Brexit süreci ve jeopolitik etkileri

Brexit kararının Birlik açısından sonuçlarına bakıldığında, diğer AB ülkelerinde yükselen milliyetçi akımların Brexit kararından sonra daha da güçlendiğinin altını çizmek gerekecektir. Birlik içinde politik olarak baskın olan ülkelerden biri olan Krallığın, Birlik’ten ayrılması ile kuşkusuz AB’nin iç siyasi dengeleri büyük oranda değişime uğrayacaktır.

Brexit süreci ve jeopolitik etkileri

Doç. Dr. Mehmet Akif Kireçci


23 Haziran 2016 tarihinde Birleşik Krallık, Avrupa Birliği’nde kalıp kalmamayı oylamak üzere referanduma gitti. Herkesi -ama İngilizleri daha çok- şaşırtan bir sonuçla, %52’lik bir oy oranıyla halk Avrupa Birliği’nden çıkma yönünde karar beyan etti.

Referandumun arka planında, dönemin Başbakanı David Cameron’un 2013 yılında, eğer 2015 genel seçimlerini kazanacak olursa AB’den çıkmayı halkoyuna sunma vaadi yatıyordu. Cameron, Avrupa Birliği’ne şüphe ile yaklaşan Muhafazakar Parti tabanının desteğini garantileyebilmek için böyle bir vaatte bulunmuştu. Bazı yorumcular, bunun aslında bir seçim manipülasyonu olduğunu, Cameron’un böyle bir neticeyi hiç beklemediğini, ortaya çıkan durumun beklenmedik bir yanlışlar veya yanlış anlaşılmalar zincirinin sonucu olduğunu ima etseler de artık bu iddiaların pek bir anlamı kalmadı. Ayrıca bu tür iddialar, Britanya hükümetinin bu teklifi hazırlıksız, plansız ve herhangi bir gelecek öngörüsü taşımadan ortaya attığını ima ediyorlar ki sanırım bu yaklaşım ülke yöneticilerine haksızlık olur.

Bu makale, Birleşik Krallığın Avrupa Birliği’nden ayrılma sürecini ve jeopolitik yansımalarını inceleyerek, sürecin hem Avrupa Birliği hem Birleşik Krallık hem de dünya dengeleri açısından ne ifade ettiğini analiz etmeye çalışmaktadır. Görünen odur ki Brexit süreci, kısa vadede AB ve Birleşik Krallık için olumsuz etkiler üretecek olsa da orta ve uzun vadede ülke, kendini daha avantajlı konuma getirebilecek imkân ve araçlara sahiptir.

Öte yandan Avrupa Birliği de her ne kadar sürecin ilk evrede kaybedeni gibi görünse de zaten baştan beri sürekli AB’ye ayrıksı duran, ayrıcalıklı ve güçlü üyesi Birleşik Krallığın ayrılmasıyla Avrupa kıtasına daha fazla odaklanabilecek; Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık ana ekseninde formüle edilmiş bir ekonomik-siyasi denge mekanizmasını daha sadeleştirerek -muhtemelen ABD etkisinden de biraz daha uzaklaşarak- kıta özelinde daha yoğun güç teksif edebilecek bir üst yapıya dönüşme sürecine evrilebilecektir.

Kuşkusuz bu durum, iki önemli dinamiğe bağlıdır; Fransa- Almanya ekseninin kıtayı beraber sürükleme isteklilik ve iradesine ve diğer üyelerin de Birliğin bu formülle devamına olan inançlarına.

Avrupa Birliği’nin Ayrıksı Üyesi: Birleşik Krallık

Öncelikle hatırlamak gerekir ki Birleşik Krallığın Avrupa Birliği’ne kabulü çok rahat olmamıştı. Ülkenin AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu)’na (EEC, European Economic Community) üyelik talebi, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle tarafından 1961 ve 1967’de iki kez veto edilmişti. De Gaulle’ün ret gerekçelerinin esası, Birleşik Krallığın ABD’ye çok yakın olduğu ve Krallığın ABD’nin Topluluktaki Truva atı olabileceği fikrine dayanıyordu. Krallığın AB üyeliği meselesi, De Gaulle’ün 1969’da görevden ayrılmasıyla tekrar gündeme geldi. Fransa’nın vetosunu geri almasıyla 1 Ocak 1973’te Birleşik Krallık, AET üyeliğine kabul edildi ama hem Fransa’da hem de AB tarafında Birleşik Krallığın üyeliği ile ilgili farklı yorumlar hep yapılageldi. Bu yorumlar; Birleşik Krallığın kıta Avrupa’sından farklı bir kültür ve tarihe sahip olması, ABD ve İngiliz Milletler Topluluğu ülkeleriyle olan yakın ilişkisinin Birlik içinde ona ayrıcalıklı bir konum verdiği, Avrupa’nın tam bir parçası olmadaki isteksizliği gibi konuları kapsıyordu.

Birleşik Krallığın ilerleyen yıllarda ortak para birimi Avro’ya geçmeyi ve Avrupa Ortak Vize (Schengen) sisteminin bir parçası olmayı kabul etmemesi gibi tercihleri de bu yorumları besleyen gerekçeler oldu.

Birleşik Krallık halkı, her ne kadar benzer bir nedenle 1975 yılında yapılan bir referandumda AB’de kalmayı %67 oranında desteklemiş olsa da ülke içinde Avrupa Birliği projesinden şüphe eden Krallığın kendine münhasırlığını vurgulayan bir kesim, her zaman var oldu. Margareth Thatcher gibi güçlü başbakanlar döneminde bile AB’den şüphe eden kesimlerin sesi her zaman duyuldu.

Doksanlı yılların başında, İngiliz siyasi hayatında yeni bir partinin ortaya çıkması, AB’den şüphe eden kesimlerin daha kurumsal bir yapıyla kendilerini ifade etmelerine imkan tanıyacaktı. Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi’nin ortaya çıkması (UKIP, United Kingdom Independence Party) sanki AB karşıtlarına güçlü bir platform imkanı sağlamıştı.1 Partinin 1999’dan beri Avrupa Parlamentosu için yapılan seçimlerde aldığı oy yüzdesi, ülke seçimlerinde aldığı oy oranından yüksekti. UKIP’in AB’ye karşı duruşu, diğer partileri de ister istemez bu meselede bir konum almaya itiyordu. 8 Haziran 2017’de yapılan erken genel seçimlerde ciddi oy kaybı ile karşılaşan ve Parlamento’ya hiç temsilci gönderemeyen UKIP 2, ülke siyasetinde şimdilik görevini tamamlamış ve geriye çekilmiş gibi görünüyor. Bugün gelinen noktada UKIP için, tek amacı Birleşik Krallığı, AB’den çıkarmak olan bir partiydi demek yanlış olmasa gerektir.

Çıkış Nedenleri

AB’ye sert karşıtlığına rağmen Brexit sürecini tamamen UKIP’e yıkmak da doğrusu adil bir yaklaşım olmaz. Muhafazakar tabanda ve belirli elit kesimlerde AB’ye karşı şüpheci bir tavır her zaman varolageldi. Çok seslendirilmese de bu tutumun arka planında, muhtemelen Britanya İmparatorluk tarihinin mirası veya bu miras algısı olsa gerek.

Eğer sevenleri hâlâ Muhafazakar partiye oy veriyorsa, Churchill Birleşik Krallığın Avrupa ile ilgili pozisyonunu ve kimliğini yıllar önce şöyle ifade etmişti:

“Biz Avrupa ile beraberiz ama Avrupa değiliz. Biz (Avrupa ile birbirimize) bağlıyız ama birleşik değiliz. Birbirimizle ilgiliyiz, ortağız ama birbirimizi istihlak etmiş değiliz.”

“We are with Europe, but not of it. We are linked but not combined. We are interested and associated but not absorbed.”

Bu ve benzeri Avrupa’dan ayrı durma veya Avrupa’ya ayrıksı bakma hali, hayır oyu veren kitleyi ne kadar yönlendirdi bilinmez ama aynı toplumun %48’inin de Birlik’te kalmak üzere oy verdiğini unutmamak gerekir.

Hayır oylarının öne çıkmasının nedenleri üzerine medyada tartışılan konular arasında en önemlileri şöyle sıralanabilir: Avro bölgesinde yaşanan krizin devamı, AB’ye ödenen paranın AB’den ülkeye giren fonlardan daha fazla olduğu iddiaları, iş gücü konusunda diğer AB üyesi ülke vatandaşlarının aynı veya benzer haklara sahip olması. Nedenlere eklenecek en önemli iki konudan biri de AB’nin mülteciler konusunda benimsediği politikalara, Birleşik Krallık yöneticilerinin (ve halkının) pek sempatik bakmaması, ki bu dönemsel bir sorun olarak gündemde yoğun şekilde yer almıştır. Genelde Ortadoğu, özelde Suriye kaynaklı Avrupa’ya akın eden mültecilerin, Almanya’nın inisiyatifleri ile diğer AB üyesi ülkelere dağıtılması, Krallığın hiç de sıcak baktığı bir konu değildi ve hayır oyu veren vatandaşların; göçmenlerin ülkeye kabulü konusunu, çıkışa evet yönünde önemli bir faktör olarak değerlendirdikleri medyaya sık sık yansıyordu.

Hayır oylarına (özellikle merkeziyetçi elitler arasında) katkı sağlayan diğer bir konu ise yüksek bir tonda tartışılan “egemenlik” veya egemenliği Brüksel ile paylaşma konusundaki isteksizlikti. Birleşik Krallığın baştan beri AB’ye ayrıksı ya da ayrıcalık isteyen duruşunun temelinde, ülkenin/hükümetin kendi egemenliğini (yüksek sesle dile getirilmese bile) iki büyük savaş verdiği Almanya ile (de) paylaşacak olması rahatsızlık doğurmuş olsa gerektir.

Brexit oylamasının yapılacağı dönemde, AB’deki siyasi atmosferin yükselen bir ırkçılık dalgası, aşırı milliyetçilik ve İslam karşıtlığı söylemi üzerinden şekillendiğini hatırlamak yerinde olacaktır. Egemenlik gibi temel bir konunun göçmenlerle ilgili güncel tartışmalarda gölgelenmiş olması veya çok daha açıktan ve yüksek sesle tartışılmamış olması, dışarıdan süreci izleyenleri yanıltabilir. Siyasi ve bürokratik elitlerde Kraliyetin ayrıcalıklı tarihsel birikimini zedeleyebilecek bir kayıp olarak görülen egemenlik paylaşımı da çıkış kararına etki eden nedenler arasında görülmelidir.

Milliyetçi söylemlerin, ülkenin ekonomik kaynaklarının sadece Birleşik Krallık halkı tarafından kullanılması konusunda, seçmenleri daha muhteris kılmış olma ihtimali yüksek görünüyor. Avrupa’da hala 2008 öncesine dönemeyen ekonomilerin serbest dolaşımdan yararlanan eğitimli ve donanımlı nüfusları, yerel işgücüne karşı bir tehdit olarak algılanıyor. Bu durum Birleşik Krallık özelinde daha çok Polonya kökenli işgücünü kapsasa da göçmen karşıtı söylemler, hem ülkelerindeki savaştan kaçan Suriyeli mülteciler hem de Müslümanlar üzerinden şekillendi. Seçmen kitlesi, Doğu Avrupa kökenli işçileri doğrudan tehdit olarak görmese de Suriyeliler ve Müslüman kökenli göçmenler üzerinden daha sert uyarılara maruz kaldı. Gelecekte iş bulmanın daha da zor olacağı, mevcut işleri de yabancılara kaptırma riskinin yükseldiği fikrinin, seçmenler üzerinde ciddi oranda etki ürettiğini kabul etmek gerekiyor.

Yükselen milliyetçi dalgadan beslenen ve hayır oylarına katkı sağlayan başka bir etken de mülteciler ve yabancılar konusu idi. Bir taraftan iş gücü ortamında oluşan rekabeti cazip bulmayan muhafazakar seçmen kitle, öbür taraftan ülkede artan yabancı sayısını hesaba katmak zorundaydı. Oxford Üniversitesi Göç Gözlemevi’nin verilerine göre 1993 ile 2015 yılı arasında Birleşik Krallık’ta, farklı ülkelerde doğmuş nüfus iki kart artarak 3.8 milyondan 8.7 milyona ulaştı. Göç Gözlemevi’nin raporu, aynı dönemde yabancı ülke vatandaşlarının sayısının da 2 milyondan 5 milyona yükseldiğini ifade ediyor. 5 Medyanın da yoğun bir şekilde olumsuz haberlerle beslediği bu konu hayır sonucuna etki eden en önemli dinamiklerden birisi oldu.

Birleşik Krallığın Avrupa Birliği’nden ayrılmasında başka önemli bir etkeni de ülkenin egemenliğini Brüksel ile paylaşmak istememesiydi. Bu konuda iki yönlü bir etki mekanizmasının işlediğinden bahsetmek gerekir: bir taraftan halka sunulan egemenlik kaybı algısı ki bunu besleyen deliller Brüksel’in istekleri, milli menfaatlere uymayan tercihleri, yerel halkı olumsuz etkiliyor/etkileyecek nosyonu iken; öte yandan hayır isteyen yönetici elitlerin, bu konuyu halka karşı savunulabilir görmeleriydi. Bu tartışmaları mevcut politik söylemlerle örtüştürdüğümüzde egemenlik paylaşımı konusundaki isteksizliğin de diğerleri gibi aynı yükselen milliyetçi kaynaktan beslenerek hayır oylarında azımsanmayacak bir etki ürettiğini kabul etmek gerekir.

Forbes dergisinin 5 Temmuz 2016 tarihli sayısında yayınlanan makalesinde George Friedman, İngilizlerin Brexit oylamasında üç nedenle hayır verdiklerini öne sürüyor: Ekonomi, egemenlik konusu ve elitlerin tutumu. Diğer jeopolitik konulara ışık tutacağı için ekonomik nedenlere de kısaca değinmek yararlı olacaktır. Friedman’a göre Avrupa Birliği, ekonomik anlamda üye ülkeler arasında eşitliği sağlamayı başaramadı: Örneğin Güney Avrupa ülkelerinde işsizlik %20’lerde seyrederken Almanya’da %4.2 gibi çok düşük oranlarda seyrediyordu. Friedman’ın üzerinde durduğu diğer önemli konulardan birisi de AB’nin yeni bir finans gerçekliği yaratamadığı ama Birleşik Krallığın ise iki yüz yıldır finans ilişkilerinin merkezinde bir ülke olduğu konusu. Halihazırda Avrupa’nın finans merkezi Londra; bu böyle kaldığı müddetçe de AB ile finans sektörü ilişkilerinde Londra’nın eli hâlâ güçlü olacak gibi görünüyor. Eğer Avrupa finans sektörü Brexit sonrası Almanya’ya kayma eğilimi gösterirse bu tabii ki Kraliyetin elini, küresel ölçekte zayıflatacak bir durum ortaya çıkaracaktır.

Çıkış Süreci ve Aktörler

Öncelikle hatırlamamız gereken AB’den çıkış referandumunun Kraliyet hükümeti açısından bağlayıcı olmadığıdır. (Ayrılalım yönünde oy kullananların sayısı 17.4 milyon iken, AB’de kalma yönünde irade gösteren kitle 16.1 milyon oyda kalmıştı.) Ancak Başbakan David Cameron, referandum sonrası yaptığı konuşmada halkın iradesinin yerine getirilmesi gerektiğini, bu süreci kendisinin değil farklı bir başbakanın yürütebilmesi için istifa edeceğini açıklayarak Brexit referandumuna resmiyet kazandırmış oldu. Referandum sürecinde Cameron’un AB’de kalma kampanyası yürüttüğü -ve başarısız olduğu için- doğal olarak ayrılma sürecini de kendisinin yürütmesi beklenemezdi.

Brexit, finansal piyasalarda çok da beklenen bir sonuç değildi; poundun ve borsa-nın değeri düştü, ABD ve küresel piyasalarda da değer kayıpları yaşandı. Ancak asıl borsa dalgalanmaları kıta Avrupa’sında yaşandı. Birleşik Krallığa en büyük cezayı ise Standard & Poors ülkenin AAA olan kredi notunu AA’ya düşürerek verdi.

Brexit, ülkenin iç siyasetini de hızlandırdı. Başbakan David Cameron’un istifa açıklamasının ardından Muhafazakar Partinin güçlü hayırcılarından Londra Belediye Başkanı Boris Johnson’ın ismi öne çıksa da Johnson, aday olmayacağını açıklayarak politik yatırımını geleceğe yapmayı tercih etti.

Muhafazakar Parti içindeki liderlik yarışında öne çıkan beş isimden üçü, ilk tur oylamada elendi. Geriye kalan iki isim de kadındı: İçişleri Bakanı Theresa May ve Enerji ve İklim Değişikliği Bakan Yardımcısı (junior minister) Andrea Leadsom. İlk seçimde 199 oy alan Theresa May ile 84 oy alan Andrea Leadsom ikinci turda yarışacakken, Leadsom, Theresa May’in çocuğu olmamasını politik bir üstünlük aracı olarak kullanmak isteyince büyük tepki aldı. Leadsom özür dileyerek yarıştan çekilince Muhafazakar Parti liderliği ve başbakanlık makamı Theresa May’e kaldı.

Theresa May kimdir?

“Meclise 1997 yılında giren May, 1999 yılında gölge kabineyede Eğitim Bakanı olarak görev almış, 2002 yılında ise partinin ilk kadın başkanı olmuştu. İçişleri Bakanı seçildikten sonra Muhafazakârların en üst düzey kadın siyasetçisi olan May, partinin daha fazla kadına seçilebilir yerlerden adaylık vermesi için kampanya yürütmüştü. May, bakanlığı süresince İngiltere’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf olmaya son vermesine yönelik de kampanya yürüttü. Ancak May, başbakan olması durumunda parlamento çoğunluğu desteklemediği için bu konudaki ısrarına son vereceğini de belirtmişti.

Milletvekili seçilmeden önce İngiltere Merkez Bankası’nda da çalışan May, eşi Philip ile 1980 yılında evlendi.

Oxford Üniversitesi Coğrafya Bölümü mezunu olan 59 yaşındaki Theresa May, politikaya atılmadan önce finans sektöründe çalışıyordu. Bir papazın kızı olan May, bankacı eşi Philip’le de burada tanıştı. İkiliyi tanıştıran kişinin ise Pakistan’da iki kez başbakanlık görevinde bulunan ve 2007’de öldürülen Benazir Bhutto olduğu söyleniyor. 1980’de evlenen çiftin hiç çocuğu olmadı.

May, siyasete 1986 yılında Merton Belediyesinde Belediye Meclis Üyeliğiyle başladı. 1992’de yapılan genel seçim ile 1994’te yapılan ara seçimde milletvekili seçilemeyen May, 1997’deki genel seçimle Muhafazakar Parti’nin Maidenhead milletvekili olarak İngiliz Parlamentosu’na girdi.

1999’da ana muhalefetteki Muhafazakar Parti’nin gölge kabinesinde Eğitim Bakanı olan May, 2002’de ise partinin ilk kadın başkanı seçildi.

2010’da Muhafazakar Parti’nin iktidara gelmesiyle İçişleri Bakanlığına getirildi ve son 6 yıldır bu görevi sürdürüyordu.

Böylece May, 1892’den beri bu görevde en uzun süre kalan kişi oldu. Ve şimdi de Cameron’ın istifasıyla bugünden (13 Temmuz 2016) itibaren Birleşik Krallık’ın ikinci kadın başbakanı olma ünvanını elde etmiş oldu.

Öte yandan Almanya’dan bu sürecin geriye döndürülemez olduğuna dair gelen açıklamalara rağmen, Birleşik Krallık tarafının süreci hızlandırmak için başlangıçta fazla aceleci görünmemesi, acaba çıkıştan vazgeçilir mi sorusunu zaman zaman akla getirdi. Ancak Birleşik Krallığın Avrupa Birliği temsilcisi Tim Barrow’un Başbakan Theresa May’in Lizbon Antlaşmasının 50. maddesini işleme almayı talep eden mektubunu, 29 Mart 2017’de AB Konseyi Başkanı Donald Tusk’a vermesiyle Brexit süreci resmen başlamış oldu. Birleşik Krallığın, Avrupa Birliği ile kırk dört yıl süren beraberliğini sona erdirecek görüşmelerin iki yıl içerisinde tamamlanması planlanıyor.

Sürecin biraz karmaşık ve bilinmez görünmesinin en büyük nedeni ise şimdiye kadar hiçbir ülkenin Avrupa Birliği’nden çıkmak için başvuru yapmamış olması. Genelde AB’ye girmeye çalışan ülkeler, şimdi Birlik’ten çıkış sürecine Brexit üzerinden şahitlik edecekler, anlaşmaların ve pazarlıkların nasıl işlediğini görecekler.

Birleşik Krallığın AB’ye girmesi çok kolay ve hızlı olmamıştı, çıkışı da benzer şekilde teatral olacak gibi görünüyor.

Müzakereler, iki yıllık bir zamana yayılacağı için kademeli ve yumuşak bir ilerleme hedefleniyor. Müzakereler neticelenene kadar Birleşik Krallık, Avrupa Birliği’nin bir üyesi olmaya devam edecek ve ülkede Avrupa Birliği yasaları yürürlükte olacak.

Eğer olağanüstü bir gelişme olmazsa Brexit süreci aşağıdaki adımlarla ilerleyecek:

AB Konseyi Başkanı Donald Tusk, 50. madde devreye girdikten sonra Brexit taslağı ile ilgili bir rehber hazırlayacak ve ardından bu çalışma 27 Avrupa Birliği üyesine sunulacak.

Bu prensiplerin onaylanmasından sonra AB yasalarının üstünlüğü ilkesini geri çeken yasa tasarısı, Birleşik Krallık Parlamentosuna sunulacak ve ardından heyetler arası görüşmeler başlayacak.

Avrupa Birliği’nin baş müzakerecisi Michel Barnier, 2017 sonu itibarı ile ilk etap görüşmelerin tamamlanmasını hedefliyordu. Eğer Birleşik Krallık Parlamentosu, AB yasalarının üstünlüğü ilkesini geri çeken yasa tasarısını 2018 başı itibarı ile kabul eder ve Kraliçe de onaylarsa 2018 yazı bitmeden Brexit şartlarının netleşmesi beklenebilir. (Bu meyanda Birleşik Krallık Parlamentosunun Avrupa Birliği yasalarının devre dışı kalmasıyla birlikte ortaya çıkacak yasal boşlukları telafi etmek üzere eşzamanlı olarak bir dizi yasa çıkarmakla da uğraşması gerekiyor.)

Bu süre içerisinde 2018 bitmeden önce ortaya çıkabilecek muhtemel bir Brexit antlaşmasının, Avam ve Lordlar Kamaralarının onayından geçtikten sonra Avrupa Birliği Konseyi ve Avrupa Parlamentosu’ndan da onay alması gerekiyor. Tabi unutmamak gerekir ki söz konusu antlaşmanın Avrupa Birliği tarafından kabul edilebilmesi için AB üyesi ülkelerin nüfus olarak en az %65’ine tekabül eden %72’sinin onayı da isteniyor. Bütün bunlar gerçekleştiğinde Birleşik Krallık, müzakere edilmiş ve anlaşmalı bir şekilde Avrupa Birliği’nden ayrılmayı başarmış olacak.

Taraflar nihâî bir çıkış antlaşması için 29 Mart 2019 tarihini hedefliyorlar. Krallığın AB’ye ne kadar borcu olduğu, diğer AB ülkelerinde yaşayan Kraliyet vatandaşları ile Birleşik Krallık’ta yaşayan diğer AB ülkesi vatandaşların akıbetinin ne olacağı konusunda tam anlamıyla nihai kararlar verilmese de taraflar arasında bu üç madde üzerinde ana hatları ile bir anlaşmaya varıldığı görülüyor.

Üyelik sonrası süreç için ise hem Krallık hem de Avrupa Birliği, üyelik sonrası başlatılacak olan bir “dönüşüm süreci” olması gerektiği konusunda hemfikir görünüyor. Sözü edilen bu dönüşüm periyodunun, vatandaşların AB ve BK arasında değişecek yasalara uyum sağlaması açısından gerekli olduğu vurgulanıyor. Dönüşüm sürecinin Kraliyet ve AB arasında oluşacak yeni ilişkinin rayına oturması için gerekli zamanı sağlayacağına da inanılıyor. Dönüşüm süreci boyunca AB ve BK arasındaki ilişkiler ve mekanizmalar da sanki üyelik bitmemişçesine devam edecek.

AB, bu sürecin Birleşik Krallığın üyeliğinin bitmesinden itibaren yaklaşık bir yıl sürmesini istiyor. Fakat Krallık bu süreyi yeterli bulmayarak yaklaşık iki yıla veya gerektiği kadar uzamasını istiyor.

Nihai olarak bir antlaşma sağlanamazsa veya müzakerelerin uzatılması bir ülke tarafından bile reddedilse Birleşik Krallık, doğrudan AB’den herhangi bir anlaşma olmadan ayrılmak zorunda kalacak.

Avrupa Birliği ile anlaşmalı ayrılığın önemine kısaca değinmekte yarar var; Eğer Birleşik Krallık herhangi bir antlaşma olmadan AB’den ayrılırsa AB pazarlarına eri-şimini kaybetmemek için bütün AB üyesi ülkelerle tek tek ikili antlaşmalar yapması gerekecek. Bu durumda Kraliyet, hem daha uzun bir belirsizlik içerisinde kalacak hem de dünyanın en güçlü pazarlarından birine erişimini sorunlu hale getirmiş olacak. Bu tür bir ekonomik tıkanma ve belirsizliğin, ülkedeki finans sektörünü rahatsız edeceği ve Birleşik Krallığın itibarına fazla pozitif katkılar üretmeyeceği aşırı bir yorum olmasa gerek.


Brexit’in Etkileri

Brexit’in Birleşik Krallığa Etkileri

Theresa May liderliğinde Muhafazakar Parti’nin erken seçimlerden zayıflayarak çıkması, bir koalisyon hükümetini zorunlu kılmıştı. Bu durumda ortaya çıkan manzara Brexit sürecinin hem içeriden hem de AB tarafından zorlu yönlerine işaret ediyordu.

Hatırlamak gerekir ki Avrupa Birliği bir ekonomik yapı olarak tasarlanmıştı; bu anlamda Birleşik Krallığın 500 milyon nüfuslu bir pazarı bırakması, bir yönüyle hiç de küçümsenmeyecek bir kopuş sürecinin başlangıcını işaret ediyor. Öncelikle altmış beş milyon İngiliz, bu pazar içinde işçilerin, sermayenin, emtia ve servisin serbest dolaşımından faydalanamayacak. Bu serbestiyeti veya erişimi kaybetmek istemeyen ülke içindeki yerli veya AB kaynaklı şirketler, Avrupa Birliği üyesi ülkelere taşınmak isteyecekler. Bu kararın sonuçlarının neler getireceği, en çok ihracatlarının yaklaşık yarısını AB ortak pazarına yapan İngiliz şirketlerini ilgilendirmektedir.

Bu süreçte Birleşik Krallık, en pratik yaklaşımlardan birisi olabilecek Norveç modelini denemek isteyebilir. Norveç’in Avrupa Birliği’ne yılda yaklaşık 3 milyar avro ödeyerek AB pazarlarına erişim sağlaması, ilk bakışta pratik bir çözüm gibi görünse de AB’nin hem Birleşik Krallığın büyük ekonomisi hem de diğer üyeleri ayrılmayı teşvik edebileceği için böyle kolay bir çözüme sıcak bakmayabileceği de hesaba katılmalıdır. Almanya’dan sonra Birliğin en büyük ikinci ekonomisi durumunda olan Birleşik Krallık, (eğer AB ile toplu bir antlaşma yapamazsa) Brexit sonrası ortaya çıkacak boşluğu kapatmak için bütün bu ülkelerle ayrı ayrı ticaret antlaşmaları akdetmek zorunda kalacaktır.

Avrupa’nın finans merkezi olarak ciddi bir yere sahip olan Londra, Brexit sürecinde ve sonrasında ister istemez Frankfurt veya Paris gibi şehirlerin zorlayıcı rekabeti ile karşı karşıya kalacaktır. Eğer Avrupa finans sektörü, AB sınırları içerisinde konuşlanmaya karar verirse bu Birleşik Krallık açısından olumsuz sonuçlardan birini doğuracaktır. Örneğin Brexit süreci sonunda Avrupa İlaç Ajansı (EMA, The European Medicines Agency) ve Avrupa Bankacılık Kurumu (EBA, European Banking Aut-hority) gibi önemli kurumların Londra’dan ayrılması gerekecek. Daha Brexit süreci resmen başlamadan bu kurumlar için Milan, Dublin, Frankfurt ve Paris gibi alternatif şehirlerin adaylıkları konuşulmaya başlandı.

Brexit sonrası Birleşik Krallığın en büyük sorunlarından bir tanesi Krallığı birleşik tutmak olacaktır. Brexit referandumunda Gal ve İngiliz seçmenler, çoğunlukla ayrılma yönünde oy kullanırken, İskoç ve Kuzey İrlanda seçmenleri çoğunlukla AB’de kalma yönünde oy kullanmışlardı. Hatırlanacak olursa İskoçya 2014 yılında zaten Birleşik Krallıkta kalıp kalmamayı oylamış ve karar %55’le kalma yönünde çıkmıştı. 2014’teki oylama sırasında İskoçya’yı Birleşik Krallıkta kalmaya sevk eden dinamik, ayrılma sonucu getirecek bir referandumun aynı zamanda AB’den de ayrılma anlamına gelmesiydi. Brexit sonrası Avrupa Birliği’nin gücünü arkasına almak isteyen İskoçlar, tekrar böyle bir referanduma gitmek isteyebileceklerini zaten açıklamış bulunuyorlar. Bu arada referandumda İskoçların yaklaşık %62 oy oranı ile AB’de kalma yönünde oy kullanmaları, bu ihtimalin ne kadar güçlü olduğunu hatırlatacak nitelikte bir oy oranı olduğunu da unutmamak gerekiyor. Robin Niblett, İskoçların hızlı bir bağımsızlık eğilimi göstermeleri yerine AB’nin Birleşik Krallık ile yapacağı antlaşmayı bekleyeceklerini ve ancak bundan sonra AB’ye “evet” diyen kitleye yeni bir yönelim olabileceğinin altını çiziyor.

Benzer bir eğilimin Birleşik Krallığın bir parçası olan Kuzey İrlanda’da Krallığın parçası olmayan ama açık sınırlar paylaşan İrlanda Cumhuriyeti üzerinden gelişebileceği de hesaba katılmalıdır. Bu yönde bir açılım imkanı ortaya çıkarsa İrlanda Cumhuriyeti ile Kuzey İrlanda’nın birleşmek için harekete geçmek istemesi de Birleşik Krallığı zorlayacak risk alanlarından biridir. Bu noktada, AB’nin büyük ortakları, milliyetçi akımları bir şekilde durdurmak ve dengelemek isteyeceklerdir; aksi takdirde İspanya Katalonya, Fransa Korsika, İtalya Kuzey bölgesi ve Birleşik Krallık da Kuzey İrlanda’da ortaya çıkacak ayrılma taleplerini yönetmede çok zorlanacaklardır.

Bir başka konu 26 farklı AB ülkesine yayılmış 2 milyondan fazla Birleşik Krallık vatandaşının geleceğinin ne olacağıdır. AB’nin tanıdığı serbest dolaşım ve iş edinme, oturum elde etme haklarından yararlananlar, bu haklarını kaybedince tekrar Birleşik Krallığa dönecekler mi, yoksa bulundukları ülkelerde kalmaya devam mı etmek isteyecekler? Eğer dönerlerse AB vatandaşlığı haklarını yitirmek, bu insanların iş ve kazanç durumlarını nasıl etkileyecek? “Eğer ülkelerine dönmezlerse Birleşik Krallık vatandaşlıkları devam edecek mi;” “Ederse mevcut pozisyonlarını ve haklarını koruyabilecekler mi?” gibi sorular müzakerelerde ciddi pazarlık konuları olacak gibi görünüyor.

Diğer AB üyesi ülkelerde yaşayan Birleşik Krallık vatandaşlarının, çalıştıkları ülkeleri terk etmek zorunda kalıp kalmayacakları, eğer bulundukları ülkelerde çalışmaya devam edeceklerse bu kitlenin hangi şartlarda çalışma ve oturum izni alabilecekleri karşılıklı pazarlıklarla ve standart bir ilke üzerinden belirlenmesi gerekecek konular arasındadır. Eğer AB, Birleşik Krallık vatandaşlarına özel statü sağlamayı kabul ederse karşılığında ülkedeki AB vatandaşlarının statüsü de benzer bir mütekabiliyet esasına göre mi kararlaştırılacak yoksa AB genel bir standart ilke mi belirleyecektir? Bütün bunların yanında ayrıcalıklarla örülmüş bir Brexit, diğer ayrılma eğilimlerini cesaretlendirebilecek riskler de taşımaktadır. Bu yönde bir eğilimin AB tarafından pek sıcak karşılanmayacağını tahmin etmek zor olmasa gerektir.

Benzer şekilde Birleşik Krallık sınırları içerisinde yaşayan yaklaşık 1.7 milyon civarında diğer AB ülkesi vatandaşlarının durumu da hukuki anlamda netliğe kavuşturulması gerekecek pazarlık konularından birisidir. Bu sorun, bir başka yönüyle Birleşik Krallığın en önemli gelir kalemlerinden birisi olan üniversitelerini de etkileyebilecek bir boyutta önem arz etmektedir.

Diğer AB Vatandaşı Akademisyenler

Birleşik Krallık üniversitelerinde AB kökenli öğretim üyelerinin oranının %17 olduğu bilinmektedir. Eğer bu akademisyenler, ayrılma süreciyle birlikte hızlı bir şekilde Birleşik Krallık eğitim sisteminden çekilirlerse akademik kalitenin düşmesi ve bunun sonucu olarak da yabancı öğrenci tercihlerinde yaşanabilecek azalmalar, ekonomiyi olumsuz etkileyecektir. Halihazırda Birleşik Krallık’ta 32.000 dolayındaki diğer Avrupa ülke vatandaşı akademisyenin 5.000’inin Almanya vatandaşı olduğu ve Brexit sürecinin ortaya çıkardığı belirsizliklerin, akademisyenlerin iş tekliflerini kabul etmede olumsuz etkilerini göstermeye başladığı rapor edilmektedir. Brexit sürecinin ve daha sonrasında ortaya çıkacak durumun Kraliyet vatandaşı akademisyenlerin ve araştırmacıların serbest dolaşımını olumsuz etkilemesi de ihtimal dahilindedir.

Benzer şekilde ülkedeki prestijli üniversitelerde Avrupa fonlarından gelen araştırma projelerinin yarıdan fazlasını Birleşik Krallık vatandaşı olmayan diğer Avrupa ülke vatandaşları yürütmektedir. Dolayısıyla Birlik’ten ayrılma süreci, üniversitelerin kullandığı araştırma fonlarında eksilme; bunun bir etkisi olarak da bu fonları ülkeye getiren akademisyenlerin ülkeden ayrılmaya çalışması şeklinde kendini gösterecektir.

Maliyet

Brexit’in hiç kuşkusuz bir de ekonomik maliyeti olacaktır. Bir taraftan Birlik’ten çıkmakla kaybedilen iktisadi faaliyetler ve kazançların maliyeti öte yandan çıkış sonrasında AB’ye ödenmesi gereken rakamlar, AB’den ayrılmanın İngilizlere maliyetinin beklenenden çok daha yüksek olacağını ortaya koymaktadır. Business Insider’ın bir makalesine göre bu maliyetin yıllık 72 milyar poundu; RAND tarafından yapılan bir araştırmaya göre ise bir ticaret antlaşması olmadan ayrılmanın Kraliyete maliyetinin on yıl sonra 140 milyar doları bulacağı ifade edilmektedir.

Brexitin Dış Politikaya Etkileri

Dış politika açısından ele alındığında AB’den ayrılmak, Birleşik Krallığı birçok meydan okumayla karşı karşıya bırakacak gibi görünüyor.

Öncelikle henüz hiç öngörülemeyen bir risk alanı olarak Brexit sürecinin, AB karşısında İngilizleri nasıl bir konuma iteceğini dikkatle izlemek gerekecek. Eğer kendi isteklerini AB’ye kabul ettirmekte zorlanan bir profil ortaya çıkarsa; başka bir deyişle çıkışın ve buna bağlı olarak serbest ticaret antlaşmasının kurallarını belirleyen taraf sadece AB olarak görünürse Birleşik Krallığın mevcut imajının yara alacağını unutmamak gerekir. AB’nin, hem ayrılma heveslisi diğer ayrıksı sesleri bastırmak hem de Kuzey İrlanda örneğinde olduğu gibi Birlik’te kalmaya daha sıcak bakan kitleleri cesaretlendirmek amacıyla İngilizlerin taviz taleplerine karşı tutumu pek esnek olmayacaktır. AB, Birleşik Krallığı tam karşısına almadan, başka bir deyişle, yabancılaştırmadan kendi ekseni etrafında tutmak da isteyecektir. Öte yandan Birleşik Krallık, birçok açıdan AB ile ilişkilerini yumuşak bir zeminde sürdürmek zorundadır ve en önemli talebi AB pazarlarına erişim olacaktır. Neticede her iki taraf da pragmatik bir ilişki modelini en verimli noktasında yakaladıklarında Brexit gerçekleşecektir. Bu nedenle Brexit, karmaşık ve yorucu bir pazarlık süreci olduğu kadar aynı zamanda taraflar için çok zorlu bir kamu diplomasisi rekabet alanı da olacaktır.

Brexit sonrası küresel düzlemde Krallığın kendini ve dış politikasını tekrar tanımlaması ve bu tanımlamayı paydaşlarına kabul ettirmesi biraz zaman alacak gibi görünüyor.

Son birkaç yılda sürekli kayan küresel jeopolitik düzlemde Birleşik Krallığın ABD, NATO, Ortadoğu ve Asya ile olan ilişkileri hangi düzlem ve öncelikler manzumesi etrafında şekillenecek sorusu da acil cevap bekleyen konulardan birisi olarak gündemdedir. Kuşkusuz söz konusu vizyonu üretip hayata geçirmek için de Kraliyetin uzun vadeli bir siyasi istikrara ihtiyacı olacaktır.

Ortadoğu’da yaşanan işgal ve çatışmalarla beslenen bir küresel medya ortamı, kıta Avrupa’sında milliyetçi ve ırkçı bir dalganın yükselmesini de körüklüyor. Kraliyetteki siyasi irade, eğer bu yükselen ötekileştirici dalgaları kırmak için erken tavır almazsa ülkenin Brexit süreci ve sonrasında daha sert bir ırkçı dalganın tesirine girmesi de beklenebilecek sonuçlardan birisidir.

Bütün bu meydan okumaların hasarsız atlatılabilmesi için ülkenin en çok ekonomik istikrara ve net bir şekilde planlanmış küresel yeniden pozisyon almaya gereksinim duyacağı çok açık. Bu da herşeyden önce güçlü bir liderlikle mümkün olacaktır. Aksi takdirde Birleşik Krallığın küresel etki üretme kapasitesi erozyona uğrayacaktır.

Birleşik Krallık, AB ittifakından çıkmanın ardından karşılaşabileceği jeopolitik meydan okumalara karşı yeni ittifak arayışlarına girmeyi deneyecektir. Bir taraftan ülkenin ABD ile daha yakınlaşması, öte yandan Rusya ile de daha esnek ilişki modelleri arayışları beklenebilir. Ancak daha da önemlisi Birleşik Krallığın Asya’da Hindistan ve özellikle de Çin ile geliştireceği jeoekonomik ilişkilerin boyutu olacaktır. Stratejik dengeleri sarsmayacak bir formül içerisinde (AB veya ABD’ye alternatif olmadan) Asya-Birleşik Krallık ilişkilerinin seviye yükseltmesi de beklentiler arasındadır.

Birleşik Krallık, Balkanlarda ve Merkezi Avrupa’da derinleşen Almanya ve AB etkisine karşı bir dengeleme politikası geliştirmeyi denerse kıtada çok boyutlu ve sert bir rekabetin önünü açabilir.

Brexit -risk alanlarının yanı sıra- Birleşik Krallık için birçok imkanları da beraberinde getirebilecek potansiyel taşımaktadır. Eğer Krallık, AB’nin sıkı kontrolünden daha esnek bir ticaret modeline geçebilirse emperyal geçmişinin hala canlı olduğu bölgelerde yeni jeopolitik hamleler için açılımlar denemek isteyecektir. Enerji kaynakları bakımından hala çok zengin olan Ortadoğu ve Körfez bölgesi, hem tarihi olarak hem de halihazırdaki kaotik ortamda güçlü ve barışçıl bir Birleşik Krallığa sıcak bakacaktır.

Yakın Doğu’da iç savaş ve kaostan etkilenen iki önemli ülke olarak İran ve Türkiye, Birleşik Krallık için çok önemli alternatif jeopolitik ve jeoekonomik işbirliği imkanları sunabilirler. Ancak bu alanda Krallığın kendine geniş bir alan açabilmesi, ülke içinde İslamofobik akımları durdurması ve İran, İsrail ve Türkiye denkleminde başarılı alternatifler üretebilmesine bağlıdır.

Eğer Birleşik Krallık kazan-kazan üzerine formüle edilmiş işbirliği modelleri sunabilirse İngiliz Milletler Topluluğu üyeleriyle, AB ile olmadığı ölçüde derinleştirilmiş ticari angajmanlar geliştirebilir. Benzer şekilde Birleşik Krallık, Asya ülkeleri ile güçlü ortak ekonomik projeler üreterek Brexit sonrası konumunu daha cazip hale getirmeye çalışacaktır.

Brexit Sonrası Avrupa Jeopolitiği

AB’nin Dağılma Riski

Brexit, Avrupa Birliği’nin jeopolitik geleceğini tehlikeye atabilecek bir dizi risk unsurunu barındırdığı gibi eğer bu süreçten yara almadan çıkarsa Birliği güçlendirebilecek imkanlar da sunmaktadır. En kötü senaryo sık sık dile getirildiği gibi AB’nin hızlı bir dağılma sürecine girme ihtimalidir. Yunanistan krizi, Macaristan’ın AB politikalarından rahatsızlığı, Polonya’daki siyasi gerilim milliyetçi akımları güçlendirebilecek dalgalarla Birliği zorlayabilecek süreçleri tetikleyebilir.

AB’nin hızlı dağılma ihtimaline yönelik senaryolar, Fransa’da AB projesine güçlü destek veren liberal Emanuel Macron’un cumhurbaşkanı seçilmesiyle kenara itilmiş görünüyor. Ancak unutmamak gerekir ki milliyetçi dalga Fransa’da ve diğer birçok AB ülkesinde krizlerle güçlenmeye devam ediyor. Bu da bize ayrışmacı fikirlerin kolayca ört bas edilemeyeceği bir sürecin daha en başında olduğumuz ihtimalini yabana atmamak gerektiğini öğütlüyor.

Kısa vadede uzak bir ihtimal gibi görünse bile eğer dağılma süreci gerçek olursa hem AB’ye bağlı ve bağımlı çevre ülke ekonomilerinde hem de AB’nin sürükleyici ülkelerinde ciddi krizler yaşanabilir. Bu süreç, kademeli olarak Avrupa üzerinde istenmeyen bir oranda Rusya etkisinin veya daha hegemonik bir ABD nüfuzunun kapılarını aralayacaktır.

AB İç Dengeleri

Brexit sürecinde ve sonrasında AB iç dengelerinde kayma yaşanması kaçınılmaz görünmektedir. AB, siyasal kültür açısından sürükleyici ülkeler olarak Almanya, Fransa ve Birleşik Krallığın tercihleri ve politik eğilimleri ile dengede giden üç-ayaklı bir süper politik yapı olarak yürüyordu. Şimdi bu ayaklardan en önemlilerinden biri olan Birleşik Krallığın boşa çıkması, Almanya’yı AB’nin tek patronu ve egemen gücü haline getirecektir. Fransa ekonomisi Almanya kadar yaygın ve güçlü kalamadığı için sonuç itibarı ile geriye kalan iki ayaktan diğerinin peşine takılan taraf Fransa olabilir. Politik ve bürokratik tecrübesi, Merkel’i dengelemeye yetmeyecek genç bir Cumhurbaşkanıyla Fransa, Almanya karşısında nüfuz kaybetme riskiyle karşı karşıya kalabilir.

Brexit sonrası ortaya çıkan yeni denklemde AB -en azından bir süreliğine- Brüksel’in bürokratik mekanizmalarını yumuşatmak isteyecektir. Brüksel veya Almanya üzerinden şekillenerek ortaya çıkan bir güçlü ülkeler-zayıf ülkeler ikilemi veya karşıtlığı, şu anda AB’nin kurumsal ve siyasal olarak çözmesi gereken en önemli konu-lardan birisidir.

Yükselen Irkçılık

Eğer AB liderleri düzeyinde ciddiyetle önlem alınıp karşı söylemler geliştirilmezse ırkçı ve milliyetçi dalgaların yükselmeye devam etmesi sürpriz olmayacaktır. Polonya’nın merkez-sağ hareketi, AB ile yeni bir antlaşma istediğini dillendirirken, Slovakya, AB kurumları içinde ve üyeleri arasında yeni bir güç dengelemesine gereksinim duyulduğunu seslendirmektedir. Almanya, Avusturya ve Hollanda eksenli ırkçılık dalgaları kontrol edilemezse Birliğin iç dengelerinin sarsılmaya devam edeceği açıktır. Öte yandan çıkışların yaşandığı bir Birliğe giriş taleplerinin de (Sırbistan ve Türkiye örneklerinde olduğu gibi) gündemden düşme veya önceliklerini kaybetme ihtimalleri yüksek görünmektedir.

AB’nin özellikle Almanya ekseninde göçmenlere yönelik ılımlı politikaları, İngiliz halkını oldukça rahatsız etmiş ve bu nedenle de Brexit kampanyaları “daha beyaz bir İngiltere” konsepti etrafında şekillendirilmiştir. Brexit sürecinin, ilginç şekilde aidiyet duygusu ve değişen toplumsal değerler üzerinden yaşanan kontrolü zor bir kimlik krizi doğurduğu da gözlemlenmektedir.

Brexit oylamasının akabinde ABD’de Trump’ın başkanlık seçimlerini kazanması, yükselen milliyetçiliğin yalnızca Avrupa Birliği’nde değil, dünya çapında etkili olduğunun bir göstergesidir. Trump’ın seçim kampanyasının ses getiren söylemleri olan “bataklığı kurutmak”, “Amerika’yı Yeniden Büyük Yapmak”, “Önce Amerika” ve “Duvar İnşa Et” gibi Amerika’da yaşayan göçmenlere, özellikle Meksikalı ve Müslüman nüfusa yönelik negatif tutum sergileyen söylemlerin, Trump’ın kazanmasının arkasında büyük rol oynadığı gözden kaçmamaktadır. Benzer radikal milliyetçi ve ırkçı söylemler, AB ülkelerinde de yaygın biçimde gündelik politik dilin parçası haline gelmiştir. Hollanda, Fransa ve Almanya gibi önemli AB üyesi ülkelerin yerel seçimlerinde Trump’ın ve Brexit’in izlerini takip eden milliyetçi söylemler göze çarpmaktadır.

Her ne kadar bu söylemler, Fransa seçimlerinde milliyetçi Marine Le Pen’in, Emmanuel Macron’a karşı kaybetmesi ile sonuçlansa da seçim kampanyaları sürecinde oldukça büyük destek gördüğünü unutmamak gerekir.

Brexit oylamasının ardından Trump’ın kazanması, dikkatlerin Macaristan lideri Viktor Orban, Polonya lideri Andrzej Duda, Hindistan lideri Narendra Modi gibi pek çok isme yönelmesine neden olmuştur. Her ne kadar bu gibi isimlerin politikaya yaklaşımları kesin bir global milliyetçilik haritası çıkarmak için yeterli olmasa da benzer bir konseptin yükselmekte olduğunun işaretleri olarak yorumlanabilir.

Ortadoğu

Ortadoğu siyasetinde geleneksel olarak güçlü araçlara sahip olan Birleşik Krallık, AB veya Almanya’nın bölgede gelişebilecek hırslarına set teşkil etmek isterse bölge üzerinde zaten devam eden vesayet çatışmaları daha karmaşık hale gelebilir. (Almanya’nın Türkiye ile ortaya çıkan anlaşmazlık sürecinde İncirlik üssündeki keşif uçaklarını ve askeri birliklerini Ürdün’e kaydırma kararı ilginç gelişmelere gebe bir süreç olarak görünmektedir.)

Birlik sınırlarının güvenliği ile ilgili tartışmalar, Suriyeli sığınmacılar sorunuyla karmaşık bir sürece bürünmüştü. Shengen alanına adım atan sığınmacı kitlelerin Birlik içerisinde hareketlerinin önlenmesi çabaları, ancak Yunanistan ve Türkiye gibi güney ülkelerin destekleri ve Ege’de ciddi bir güç yığınağı ile mümkün olabilmişti. Türkiye’nin kendi imkanlarının çok ötesinde bir özveriyle sahiplendiği 3 milyon yerlerinden edilmiş Suriyeli’nin birçoğu, hala AB ülkelerine geçmek istemektedir. Bu anlamda -mevcut veriler öyle görünmese de - AB’nin Türkiye’yi hem iş yapılabilir bir paydaş konumunda tutması hem de finansal destek sağlaması beklenir.

Avrupa Birliği’nin üyelerine anlamlı gelmeye devam etmesi için bir taraftan yönetim mekanizmalarında demokratik süreçleri hayata geçirmeye çalışması ve öte yandan tek bir pazar seçeneğinin gerekliliği ve faydaları konusunda ikna edici olmaya devam etmesi gerekir. Enerji, telekomünikasyon ve iş gücü hareketliği ile ilgili alanlarda tek pazarın sağlayacağı imkanlar, Birliğin argümanlarını güçlendirecek konulardır.

Birleşik Krallığın Avrupa Birliği'nden ayrılma kararı, Krallığın AB ile olan ilişkisinin tarihi göz önüne alındığında şaşırtıcı olmasa da tarihe geçecek bir süreçtir. Göçmen krizi, egemenlik hakları ile ilgili konular, İngiliz halkının köklü milliyetçi duyguları, Birlik genelinde son zamanlarda artan ırkçı ve milliyetçi eğilimlerin Brexit sonucuna etki ettiği görülmektedir.

Brexit kararının Birlik açısından sonuçlarına bakıldığında, diğer AB ülkelerinde yükselen milliyetçi akımların Brexit kararından sonra daha da güçlendiğinin altını çizmek gerekecektir. Birlik içinde politik olarak baskın olan ülkelerden biri olan Krallığın, Birlik’ten ayrılması ile kuşkusuz AB’nin iç siyasi dengeleri büyük oranda değişime uğrayacaktır.

Birleşik Krallık açısından, bu kararın en büyük etkisinin ekonomik alanda yaşanacağı açık şekilde görülmektedir. Karşılaşabileceği jeopolitik tehditlere karşı yeni ittifak arayışlarına girmek zorunda kalacak olan Birleşik Krallık, bu dönemde güçlü ve istikrarlı bir siyasi ortama her zamankinden çok gereksinim duyacaktır.

Doç. Dr. Mehmet Akif Kireçci kimdir?

Doktora derecesini ABD’de Pensilvanya Üniversitesi Yakın Doğu Çalışmaları Bölümü’nden almıştır. Aynı üniversitede dersler vermiş; Stevens Teknoloji Enstitüsü’nde de öğretim üyesi olarak çalışmıştır. Halen Bilkent Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Ortadoğu siyaseti, entelektüel hareketler, Türk dış politikası, İslam, modernite, Oryantalizm ve kültürel dönüşümler gibi konularda araştırmaları bulunmaktadır.


Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi, Sayı:4

YORUM EKLE

banner33

banner37