisvesiyle, dış güçlerce hayalperest hedefler ve tek taraflı çıkarlar uğruna karşı karşıya bırakıldığı yürekler acısı mevcut durum, ibret verici ve kabul edilemez niteliktedir.

Dübam 30.12.2019, 10:30 30.12.2019, 10:32
Anılarımda kalandan günümüzdeki Libya’ya...

Uluç Özülker 
 

Libya’nın, Dışişleri kariyerimde özel bir yeri vardır. 1992 yılında ilk Büyükelçiliğim için atama beklerken, Dublin’e (İrlanda) gitmemin planlandığı bilgisini almıştım. Meslek hayatımın büyük bir bölümünü Avrupa Birliği konusunda uzmanlaşarak geçirmem dolayısıyla Avrupa Birliği üyesi bir ülkeye atanmamın düşünülüyor olmasından kuşkusuz hoşnuttum. Ani gerçekleşen bir iktidar değişikliğini müteakip karar değişikliği de olduğunu, iyi tanıdığım yeni bakanım bir hafta sonu samimi bir konuşma kapsamında telefonla tebliğ etti. Libya’da müteahhitlerimizin sıkıntılı bir döneme girdiklerini beyanla destek istediklerini, bu hizmetin ülkemiz için önem taşıdığının bilindiğini, diplomasinin yanı sıra ekonomi bilgisine güvendiği biri olarak benim Libya Büyükelçisi olmamı önerdiğini ve kabul edildiğini, bu yer değişikliğinin daha güç koşullara doğru olduğunu inkar etmediğini, ancak hem işin görece ciddiyetini hem müteahhitlerin haklı isteğini dikkate alarak ve bana olan güven duygusuyla, karar verdiğini anlattı. Sessiz-liğime cevaben de “işin öneminin olabilecek beklentilerimin önüne geçtiğini” söyledi.

Libya’ya karışık duygularla gittiğimi hatırlıyorum. Pan Am uçağının düşürülmesinden sorumlu tutulan Libya, 1986 yılından itibaren ambargo altındaydı. ABD bombardımanına maruz kalmış, Kaddafi bir çocuğu ile yakınını yitirmişti. En önemli gelir kaynağı olan petrolünü serbestçe satamıyordu. Ülke ekonomik açıdan sıkıntıdaydı. Kaddafi’nin Yeşil Kitabı’nda tarif ettiği, dünyada benzeri bulunmayan “Cemahiriye” sistemi, doğrudan halk iktidarı gibi tanıtılsa da aslında katı bir dikta rejimine tekabül ediyordu. Ambargo dolayısıyla ülkeye ulaşım ancak Tunus veya Mısır üzerinden karayoluyla gerçekleşebiliyordu. En yakın Tunus yerleşim yeri, Turgut Reis’in askeri dehasını sergilediği Cerbe Adasıydı. Ada, Trablus’a 400 kilometre uzaklıktaydı. Yabancılar için sosyal hayat yok gibiydi. Yerel yayın dışında ne televizyon ne radyo ne de sinema vardı. Müteahhit alacaklarımız dağ gibi büyümüştü, ancak tahsil edilemiyordu. Türk işgücü ciddi şekilde mağdurdu. Müteahhitlerimizin bir bölümü işlerini bırakıp gitmekteydi. Üstelik bu görünüme, üniversite çağındaki iki kızımı geride yalnız bırakma zorunluluğu da eklenmekteydi. Velhasıl, araştırmalarımdan edindiğim izlenim, ürkütücü bir göreve yol alacağım doğrultusundaydı.

Libya’ya maceralı bir yolculukla gidebildim. Öne Tunus’a uçtum. Ambargo nedeniyle yaşanacak gecikmelerden ötürü kişisel eşyalarımın büyük bir bölümünü yanımda götürmekteydim. Çaresiz şekilde 800 kilometre mesafeden, Trablus’dan Büyükelçilik aracını getirtmek zorunda kaldım. Bunun aslında bir rutin olduğunu, üzülmeye mahal olmadığını, ambargonun bu yolculuğu kaçınılmaz kıldığını bu vesileyle öğrendim. Tunus’un turizme dönük medeni ortamını arkada bırakıp sıcak ve kupkuru çöllere yol aldığımızda nereye gitmekte olduğumu sorgulamadım desem yalan olur. Seyrek yerleşim yerleri de akıl karıştıracak düzeydeydi. Deniz kıyısında yer alan vatan toprağıma, Büyükelçilik binasına vardığımda hissiyatım lehe dönmeye başladı. Beni karşılayan ve giderek sıkı dost olduğumuz müteahhitimizin, hissiyatımı tahmin ederek,

“Sayın Büyükelçim, hoşgeldiniz. Sizin izlenimlerinizi hepimiz yaşadık. Ama şunu güvenle ve çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Burada hepimiz, Libya’ya bir gelirken, bir de ayrılırken ağlandığına şahidiz. Bu, gelirken ben neredeyimin, ayrılırken güzel bir dosttan ayrılmanın üzüntüsüdür. Bunu sizin de yaşayacağınızdan eminiz” demesini hala unutabilmiş değilim. Zira aynı duyguları ben de yaşadım ve Libya’yı bu bağlamda üzülerek izliyorum. Libya, meslek hayatımda unutulmaz anılarıyla ayrıcalıklı bir yer edinmeye devam ediyor. Kazandırdığı farklı tecrübeyle geleceğimde etkili olduğu da bir gerçek.

Libyalıların genelde Türkiye’ye bakış açılarını küçük bir anımla paylaşmak isterim. Birgün eşimle birlikte Turgut Reis külliyesinin restorasyon çalışmalarını yerinde izlemek için gitmiştik. Hamam bölümünün hemen yanıbaşında gümüş eşya satan bir dükkan vardı. Ziyaret etmek istedik. Öğle vakti sahibi, dükkanı kapayacağını ters şekilde ifadeyle, bizi reddetti. Şoförümüz, benim Türkiye Büyükelçisi olduğumu resen dile getirdiğinde muhatabımız bizi içeri aldıktan sonra kapıyı kapadı ve “Bilmiyordum. Özür dilerim. Baştacımızsınız” deyip, bol ikrama geçti. Bu arada eşime, hem dini sembol hem uğur olarak kabul edilen gümüşten yapılma “Fatma’nın Eli”ni ısrarla hediye etmek istedi. Parası karşılığında alabileceğimizi söylediğimizde bunu hakaret addedeceğini, Türk Büyükelçisi’nin yaşattığı onur karşısında bu naçiz hediyenin hiçbir değeri olamayacağını, Osmanlı İmparatorluğu döneminde eşit bir ümmet olarak var olduklarını her Libyalının hatırladığını, bugün de Türkiye Cumhuriyeti’ne olan sempatilerinin azalmadığını anlattı. Kıbrıs savaşı sırasında Libya’nın uçaklarımızın ihtiyaçları için ambarlarını sonuna kadar açtığını nasıl unutabiliriz! Dükkandan ayrılırken, eşim, Avrupa’da geçirdiğimiz günlerimize atıfla, (teşbihte hata olmaz), “Oralarda hep kendimizi ispat ve çıkarlarımızı savunmak için verdiğimiz uğraşları hatırladığımda bugün bu dükkanda bir Osmanlı Paşası iltifatına mazhar olmamızı da görmüş olmanın rahatlığını yaşıyorum” diyebilmişti.

Libya’nın bugünlere gelene dek yaşadığı sıkıntılara geçmeden önce, ülkeyi kısaca tanıtmakta yarar görmekteyim. Bu bağlamda evleviyetle pek bilinmeyen tarihi bir olguyu hatırlatmak isterim. Afrika kıtası, bu adı Romalıların Kartaca’yı ele geçirmelerinde sonra almıştır. O tarihte varolan “Afri veya Afrikani” oymakları Romalılara ilham vermiştir. O zamana kadar kıta Yunanlıların tanımlamasıyla “Libya” olarak adlandırılmaktaydı. Araplar ise kıtaya “İfrikiya” demişlerdir. 1.8 milyon kilometrekare yüzüölçümüyle Libya, Afrika kıtasında dördüncü, dünyada 17’inci büyüklüktedir. İç savaş öncesinde nüfusu 6.4 milyondu. Nüfusun çoğunluğu Arap ve Berberlerden oluşmaktaydı. Güneyde Tuareg ve Tebu başta olmak üzere çeşitli kabileler yaşamaktaydı. Nüfusun neredeyse yarısı 15 yaştan küçüktü. Başkent Trablus’ta 1.7 milyon, Bingazi’de 650 bin, Misurata’da 350 bin, Bayda’da 250 bin, Zaviya’da 200 bin insan yaşamaktaydı. Ülke; Trablus, Sirineyka (Bingazi) ve Fizan olmak üzere üç ana bölgeye bölünmüştür. Hatırlanacağı gibi, Fizan, Osmanlı İmparatorluğu’nda bir sürgün yeriydi (Mavi gözlü siyah derili kimi Fizan yerlileri ile sohbetlerimizde köklerinin Osmanlı olduğunu, sürgüne gelenlerin yerel halkla evlendiklerini ve bu karışımın ortaya çıktığını söylerlerdi. Dışişleri Protokol Müdürü de böyleydi). Savaş öncesi kişi başına gelir 2011’de 11.200 Dolardı ve Seyşeller, Ekvator Ginesi ve Gabon’dan sonra kıtada dördüncüydü. Petrol rezervinde dünyada onuncu, üretimde onyedinci ülkeydi. Büyüme hızı ortalama yüzde 4, işsizlik yüzde 21 idi. 12 üniversite ve 84 yüksek okul vardı. Bütçenin yaklaşık yüzde 35’i eğitim harcamalarına gidiyordu. Ordu, istihbarat ve sağlık hizmetlerine de büyük pay ayrılmaktaydı. Kaddafi’nin bütçeden karşılayarak dış müteahhitlere yaptırdığı tesis ve ikametgahların tümü halka bedava veriliyordu. Eğitim ve sağlık da bedavaydı. Ayrıca aile başına ayda 250 Dinar ödeme yapılıyordu. Enflasyon yok gibiydi. Ama ekonomik verilerin abartılı olduğu da gerçekti. Örneğin, bir Dinar 3.2 Dolar iken karaborsada bir Dolar 3.5 Dinar’dı. Yakalananlara ağır cezalar verilse de dışarıdan getirilen pek çok mal için devletten tahsisat alınamadığından, esnaf ve tüccar bu riski üstlenebiliyordu. Ambargoya rağmen Türkiye’ye muntazam vapur seferleri hiç kesilmemiştir. İnsanlar bavul ticaretini ülkemiz üzerinden sürdürüyordu. Kıyı kesiminde 50 ila 150 kilometre genişliğindeki alanda yılda bir kaç kez ürün alınabiliyordu. Pudra gibi olan topraklar çok verimliydi. Su da vardı. Kaddafi “man-made river” (insan yapımı nehir) projesiyle Büyük Sahra’nın altında asırlardır yatan bol suyu kullanıma sunuyordu. Dünyada bugüne kadar gölgede 52 derece olarak ölçülen en sıcak bölge de Libya’dadır. Özetle, Kaddafi acımasız bir diktatör olmakla birlikte, halkı için önemli işler de yapan bir liderdi. Esasen kendisini Devlet Başkanı olarak görmez, sıra dışı (hors cadre) bir lider olarak adlandırırdı. Örneğin itimatnameyi kendisi değil Dışişleri Bakanı alırdı. Mısır gibi bazı özel ilişkiye dayalı olanlar dışında Büyükelçilerle görüşmezdi. Ben bu hususta şanslıydım. Bunun arkasında hem Türklüğüm hem konjonktürün yardımıyla oluşan tanışma vesilelerinin bulunduğunu söyleyebilirim. Kaddafi bana karşı dürüst, samimi ve yardımcı oldu. İlk tanışmamız önemli bir sorunun çözümünde kendilerine geçmiş tecrübelerimin ışığında yardımcı olmamın gecesinde yaptığı davet üzerine gerçekleşti ve bir saat kırk dakika sürdü. Kaddafi, PKK’ya çeşitli boyutlarda yardım etmekteydi. Ülkemiz hakkında zaman zaman ileri geri konuşabiliyordu. O görüşmede “Siz Libya’nın dostu olduğunuzu kanıtlamış bir kimsesiniz. Büyükelçi olarak kaldığınız sürece ne PKK ne de ülke bazında olumsuz bir söylem veya desteğimi duyacaksınız” demiştir. Bu sözünü tuttuğuna şahidim. Avrupa Birliği’ne müteveccihen Libya’dan ayrılma kararım alındığı sırada Libya’ya resmi ziyarette bulunan dönemin Başbakanı Sayın Tansu Çiller’e, Kaddafi’nin, “Büyükelçiyi bırakın kalsın. İkili ilişkilerimizin ilerlemesine büyük katkısı var. Giderse yine sıkıntılar yaşamaktan endişe ederim” dediğinde dönemin Dışişleri Bakanı Hocam Sayın Mümtaz Soysal’ın, “Kendisine Gümrük Birliği müzakereleri nedeniyle Brüksel’de ihtiyacımız bulunuyor. Ancak yerine çok değerli bir başka diplomatımızı göndereceğimizden kuşku duymayın” şeklindeki müdahalesi ve Sayın Çiller’in onayı üzerine geri adım atılmadığını anımsıyorum. Müteahhitlerimizin de ayrılmamam için dilekçe verdiklerini de biliyorum. İtiraf etmeliyim ki bana layık görülen zor ama ülkemiz açısından hayati bir görevi doğal olarak bir iltifat ve fırsat olarak değerlendirirken, bütün zorluklarına karşın, sonunda benim de bağlandığım Libya’dan ayrılışı belirli bir duygusallıkla karşıladığımı söyleyebilirim. Libya’da burada hepsine yer veremeyeceğim pek çok güzel anım bulunduğu gerçektir. Bu çerçevede Libya’nın, diğer bazı ülkeler gibi, sözde “Arap Baharı” kisvesiyle, dış güçlerce hayalperest hedefler ve tek taraflı çıkarlar uğruna karşı karşıya bırakıldığı yürekler acısı mevcut durum, ibret verici ve kabul edilemez niteliktedir. Vadedilen “Bahar” artık ne yazık ki “Sonbaharı” da aşarak “Kış”a dönüşmüştür. Libya da bu süreçle çok kanlı bir iç savaşa sürüklenen ülkelerden biridir.

Tepeden tırnağa silahlı 400’ün üzerinde aşiretin yaşadığı Libya, Kaddafi’nin dört silah arkadaşıyla birlikte 1969’da gerçekleştirdiği “trajikomik” bir darbeyle yönetimi Kral İdris’den devralmasından sonra, “Cemahiriye” adıyla yeni bir rejime dönüştürülmüştür. Halkın yönetime doğrudan katılımı faraiyesine dayanan ve “Yeşil Kitap”ta içeriği anlatılan bu rejim, aksine, uygulamada Kaddafi’nin hakimiyetinden çıkamayan bir diktatörlük halini almıştır. Yukarıda değindiğim gibi, Kaddafi kendini rejim üstü statüde görmekte ve “lider” adıyla tanımlamaktaydı. Özel sohbetlerimizde temelde aşirete dayanan bir ülkede birlik ve beraberliğin ancak güçlü bir merkezi otoriteyle sağlanabileceği şeklindeki düşüncesini hiç saklamamıştır. Bu bağlamda kendine sıkı sıkıya bağlı, güçlü bir merkezi ordu ve istihbaratın şart olduğunu savunmuştur. Halkı lehine karşılıksız büyük hizmetlerine rağmen bu tutumuyla acımasız bir diktatör olmanın dışına çıkamamıştır. Sokakta yürüyen iki Libyalının eskaza yüksek sesle, olumlu dahi olsa, Kaddafi’nin adını telaffuz etmesi tutuklanıp gaiplere karışması için yeterliydi. Buna karşılık, Kaddafi laik düşünceli bir liderdi. Bunu da “Gönüllere zorla girilemez. İtaatkâr olmak kaydıyla, herkes inancında serbesttir” şeklinde tanımlamaktaydı. Kaddafi’nin bu söyleminin sadece düşüncede kalmadığını, ülkesini her türlü aşırı akıma kapattığını bizzat gözlemlediğimi belirtmeliyim. Dış ilişkilerde ise müdahaleci, istikrarsız ve başkaldırıcı kimliğiyle öne çıkmaktaydı. PKK dahil, başta Afrika kıtası olmak üzere, pek çok ülkede teröristleri “hürriyet savaşçısı” olarak değerlendirip, destek verdiği bir sır değildir. Bu kapsamda kendini “dünyanın merkezi” gibi görmekteydi. Petrol gelirlerinin bir bölümünü sırf bu amaçla kullanmaktaydı. Bu yaklaşım Kaddafi’nin şahsında Libya’yı sıklıkla zorda bırakmaktaydı. Baskılar içeride de ayaklanmalara sebebiyet vermiş, ordu ve istihbarat hepsini önceden bastırarak, sonuçsuz kılmıştır. Özetle, Kaddafi, aynı zamanda yandaşları dışında genelde sevilmeyen ama korkuyla itaate zorlayan bir kişilikti. Buna karşın, “Arap Baharı” ile başlayan sürece bakıldığında bütün bu olumsuzluklar bir yana, Libya’nın o dönemde istikrarlı yaşayan bir ülke olduğu söylenebilir. Feodal yapının hakim olduğu, aşiret düzeyinde rekabetçi bir ortamın var olduğu bir çöl ülkesinde Batılı güçlerin demokrasi havariliğinin hayat bulması hiç de kolay değildir. Sonuçta bu amaçla müdahale edilen ülkelerden hiçbirinde istikrar ve değişim sağlanamadığı gibi, parçalanmaya varan istikrarsızlık yaratılmıştır. Örneğin ABD’nin müdahale edip de arkasında mezbelelik bırakmadan çıktığı bir ülke göstermek zordur.

Libya da dış güçlerin müdahalesiyle karışmıştır. “Arap Baharı” başlangıçta Libya’yı pek etkilememiştir. Kaddafi’nin otoritesi ülkeyi korunaklı kılmaktaydı. Bununla beraber, Trablus ve Bingazi bölgelerinin tarihten gelen rekabetçi ve uyuşmaz tutumları Kaddafi için dahi bir çıban başıydı. İç ayaklanmaların büyük kısmı Bingazi kaynaklaydı. Bingazi, geçmişteki bağımsızlık arzusunu hep diri tutmuştur ancak rejimin baskısı karşısında başarılı olamamıştır. Fransa’nın o tarihteki Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin inisiyatifi ve baskısıyla, sorun yeniden alevlendirilmiştir. Sarkozy, Kaddafi’nin kanlı bir diktatör olduğunu, halkına imkan tanımadığını, demokrasinin getirilebilmesi için mutlaka bertaraf edilmesi gerektiğini ileri sürerek uluslararası müdahalenin yolunu açmıştır. Türkiye de Bingazi merkezli faaliyetleri her yönden desteklemiştir. Bavullarla Bingazi’ye gönderilen paralar anımsanacaktır. Uzun yıllar Libya’nın hamisi konumunda olan Rusya ise karşı çıkan taraftır. ABD de müdahale konusunda başında isteksiz davranmakla birlikte, zamanla işin içine girmiştir. Bu arada Rusya da hedefler konusunda ikna edilmiştir. Fransa ise İngiltere ve İtalya’yı da peşine takarak, müdahaleci politikasını sürdürmüştür. Bu çerçevede İtalya’nın, halen de etkili olduğu Libya’nın eski sömürgecisi, bütün dış güçlerin ise petrol konusundaki ilgileri dolayısıyla müdahaleyi benimsedikleri bilinen bir husustur. Amaç; engel oluşturan Kaddafi’yi bitirmektir. Bu düşüncenin ne ölçüde geçerli olabileceği hususunda tecrübeme dayanarak kuşkulu olduğumu, sorunun, Fransa’ya daha büyük pay edinme peşinde olan Sarkozy’nin aşırı yaklaşımından kaynaklanma ihtimalini düşündüğümü belirtmeliyim. Zira bilindiği gibi, Lockerbie olayından sonra ambargo altına alınan Libya’da iyice sıkışan Kaddafi sonunda ABD ve İngiltere ile uzlaşarak hem ambargoyu kaldırtmış hem de bu ülkelere başta petrol olmak üzere ileri düzeyde yeni imtiyazlar tanımışken, sorunun konuşarak çözümlenebilme olasılığının arttığı bir ortamda askeri müdahaleye başvurulup Bingazi desteklenmek suretiyle, Kaddafi’nin devrilmesi izaha muhtaç bir durumdur. Sarkozy’nin bu bağlamdaki aceleciliği de manidardır. Bu itibarla yukarıdaki savın geçerli olması kuvvetli ihtimal olarak görünmektedir. Nitekim, Kaddafi katledilmiştir ama Libya şimdi o zor geçmişini bile arar haldedir.

Müdahale, İtalya’nın havaalanlarını açması, Fransız ve İngiliz uçaklarının buradan havalanarak Kaddafi güçlerini bombalaması yoluyla gerçekleşmiştir. ABD, genelde mühimmat sağlamaktan öteye geçmemiştir. Libya’ya denizden abluka uygulanma yoluna da gidilmiştir. Türkiye, önce buna gerek olmadığını savunmuş, sonuçta önleyemediği bu operasyona beş gemiyle katılmıştır. Burada önem taşıyan bir husus da bu gelişmelerin hedefi konusunda Rusya’ya verilen garantilerin geçerli olmadığı anlaşıldığında Rusya’nın kandırıldığı inancıyla daha sonra Suriye’de ve yakınındaki diğer operasyonlarda bunun acısını çıkarmasıdır.

Kaddafi öldürülmüş, yandaşları yok edilmiş, ancak tetiklenen iç savaş kanlı biçimde gelişerek devam etmiştir. Silahlı aşiretler de işe dahil olduğunda Libya bitmiştir. Buna karşılık, olayların bu noktaya kadar taşınmasının yolunu açanlar şimdi ortada yokturlar. Libya “Müslüman Kardeşler”in kalelerinden biri haline gelmiş ve büyük mücadelelerden sonra kontrol altına alınabilmiştir. Bunda ABD uçaklarının bombardımanları da etkilidir. Yani yine dış müdahale kendi çıkarı kadar etkili olmayı tercih etmiştir. Laiklikten artık söz edilmemektedir. Can kaybı en üst düzeyde olup, göç olgusunun da önüne geçilememektedir. Libya da Irak ve Suriye gibi bölünmenin eşiğindedir.

Libya’da mevcut durumu şöyle özetlemek mümkündür. Ülke fiilen üçe bölünmüş bir görünüm vermektedir. Başlangıçta, her biri yasal hâkim olduğu iddiasında olan üç muhalif hükümet bulunmaktaydı. Bunlardan ikisi Trablus’ta, biri Bingazi’deydi. Trablus’taki hükümetlerden Birleşmiş Milletler destekli olanı devam etmektedir. “Ulusal Mutabakat Hükümeti” adıyla anılmaktadır. Bingazi hükümeti ise kendinden menkul olup, resmen tanınmamaktadır. Ancak fiilen güçlü ve bölgesine hâkim pozisyondadır. 2015 tarihli sözde “Barış Anlaşması” birlik ve beraberliği sağlayamamıştır ve yürütülememektedir.

Kaddafi rejimini deviren ayaklanma, Şubat 2011’de başlamıştır. Birleşmiş Milletler hemen, sivilleri korumaya yönelik olduğu iddiasıyla, Libya’yı uçuşa yasak bölge ilan eden bir karar almıştır. NATO da harekata meşruiyet kazandırmak üzere aldığı kararla, bombardımana cevaz vermiştir. Bombardıman 31 Aralık’da başlamıştır. Oysa bombardıman Kaddafi cephesinden ayaklananlara karşı cılız yoğunlukta uygulanabilirken, muhaliflere Fransa ve İngiltere tarafından verilen hava desteği ileri düzeydedir. Kaddafi’nin yıllardır süregiden ambargo nedeniyle zaten etkili bir hava gücünden bahsetmek mümkün değildir. Dış güçlerin ilk taarruzunda 60 sivil ölmüş, 55’i de yaralanmıştır. Bir başka ifadeyle, sivillerin korunması bir yana, onlardan da ciddi kayıplar yaşanmıştır.

Kaddafi’nin vahşice öldürülmesinden sonra Libya durulamamıştır. Bingazi-Misurata böl-gesinde bir “Ulusal Geçiş Konseyi” kurulmuştur. Konsey’in gündeminde ülke bütününde adaletin sağlanması, eski bürokratlarla uzlaşmaya varılıp devlete işlerlik kazandırılması, tüm milislerin silahsızlandırılması, ulusal ordu kurulması, ülkenin yeniden imarı, sağlık sorunlarına çözüm getirilmesi gibi konular yer almaktadır. En önemli sorun ise ekonomik çöküntünün giderilmesidir. Ancak bu hususta ne içeride ülkenin toparlanması sağlanabilmiş ne de dışarıdan herhangi bir destek gelmiştir. Savaşı başlatan güçlerin sesi de duyulmamıştır. Ülkenin en önemli gelir kaynağı olan petrol üretimi uzun süre tümüyle durmuştur. Savaş öncesinde günde 1.6 milyon varil üretilmekteydi. Halen günde ancak 700 bin varil üretime ulaşılabilmiştir ve bundan elde edilen gelirin büyük bölümü borç ödemesine gitmektedir.

Serbest seçimler sonucunda Temmuz 2012’den itibaren “Ulusal Geçiş Konseyi” yerini “Genel Ulusal Kongre”ye bırakmış ve geçici hükümet kurulmuştur. Başkent Trablus, ağırlıklı bu gelişmelere karşılık Bingazi rahat durmamıştır. Eylül 2012’de Bingazi’de Başkonsolosluğunu ziyareti sırasında ABD Büyükelçisi öldürülmüştür. Öte yandan, geçici hükümet de 2014’te biten süresi sonunda ayrılmamıştır. Nihai Anayasayı hazırlama görevini de yerine getirememiştir. Bu durumda bu kere sadece Bingazi değil, Trablus da karışmıştır. Kararlaştırılan ikinci seçim, bu karmaşa ortamında gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Doğal olarak katılım çok düşük olmuştur. Seçimde partilere değil doğrudan parlamenterlere oy verilmiş, bu da karmaşa yaratmıştır. Tansiyonu düşüreceği ümit edilen seçim, beklentilere cevap verememiş, bu arada Trablus havaalanında ciddi çatışma çıkmıştır.

Bir diğer gelişme, Kaddafi aleyhtarlığıyla bilinen General Halife Haftar’ın yeni güçlü lider olarak temayüz etmeye başlamasıdır. Haftar, 1980’de Kaddafi’den kaçarak ABD’ye sığınmış ve Kaddafi’nin öldürülmesinden hemen sonra Libya’ya dönmüştür. 2014’e kadar ön planda görünmemiştir. Seçim sonrasında ise edindiği güçlü destekle birlikte, Bingazi’ye saldırmış ve kenti ele geçirmiştir. Haftar’ı aşiretlerin büyük bir bölümü ile işadamları desteklemektedir. Emrindeki güçler “Haftar’ın Libya Ulusal Ordusu” diye tanınmaktadır. Buna paralel olarak, Misurata ve Zintan bölgelerinde de bağımsız ayaklanmalar olmuş, havaalanı ele geçirilmiştir. Misurata’da “Bunyan El Marsus Güçleri”, Zintan’da “Libya Şafağı İttifakı” devrededir. Ülke genelinde çatışmalar henüz durulmamıştır.

Ülkede halen iki hükümet bulunmaktadır. Trablus’da sayı bire inmiş olup, “Genel Ulusal Kongre” devam etmektedir. Bingazi, Haftar’ın elinde bulunduğundan, “Temsilciler Meclisi” adıyla Tobruk’ta bir diğer hükümet vardır. Libya Yüksek Mahkemesi, geçici Anayasayı ihlal gerekçesiyle, Tobruk hükümetini Kasım 2014’te yasadışı ilan etmiştir.

Bu gelişmeler, Birleşmiş Milletler’i yeniden hareketlendirmiştir. Birleşmiş Milletler’in inisiyatifiyle Aralık 2015’te “Skhirat Anlaşması” yapılmıştır. Nihayet ortak hükümet kurulmuş, altı unsurlu bir barış planı oluşturulmuştur. Bir yıllık bir geçiş döneminde silahsızlandırma sağlanacak, havaalanları açılacak ve kontrol altına alınacak, yeni anayasa hazırlanacaktır. Bir yıllık geçiş döneminde ülkeyi 9 üyeli bir “Başkanlık Konseyi” yönetecek, Trablus’taki Kongre ile Tobruk’taki Meclis danışmanlık yapacaktır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin sorumluluğunda bir ay içinde yeni bir hükümet oluşturulacaktır. Bu suretle etkisini giderek arttıran IŞİD tehlikesi de önlenebilecektir.

Haftar, Eylül 2016’da Trablus’un hakimiyetinde bulunan başlıca petrol limanlarını da ele geçirmiştir. Ancak Mart 2016’da kurulabilen geçici hükümetin ilk icraatlarından biri Haftar ile çatışmaya girmek olmuştur. Haftar ile hem doğuda hem batıda çatışmalar iki yıldır inişli çıkışlı sürmektedir. Diğer silahlı gruplar da kontrol altına alınamamıştır. Petrol konusu bile iki başlı olarak yürütülebilmektedir. İki “Ulusal Petrol Konseyi” vardır. Trablus Bingazi’ye göre daha güçlü olmakla birlikte, vahdet yoktur.

Yakın geçmişte Haftar, Rus subaylar ile birlikte görülmüştür. Bu husus, Libya’nın eski hamisi Rusya’nın geri dönüşü olarak değerlendirilmiştir. Bunun üzerine, Fransa, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri de devreye girmişlerdir. Birleşmiş Milletler destekli geçici hükümet zayıflamıştır. Geçici hükümet revize edilememiştir. Hiç kimse önerileri imzalamamakta, kararlar bloke edilmektedir. Bu gelişmeler göç olgusunu hareketlendirmiştir. Yılda ortalama 150 bin kişi, Avrupa’ya kaçmaya çalışmaktadır. İnsanlık dışı manzaralar hiç eksik olmamaktadır.

Eylül 2016’da ABD, iyice geriletildiği savıyla, Libya’daki IŞİD hedeflerini bombalamayı durdurmuştur. Son olarak Eylül 2017’de Sirte’nin Güneyine bir hava harekatı düzenlenmiştir. Haziran 2017’de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1973 sayılı kararı kapsamında Libya’da insan hakları raporu yayınlanmıştır. Sonuç, durumun felaket düzeyinde olduğudur. 2011’den beri süregiden ambargo uzatılmıştır. Bir iyileşme sağlama amacıyla Avrupa Birliği de devreye girmişse de başarılı olamamıştır. Bunun üzerine, Fransa Cumhurbaşkanı Macron devreye girerek, Haftar ile Başbakan Serra’yı Paris’te buluşturmuş ve barış yolunda bir ilkeler bildirisi kabul edilmiştir. Bildiride şartlı ateşkese ve gelecek seçimler için bir plana yer verilmiştir. Bu bağlamda Avrupa Birliği de üç Libya liderine yönelik yaptırımları altı ay süreyle uzatmıştır. Bunlar, “Temsilciler Meclisi” Başkanı Salih, “Ulusal Kurtuluş Hükumeti” Başkanı Gveyl ve kendinden menkul “Genel Ulusal Konsey” Başkanı Sahmen’dir. Gerekçe, barışı engellemeleridir.

Görüleceği gibi, dış güçlerin demokrasi ve hürriyet getirme savıyla giriştikleri müdahale, Libya’da da sonuçta sivil halkın ezildiği, ızdırap çektiği, katledildiği ve ülkenin bölünmenin eşiğine getirildiği bir fiyaskodur. Bunu başlatanlar şimdi uzaktan seyretmenin ötesine gidememektedirler. Yaptıkları girişimler işe yaramamakta, çatışmaların önü kesilememekte, insan hak ve hürriyetleri ayaklar altına alınmaya devam edilmektedir. Kimin elinin kimin cebinde olduğu belli değildir. Bu bağlamda dost Libya’ya üzülmemek de mümkün değildir.

Libya’nın huzur ve sükuna kavuşması en içten dileğimdir.

Uluç Özülker kimdir? 

1942’de İstanbul’da doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirerek 1965’te Dışişleri Bakanlığı’na girdi. Trablus (Libya), Avrupa Birliği (Brüksel), OECD (Paris) ve Paris’te Fransa

nezdinde Büyükelçi olarak ülkemizi temsil etti. Emekli olduğu 2006’dan bu yana çeşitli üniversitelerde ders vermekte, pek çok gazete ve dergide makaleleri yayınlanmaktadır.
 

Kaynak: Bilimevi Dış Politika dergisi, Sayı:4

banner53
Yorumlar (1)
Abdul münim 1 yıl önce
Yazıdan anladığım, Libya'ya yeniden düzen ve istikrarın gelebilmesi için güçlü bir public diplomasi faaliyeti ile halka fiili durumu çeşitli medya aracılığı ile anlatmak ve dost libya halkını tek çatı atında toplanmak için ciddi kampanyalar yürütmek gerekmektedir. Halkın birleşmesi askeri üstünlükten daha önemlidir. Tabi bunu gerçekleştirmek kolay olmayacaktır.
17
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?