Kırım işgali ve uluslararası hukuk krizi

Rusya’nın Kırım’daki vatandaşlarının güvenliklerini sağlamak ve hayatlarını korumak adına bu askeri müdahaleyi gerçekleştirdiği ileri sürülebilir. Ancak 1976’da İsrail’in (Uganda) ve 1989’da ABD’nin (Panama) aynı gerekçeyle gerçekleştirdiği askeri müdahalelerde de görüldüğü üzere bu tür bir gerekçe, hukuken meşru değildir. Uluslararası toplumun da kabul ettiği gibi Kırım, Ukrayna’nın bir parçasıdır.

Kırım işgali ve uluslararası hukuk krizi

Ahmet Hamdi Topal*/DÜBAM-Dünya Bülteni

Ukrayna’da muhaliflerin yönetimi ele geçirmesi ve Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç’in ülkeden ayrılarak Rusya’ya kaçmasının ardından, hem Ukrayna hem de uluslararası toplum Kırım özelinde yeni bir krizle karşılaştı. Bilindiği üzere Rus yanlısı Yanukovic karşıtı muhaliflerin batılı ülkelerin desteğiyle iktidara gelmesiyle birlikte Rusya, bir taraftan Yanukoviç’in parlamento tarafından azledilmesinin ardından kurulan yeni Hükümeti siyasi ve ekonomik yönden zora sokacak adımlar atarken diğer yandan da bölgedeki askeri faaliyetlerini artırma yoluna gitti. Rusya bu kapsamda, kendisi açısından stratejik ve askeri yönden hayati önemi haiz Ukrayna’nın Karadeniz kıyısındaki Kırım’ı hareket sahası olarak seçmiş gözüküyor. Nikita Kruşçev tarafından Ukrayna’ya devredilene kadar Rusya’nın bir parçası olan Kırım’ın, bugün itibarıyla Avrupa ile ABD tarafından desteklenen Rusya aleyhtarı muhalifler tarafından yönetilecek olması hiç şüphesiz Karadeniz Filosu’na ev sahipliği yapan ve kendisi açısından hayati çıkarlara sahip olduğu ülkenin kendi kontrolünden çıkması anlamına geliyor. Nitekim Kırım’da etnik olarak Rus kökenli silahlı milis grupları, önce Kırım Parlamentosu ile hükümet binalarını ve hava limanını işgal etti, ardından da söz konusu binalara Rus bayrağı çekildi. Diğer bir gelişme, Rusya’nın Kırım’daki Rus etnik kökenli kişilere pasaport dağıtmaya başlaması. Pasaport dağıtımıyla birlikte ulaşılmak istenen hedefin, Güney Osetya’da olduğu gibi Rusya’nın kendi vatandaşlarını korumak için müdahale ettiği yönünde haklı bir hukuki sebep oluşturma arayışı olduğu söylenebilir. Ayrıca Ukrayna’ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti Meclisi, Kırım’ın kendi kaderini tayin etmesini öngören referandum yapılması yönünde bir karar aldı. Kararın ardından, Kırım Meclisi de almış olduğu bir kararla bağımsızlık bildirisini kabul etti. Toplam 100 milletvekilinden oluşan Kırım Meclisinde 78 milletvekilinin oyuyla kabul edilen bu karar, yakın bir gelecekte yapılması planlanan bağımsızlık refarandumu ve ardından Rusya ile birleşme süreci açısından önemli bir adım niteliğinde. Tüm bu gelişmeler, Ukrayna sınırları içinde yer alan Kırım’ın ülkeden ayrılacağını ve Ukrayna’nın bölünmeye doğru gittiğini gösteriyor.
Öte yandan Rusya Federasyonu Başkanı Putin 1 Mart 2014’te, Ukrayna’da yaşanan olağanüstü gelişmeler ve Rus vatandaşları ile Özerk Kırım Cumhuriyeti başta olmak üzere ülkede bulunan Rus Silahlı Kuvvetlerine bağlı askeri birliklerine yönelik tehdit doğrultusunda silahlı kuvvet kullanılmasına izin verilmesi talebinde bulundu. Aynı gün kabul edilen bu talep, Rusya’nın Kırım’a yönelik askeri müdahalesini, meşru müdafaa ve davet üzerine müdahale temelinde meşrulaştırılacağı şeklinde yorumlanabilir.

Bilindiği üzere BM Andlaşması’nın kabulüyle birlikte bir devletin diğer bir devlete karşı tek taraflı kuvvet kullanması veya kuvvet kullanma tehdidinde bulunması hukuka aykırı kabul edilerek yasaklanmış, hukuka aykırı bir fiilin işlenmesi halinde BM çatısı altında barış ve güvenliği korumak veya bozulan barışı yeniden tesis etmek amacıyla müştereken kuvvet kullanılmasını öngören ortak bir güvenlik sistemi oluşturulmuştur. Bu yasağın meşru müdafaa ve Güvenlik Konseyi kararıyla uygulanan zorlama tedbirleri olmak üzere geçerli ve uygulanabilir iki istisnası bulunmaktadır. BM Andlaşması’nın 51. maddesinde düzenlenen söz konusu istisnalardan meşru müdafaa hakkı, üye bir devlete karşı silahlı saldırıda bulunulduğunda, uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması amacıyla Güvenlik Konseyi gerekli tedbirleri alıncaya kadar saldırıya uğrayan devletin tek başına veya müştereken kuvvet kullanımına başvurabileceğini öngörmektedir. Kırım’da yaşananlara bakıldığında ise, Rusya’nın egemenliğini, ülke bütünlüğünü veya siyasi bağımsızlığını hedef alan silahlı bir saldırıdan bahsetmek mümkün olmadığı gibi böyle bir tehdidin varlığından bahsetmek muhal gözükmektedir. Ayrıca Kırım’da bulunan Rus askeri birliklerini hedef alan ve meşru müdafaa hakkını doğuran bu tür bir saldırı ya da tehditten bahsetmek de mümkün değildir. Aksine Kırım’daki üslerinden çıkan Rus askeri birliklerinin, iki ülke arasında akdedilen andlaşmalara aykırı bir şekilde kendilerine tanınan yetki sahasının dışına çıkarak Ukrayna’ya ait askeri tesisleri kuşattığı ve bu üsleri ele geçirdiği yönünde haberler yoğun bir şekilde basın ve yayın organlarında yer almakta. Bu durumda Kırım’a yönelik Rus askeri müdahalesi, meşru müdafaa hakkı temelinde hukuki bir uygulama şeklinde nitelendirilmesi mümkün değildir.

Meşru müdafaa hakkının yanı sıra Rusya’nın Kırım’daki vatandaşlarının güvenliklerini sağlamak ve hayatlarını korumak adına bu askeri müdahaleyi gerçekleştirdiği ileri sürülebilir. Ancak 1976’da İsrail’in (Uganda) ve 1989’da ABD’nin (Panama) aynı gerekçeyle gerçekleştirdiği askeri müdahalelerde de görüldüğü üzere bu tür bir gerekçe, hukuken meşru değildir. Kaldı ki bölgedeki Rus vatandaşlarının hayatlarının tehlike altında olduğu gösteren bir durum da söz konusu değildir.

Diğer bir hukuki gerekçe olarak, davet üzerine müdahalede bulunulduğu gündeme getirilebilir. Uluslararası toplumun da kabul ettiği gibi Kırım, Ukrayna’nın bir parçasıdır. Bu durumda davet üzerine müdahale, ancak ve ancak ülkenin yetkili organları tarafından gerçekleştirilebilir. Özerk Cumhuriyet niteliğine sahip Kırım’daki resmi makamların bu yönde bir çağrıda bulunması hukuken mümkün değildir, bu çağrı ancak merkezi hükümet kaynaklı olduğu takdirde geçerli sayılabilir. İktidardan ayrılmak zorunda kalan ve ülkeden kaçarak Rusya’ya sığınan Yanukovich ise, her ne kadar ülkenin meşru devlet başkanı olduğunu iddia etse de ülke üzerinde kontrolü kaybetmiştir. Kaldı ki Ukrayna Parlamentosu, 22 Şubat 2014 tarihli kararıyla birlikte Yanukovich’i görevden alarak yerine Turchinov’u seçmiştir. Dolayısıyla gerek Yanukovich’in gerekse merkezi yönetime rağmen Kırım resmi makamlarının Rus askeri müdahalesine meşruiyet sağlayacak bir çağrıda bulunması hukuken mümkün değildir. Müdahalenin meşruiyetini sağlama adına gündeme getirilmesi muhtemel diğer bir seçenek insani amaçlı müdahale doktrinidir. Bizatihi kendisi tartışmalı olan söz konusu doktrin Kırım olayında uygulansa dahi, insani amaçlı müdahalede bulunabilmek için aranan insanlığı karşı işlenen suç veya soykırım suçunun işlendiğini gösterir herhangi bir delil de bulunmamaktadır.
Sonuç olarak, Kırım’a yönelik Rus askeri müdahalesinin hukuka aykırı olduğu açıktır. Şüphesiz Ukrayna’nın bölünmesi ve Kırım’ın Rusya’nın kontrolüne geçmesi, uluslararası barış ve güvenliği tehdit ettiği gibi bölgedeki dengeleri de bozacaktır. Ancak benzer yönde davranışları kendileri de süreklilik arz eder bir şekilde sergileyen ABD başta olmak üzere diğer büyük güçlerin, müdahaleyi kınamanın ötesinde bir mukabelede bulunacağı beklenmemelidir. Büyük güçlerin belirlemiş oldukları kırmızı çizgilerini korumak adına, gerektiğinde uluslararası hukuku ihlal etmekten kaçınmadıkları bilinmektedir. Aslında Kırım’da yaşananlar bu açıdan bakıldığında Suriye’de olduğu gibi uluslararası hukukun yaşadığı kronik krizin yeni bir örneği şeklinde görülebilir. Uluslararası hukukçular açısından sürpriz olmayan bu durum, büyük güçlerin kendi menfaatleri doğrultusunda sahip oldukları gücü kendilerine yöneltilebilecek muhtemel eleştirileri de dikkate almadan sınır tanımaksızın kullandıklarını ve BM Andlaşması ile şekillenen ortak güvenlik sisteminin sürdürülemez hale geldiğini ortaya koymaktadır. Zira BM Andlaşması’nda Güvenlik Konseyinin daimi üyelerine tanınan imtiyazlı konum, uluslararası barış ve güvenliği koruma ortak amacı doğrultusunda oluşturulan sistemin söz konusu devletlere karşı uygulanmasını fiilen imkânsız hale getirmektedir. BM’nin kuruluşundan bu yana defalarca yaşanan ve yakın dönemde Afganistan, Irak ve Suriye’de de şahit olduğumuz bu durum, bazı devletlerin diğerlerinden daha fazla eşit olduğunun da açık bir göstergesidir. Gerek geçmişte gerek bu gün yaşanan bu tür krizler dikkate alınarak doğru mekanizmalar oluşturulmadığı ve mevcut BM yapısı devam ettiği sürece, benzeri oldu bittilerin gelecekte de yaşanmaya devam edeceği ve uluslararası toplumun gücü olanın dilediği şeklinde davranma hakkını kendinde gördüğü bir kaos alanı olarak kalmaya devam edeceği açıktır.

*Doç. Dr. İstanbul Medipol Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Güncelleme Tarihi: 18 Mart 2014, 13:55
banner53
YORUM EKLE

banner39