'Eyvah komşum cihatçı' veya bir ihtimal daha vardı

John’u sembolleştiren onun Amerikalı tutsakları infaz etmesi veya infaz öncesinde dünyaya meydan okuyan konuşmaları değil. Batılıların gözünde John bir başarısızlık hikâyesidir...

'Eyvah komşum cihatçı' veya bir ihtimal daha vardı

Edip Asaf Bekâroğlu

Cihatçı John… IŞİD’ın en sükseli infazlarının İngiliz aksanlı celladı... Gerçek ismi John değil, IŞID mensubu dört İngilize, efsane rock grubu Beatles’a atfen John, Paul, George ve Ringo mahlaslarını uygun görmüşler. John Lennon “imagine all the people…” (hayal et, tüm insanlar…) der ve küresel barışa davet eder ya, Cihatçı John da “imagine all the Muslims…” deyip Lennon’un ütopyasına, bir başka ütopya ile karşılık veriyor ve küresel cihada davet ediyor. Tabii bu ütopya çoğuna göre bir distopya.

John’u sembolleştiren onun Amerikalı tutsakları infaz etmesi veya infaz öncesinde dünyaya meydan okuyan konuşmaları değil. Batılıların gözünde John bir başarısızlık hikâyesidir. Hayır, tutunamayanlar kulübü mensuplarının cihatçılığa meyyal olması anlamında bir başarısızlık hikâyesi değil. İşin bu yönüne de vurgu yapılıyor tabii ki. Hatta sıkça yapılıyor. John ve diğer gençlerin nasıl tutunamadıklarını ve sonunda nasıl radikalleştiklerini anlatan hikâyeler çok yaygın. Ama bu vurgular sadece daha can yakıcı veya can sıkıcı soruyu sormayı öteliyor. Yani işlevi Batı kamuoyunu vicdanen rahatlatmak. Çünkü Avrupa’da doğmuş, büyümüş, eğitim almış, sosyalleşmiş bir insanın kendine “sunulan tüm imkânlara rağmen” Avrupa’dan ve Batı’dan nefret etmesi ve bu nefretini şiddet eylemine dönüştürmesi son derece rahatsız edicidir.

Bu rahatsızlık insana “neden?” sorusunu sordurur. Kolay cevap, kişisel hikâyelerden müteşekkil bir tutunamayan profili çıkarmaktır. IŞID ve el-Kaide’nin safına katılanlar veya 2004 ve 2005’te Madrid ve Londra’daki bombalamaları gerçekleştirenler bu şekilde tutunamayanlardır. Böylece Batılı ülkeler tüm sorumluluğu üzerlerinden atarlar. Filistin’in, Afganistan’ın, Irak’ın, insansız hava araçlarının, vesairenin etkilerini göz ardı ederler, hatırlatanı da hemen gözden düşürürler. Bu gözden düşürmenin tipik bir örneği Tarık Ramazan’ın başına gelenlerdir. Önceleri ılımlı, Avrupai İslam’ın teorisyeni olarak el üstünde tutulan Tarık Ramazan, küresel siyasete gönderme yapan analizlerinden dolayı çalıştığı üniversiteden kovulması ile sonlanan bir gözden düşürme kampanyasına maruz kalmıştır. Avrupa’nın en iyi üniversitelerinde eğitim almış ve akademisyenlik yapmış saygın bir insanın bile yeterince entegre olamadığı tartışılmıştır.

Biraz aşama kat edip “Biz nerede yanlış yaptık?” sorusuna kadar ilerleyenlerin çoğunun cevabı ise çokkültürcü politikaların eleştirisi ile sonlanır. Bu yorumlar mealen “Hade asimilasyon kötü bir şey, bari entegre etseydik. Bu çokkültürcülük yanlış oldu, bu kadar da kendi haline bırakmayacaktık, bu kadar hak vermeyecektik. Bak, terörist oldular” şeklindedir. Peki başkalarına verilen haklar Müslümanlara verilmemeli mi yani? Evet, bazılarına göre çözüm bu! Gerçekten de Avrupa’da dini özgürlüklerin, farklılıklara hoşgörünün ve ifade özgürlüğünün sınırları son otuz yıldır büyük oranda Müslümanların varlığı ve durumu üzerinden tartışılmaktadır. Bunlar büyük oranda kapatılmış defterler, sekülerler ve Hıristiyanlar arasında mutabakata varılmış konularken, artık Avrupa’ya yerleşen Müslümanların talepleriyle yeniden gündeme gelmektedir. Kapatıldığı düşünülen dinin kamusal alandaki yeri konusunun yeniden açılması özellikle Avrupalı sekülerleri çok rahatsız etmektedir. Çünkü Avrupa’da uzun süren din savaşları gibi hadiselerle yüklü bir din yorgunluğu vardır. Bundan dolayı konu Müslümanlar olunca siyasi ve ideolojik farklılıklar azalmakta, faşistinden liberaline, muhafazakarından sosyalistine söylem birliği sağlanabilmektedir. Bu söylem birliğinin özellikle de kriz anlarında en görünür hale geldiğini söyleyebiliriz.

Esasında Müslümanların Avrupa’daki tarihi krizlerin tarihidir. Çoğunluğu ekonomik sebeplerle 1960’lardan itibaren Avrupa’ya göç eden Müslümanların ülkelerine geri dönme gündemlerini 1980’lerde terk etmeye başlayıp artık Avrupa’ya yerleşmeleri ile bu krizler yoğunlaşmıştır. 1990’lara doğru İngiltere’de Selman Rüştü hadisesi, 1990’larda Fransa’da başörtüsü tartışmaları, Irak’ın işgaline gösterilen tepkiler, 11 Eylül saldırısına gösterilmeyen tepkiler, Paris’teki “Magripli çocuklar”ın isyanı, 2004’teki Madrid saldırısı ve Amsterdam’da Theo van Gogh suikasti, 2005’teki Londra saldırısı, 2008’de Danimarka’da karikatür krizi, 2009’da İsviçre’de minare referandumu irili ufaklı birçok kriz içinde öne çıkan bazılarıdır.

Peki bu krizler nereden kaynaklanır ve nasıl çözülür? Krizin kökeninde İslam ile Hıristiyanlığın çatışmalarla dolu geçmişi, Müslümanların farklılıklara açık olmaması veya İslam’ın liberal olmayan doğası gösterilebilir. Ancak bu yorumların hepsi özcüdür ve problemin çözümüne dair uygulanabilir bir yol göstermemektedir. Öte yandan bunlar Batı’nın İslam ülkelerine karşı uyguladığı agresif dış politikaların ürünüdür demek de bir türlü entegre olamayan bazı tutunamayanlardan kaynaklandığı söylemek de meseleyi konjonktürel ve tikel analizlere hapsetmektedir. Bunların bir etkisi yoktur denemez elbette. Fakat analizleri bu düzeyde yapacaksak Batılı ülkelerde yaşayan ortalama bir Müslüman genci potansiyel terörist profiline sokarız ki bu da hiçbir derde deva olmayacağı gibi durumu daha da vahimleştirecektir. Öncelikle Avrupalı Müslümanların talepleri ve bunlardan kaynaklanan krizleri değerlendirirken şiddet eylemlerini ayrı bir paranteze almamız gerekir. Her toplulukta çeşitli sebeplere şiddete meyyal insanlar vardır. Bunları normalleştirmek de doğru değil, bütün topluluğa mal etmek de.

Asıl mesele Batılı demokrasilerde yaşayan Müslüman grupların taleplerinin kriz haline sokulmadan nasıl karşılanacağıdır. Kanaatimce Batılı demokrasilerde Müslümanlara bir yer açabilmek, yukarıda sözü edilen krizlerin bir miktar liberal demokrasinin krizi olduğunu kabul etmekten geçmektedir. Gerçekten de esasında kriz, liberal demokrasinin en önemli konuları olan ifade ve örgütlenme özgürlüğü etrafındadır. Çokkültürcülük bu soruya cevap verme arayışındadır. Ancak her kriz sonrasında eleştiri oklarının hedefi olmakta, hatta birçokları tarafından Müslümanların Batı toplumlarına entegre olamamasının sorumlusu olarak gösterilmektedir. Bu vurgu 11 Eylül saldırıları sonrasında yükselen “teröre karşı savaş” söylemiyle birlikte daha çok yapılır oldu. Ama 11 Eylül başlangıç değildir. Bu vurgular daha önce de yapılmaktaydı. Hatta ilginç bir şekilde 1980’lerden itibaren Müslümanlar Batı toplumlarına daha çok entegre oldukça, yani içinde yaşadıkları toplumun bir parçası oldukça, kamusal hayata daha çok katıldıkça, anayasaların kendilerine tanıdıkları haklardan daha çok faydalandıkça, bu hakları talep ettikçe “Müslüman problemi” daha çok dillendirilir olmuştur.

Dolayısıyla bu tartışmalar farklılıkları tölere edebilme ve farklılıkların bir arada yaşayabilmelerine zemin oluşturma anlamında liberal demokrasinin en iyi siyasi rejim olduğu iddiasının sınırlarını tartışmaya bizleri davet etmektedir. Bu zımni davete icabet etmeden yapılacak tartışmaların verimsiz olacağı kanaatindeyim. Buna başlarken de liberalizmin din ile ilgili tedirginliğini teşhis etmek gerekmektedir. Bu din tedirginliğinin kökeninde liberal teorinin 16. ve 17. yüzyıllardaki dini çatışmalar esnasında ve sonrasında oluşması vardır. Liberalizmin din sorununa bulduğu çözüm dini özel alana sıkıştırıp kamusal etiği sekülerleştirmektir. Tabii bu kamusal alanı dinden tamamıyla arındırmak anlamına gelmez. Ama dinin kamusal alandaki yerinin ve sınırının ne olacağı taraflar arasında yapılacak bir anlaşmayla, bir “seküler sözleşme” ile düzenlenir. Bu sözleşmenin evrensel bir formatı yoktur, her toplumun özel durumuna göre farklı şekiller alır, ihtiyaca göre de güncellenir.

Aslında bu esneklik Müslümanlara da gösterilse ve Müslüman grupların talepleri çerçevesinde güncellense sorun büyük oranda çözülebilir. Ancak liberalizme içkin din tedirginliği bu esnekliği göstermeyi engellemektedir. Bu iddiayı desteklemek için Avrupa’daki dindar Hıristiyanlarla ilgili söylemlerle Müslümanlara dönük söylemleri karşılaştırmak faydalı olabilir. Böyle bir karşılaştırma yapıldığında asıl rahatsız edici olanın İslam değil din olduğu görülecektir. Dini muhakemeyi ve argümantasyonu kamusal alana taşıyan herkes özellikle Avrupa’nın seküler ağırlıklı kamuoyunu rahatsız etmektedir. Dindar Hıristiyanlar sadece daha az rahatsız edicidir çünkü tanıdıktırlar, sayıları azdır ve gözden ırak küçük kasabalarda kendi hallerinde yaşarlar. Oysa Müslümanlar yeni ve farklıdır, sayıları gittikçe çoğalmaktadır ve büyük şehirlerde göz önünde yaşamaktadırlar. Ayrıca Müslümanlar, dindarlık seviyelerine bakılmadan “dinsel” aktörler olarak kabul edilmekte ve yukarıda tartışılan çeşitli konjonktürel sebeplerden dolayı şiddete meyyal olarak düşünülmektedirler. Bu din tedirginliğinin gündelik hayatta Avrupalı Müslümanlara maalesef “Eyvah, Müslüman komşum terörist olabilir!” şeklinde yansımaktadır. Bu noktalardan hareketle çokkültürcülüğü yeniden düşünmekte fayda vardır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI İÇİN TIKLAYINIZ

Güncelleme Tarihi: 22 Aralık 2014, 14:25
banner53
YORUM EKLE

banner39