banner15

Körfez’de yükselen atmosferde Umman Sultanlığı bir denge olabilir mi?

Umman'ın önemli stratejik konumu bir yönü ile oldukça olumlu bir avantaj sağlarken diğer yandan da ülke güvenliği için her zaman tehdit oluşturabilecek bir coğrafi konuma sahiptir.

Körfez’de yükselen atmosferde Umman Sultanlığı  bir denge olabilir mi?

Hatice Cengiz

2015’te Suudi Arabistan önderliğinde Yemen’deki Husi güçlerinin ülkedeki varlığını bitirme gayesi ve meşru hükümetin iadesi için, Körfez ülkelerinin başını çektiği bir İttifak Birliği kurularak Yemen’e düzenlenen hava harekâtı ile Körfez yeniden kamuoyunun gündemine girmiş oldu. Süreç içerisinde hava harekâtı, kara harekâtına evrilirken mesele çok daha derin bir krize dönüştü. 2017 Haziran ayına gelindiğinde ise Suudi Arabistan, Mısır, BAE ve Bahreyn’in Katar’a havadan, karadan ve denizden tüm iletişim sahasını kapatarak uyguladığı abluka ile Körfez’de atmosfer iyice yükseldi. Tarihinde sayısız gelişme ve savaşın yaşandığı Körfez’de bizatihi Körfez ülkeleri arasında bu denli bir siyasi gerginlik daha önce vuku bulmamıştı.

Körfez’de yaşanan bu sıcak gelişmelerde ismi kamuoyunda pek duyulmayan ancak KİK’in 1981’de kuruluşundan beri aktif bir ülkesi olan Umman’ın yaşanan bu son gelişmeler ile ilgili duruşu, jeo-stratejik konumu nedeniyle sahip olduğu önemli özellikler, bölgede yaşanan gelişmelere ışık tutması sadedinde oldukça önemlidir. Özellikle son dönemlerde Körfez ülkelerinin bölgesel çatışmalarda aktif taraflar olması kendisinin de bir KİK üyesi olmasına rağmen yaşanan tüm kriz ve kaos gündeminden uzakta kalabilmesi, oldukça dikkate değer bir meseledir. Zira Umman Sultanlığı kendi içinde dış politika duruşu, ideolojik kararları ve izlediği tarafsız siyaseti ile diğer Körfez ülkeleri arasında farklı bir duruş sergilemektedir. Peki bu siyaset nereden ileri gelmektedir.

Savaş Karşıtı Ülke Umman

Öncelikli olarak belirtilmesi gereken en önemli nokta, Umman Sultanlığı savaş karşıtı politika izleyen bir ülke olarak 1965 ve öncesinde yaşadığı iç karışıklıklar hariç tutulursa tarihinde hiçbir savaşta aktif olarak yer almamış, tarihinin belli dönemlerinde Fars ve Portekiz işgallerinde kendi topraklarını koruma mücadelesi vermiş, fakat gerek komşularıyla gerekse bölgede bir başka ülkeyle savaşmamıştır. Bununla birlikte Umman Doğu Afrika ile deniz ticareti yolu ile kurduğu ilişkilerle tarihe adını bir dönem Umman İmparatorluğu olarak yazdırmış olmasına rağmen, söz konusu Afrika ülkelerindeki siyasi nüfuzunu elde ederken de bunu bir savaş yahut istila ile sağlamamıştır. Bugün Tanzanya’ya bağlı Zanzibar adasını bir dönem ikinci başkent olarak kullanan Umman’ın tarihine bakıldığında söz konusu siyasi nüfuzun, ticaret ve denizcilik üzerinden sağlandığı görülecektir.

Umman Devleti’nin savaşlardan özellikle uzak durmasının altında yatan neden, Umman’ın yarımadanın son derece jeostratejik ve bir o kadar da önemli bir bölgesinde yer alıyor olmasıdır. Bununla birlikte Umman, yarımadada Suudi Arabistan’dan sonra en büyük yüzölçümüne sahip ülke olmasına karşın nüfusu 2,5 milyon ile sınırlıdır. Yani Umman’ın sahip olduğu büyük coğrafyasına nazaran insan gücü hem çok az hem de kendi ülkesini savaş ile koruyamayacak kadar yetersizdir. Ayrıca ülke 2 milyondan fazla yabancı nüfusu da bünyesinde barındırmaktadır.

Karadan Suudi Arabistan, Yemen ve BAE ile komşulukları olan Umman bir yönü ile uçsuz bucaksız çöllerle kaplı bir coğrafyaya sahipken diğer yandan da uzun sahil şeridi ile tarihi boyunca sayısız tehlike ve işgal atlatmıştır. Denilebilir ki önemli stratejik konumu bir yönü ile oldukça olumlu bir avantaj sağlarken diğer yandan da ülke güvenliği için her zaman tehdit oluşturabilecek bir coğrafi konuma sahiptir. Bundan dolayı Umman’ın dar coğrafi alanında kendisini karadan ve denizden gelebilecek tehlikelerden koruması için bölgesel ve ulusal komşuluklarına oldukça dikkat etmesi gerekmiştir. Bu durum, Umman’ı etrafındaki tüm komşuları ile denge siyaseti izlemeye iterken, uzak ya da yakın tüm deniz aşırı ülkeler ile de diplomatik ilişkiler üzerinden ne zarar görmek ne zarar vermek mantığı ile davranmaya yöneltmiştir. Önemli bir diğer nokta ise Umman bölge tarihinde çok büyük uygarlıkların sahibi olan başta İran, Hindistan, Afganistan ile deniz yolu ile sağladığı çok eski ticari ilişkileri bulunmaktadır. Aynı zamanda da Yemen gibi çok eski ve büyük bir medeniyetle sınır komşusu ve yine Suudi Arabistan gibi yarımadanın siyasi nüfuz ve ekonomik açıdan en güçlü ülkesi ile birlikte aynı coğrafyayı paylaşmaktadır.

Tarihsel seyir içerisinde bakıldığında bu kadar büyük medeniyetlerin kesiştiği bir coğrafyada Umman’ın çok aktif siyasi bir gündem oluşturması hem yerel hem de ulusal çatışmalarda açık taraf olması, kendisini birden fazla tehlikeli denkleme sokması anlamına geleceğinden Umman, oldukça uzun zamandan beri tüm ülkeler ile güzel komşuluk ve diplomatik ilişkiler üzerinden dost kazanma mantığı çerçevesinde esnek bir siyaset izlemektedir.

Umman Diplomasisi

Nitekim zaman içerisinde hem coğrafyanın getirdiği zaruri komşuluklar hem de ülkenin uzun tarihinden esinlenerek bir Umman Diplomasi geleneği oluşturulmuştur. Peki Umman Diplomasisi ne anlama gelmektedir? Kısaca, Umman Diplomasisi her ne sebeple olursa olsun bölgesel ve ulusal bir savaşa katılmamak, diğer ülkelerin iç meselelerine karışmamak aynı zamanda da başka ülkelerin kendi iç meselelerine karışmasına müsaade etmemek olarak özetlenebilecek bir dış politika mantığıdır. Buna göre yaşanan siyasi gelişmelerde ani çıkışlardan kaçınmak, gelişmelerin her yönü ile incelenebilmesi için sert açıklamalardan uzak durmak, siyasetin ancak diyalog kurularak yürütülebileceği düşüncesinden yola çıkarak her ülke ile her zaman açık bir kapı bırakmak şeklinde esnek bir diplomasi çalışmasıdır. Nitekim anayasasının 10. maddesinde bu durum belirtilmiş, izlenen bu siyaset kanunlar ile de sabitlenmiştir. Bu anayasal hüküm gereği Umman yerel ve ulusal hiçbir savaşa katılmayacak veya bir savaşta taraf olmayacaktır.

Körfez’de yaşanan hiçbir kaos ve gelişmeden etkilenmeden hayatına devam eden Umman’ın söz konusu dış politikası ve izlediği siyaseti anlamak, Umman’ın yerel ve bölgesel tepkilerini anlamlandırabilmek için ülkenin son elli senelik kısa geçmişine bakmak ve Umman Devletini 48 yıldır yöneten Sultan Kâbus faktörünü iyi bilmek gerekmektedir.

Sultan Kâbus Gerçeği

1940 doğumlu Sultan Kâbus b. Said, Arap Yarımadasında hali hazırda görevde olan en eski Arap liderdir. 1970’de İngilizlerin de yardımıyla bir saray darbesi ile babasının yerine geçen Kâbus, 48 seneden beri Umman’ın hem Cumhurbaşkanı hem Başbakanı hem de Genel Kurmay Başkanlığı gibi birbirinden önemli statülerin hepsini kendi uhdesinde tutmaktadır. Yakın bir döneme kadar yarımadada ismi bilinmeyen Umman’ın, modern dönemde hem bölgesel hem de ulusal olarak ismini yeniden duyuran Sultan Kâbus için modern Umman Devletinin kurucusu denilmektedir. 38 sene iktidarda kalan babası Said b.Teymur döneminde ülke kuzey-güney, sahil ve iç bölgeler şeklinde parçalanmış bir haldeydi. Dönemin siyasi sultasından duyulan rahatsızlıklar ve ülkede çok eski bir gelenek olan imametin devamını sağlamaya yönelik mücadeleler, bu kaos ortamının nedenleri arasındadır.

Bilindiği üzere genelde Orta-doğu’da özelde Arap yarımadasında genel olarak siyasi sulta ve dini yapı arasındaki ilişkiler çoğu zaman girift ve karmaşıktır. De-nilebilir ki yaşanan siyasi ve sos-yal krizlerin birçoğunda ilk olarak dini grupların reaksiyonu bu nedenle ön plana çıkmaktadır. İşin bu kısmında Sultan Kâbusun özelde Modern Umman Devleti kurucusu sayılmasının asıl nedeni, dini kökenli bir gelenek olan İmamlık sistemini kaldırması ve onun yerine Umman meclisleri başta olmak üzere, modern devlet kurumlarından oluşan bürokratik bir devlet yapısı inşa etmesidir. 1996’da kendisinden önce yazılı bir kanun olmayan ülkesine resmi bir anayasa kazandıran Sultan Kâbus’un ülkesinde aşamalı/kontrollü bir demokratikleşme süreci uyguladığı söylenebilir.

1990 yılından başlayarak geliştirilip bugüne kadar ulaşmış iki meclise sahip olan Umman’da halen meclislerin Sultan’dan bağımsız olarak kanun yapma yani yasama ve yürütme yetkisi yoktur. Devlet Meclisini tamamen kendisi seçen Kâbus, 2011 yılı itibari ile Şura Meclisi üyelerinin seçimini ise halka bırakmıştır. Toplamda 170 parlamentere sahip olan Umman meclislerinde kadınların da seçilme hakkı vardır ki bu yönü ile Körfez’de siyasi hayatın içine kadınların da dahil olması ilk olarak Umman’la başlamıştır. Sultan Kâbus, kadınları sivil ve siyasi hayatın birçok kısmında teşvik etmektedir ki bugün bakanlar kurulunda iki kadın bakan bulunmaktadır.

Sultan Kâbus’un önce ülkenin kalkınma alanlarına ağırlık vererek ülke ekonomisini canlandırmak için çalıştığı orta ve uzun vadede siyasi ve diplomatik ilişkiler kurmak sureti ile civardaki tüm komşu ülkeler ile ilişkilerini yeniden tesis etmiştir. Uzun yıllar devam eden bölgesel bir sorun olan Bureymi meselesi, Kâbus döneminde Suudi Arabistan ve BAE ile birlikte çözülmüştür. Aynı şekilde Yemen ile sınır sorunu da olan Umman, o dönemde Kâbus ile birlikte bu sorununu da halletmiştir.

Kâbus dönemi ile ilgili bilinmesi gereken en önemli mesele, 1965’te başlayan Güney Cephesi isyanıdır. Zufar bölgesinde babası döneminde başlayan bu isyana Güney Yemen, Körfez ülkeleri ve dönemin Sovyetlerinden de silah ve maddi yardım sağlanmıştır. İsyanın başladığı dönemde merkezi yönetime başkaldırı olarak nitelendirilen ayaklanma Kâbus döneminde de devam etmiştir. On seneye yakın devam eden bu iç meseleyi Kâbus ancak iktidara geldikten beş sene sonra çözebilmiştir. Birden fazla ateşkes ilan eden, sayısız af çıkarıp katılanları affeden Sultanın çağrısına cevap vermeyen Güney devrimcilerini İran, Ürdün ve İngiltere’nin askeri yardımları bastırmıştır. Güney Yemen devrimcilerin en önemli isimlerinden olup, bugün Umman’ın Dış İşlerinden sorumlu bakanı Yusuf b. Alevi’nin 40 seneden fazla zamandır bu görevini sürdürüyor olmasından Sultanın hem isyanın bastırılmasında hem de sonrasında yaşanan süreçte barışçıl davrandığı anlaşılabilir. Nitekim Kâbus, Sultan olarak işe başladığı ilk günlerde kendisinden önce yaşanan her türlü siyasi ve sosyal karışıklıktan dolayı duyduğu üzüntüyü dile getirmiş ve Umman’ın gelecekte müreffeh bir hayata sahip olması için elinden gelen her şeyi yapacağına dair halkına söz vermiştir.

Ummanlıları asabiyet, kabilecilik, mezhepçilik gibi alt kimliklerden uzaklaşmaları yönünde teşvik eden sayısız halk konuşmasında insanları Umman vatandaşı üst kimliğinde birleştirerek halkın milliyetçilik duygularını canlandırmıştır. Maddi imkansızlıklar, açlık ve işsizlik nedeni ile ülkeden ayrılan tüm vatandaşlarını ülkeye davet eden Sultanın bu davetine o dönemde 100 binden fazla Umman vatandaşı ülkelerine dönerek olumlu cevap vermişlerdir. İlk günlerden itibaren verdiği sözleri, geçen süreç içerisinde yerine getiren Sultan halkı tarafından hala büyük saygı duyulmasının ve sevilmesinin en önemli nedeni halkı için çalışan bir lider olmasıdır. Zira Umman bugün dünyanın ekonomik refahı yüksek ülkeleri arasında sayılmaktadır. Devlet her vatandaşa ev inşa etmek üzere arazi tahsis etmektedir ki bugün Umman vatandaşlarının %87’si kendi evlerinde yaşamaktadır.

Körfez ülkelerinde İngilizlerin etkin bir siyasi nüfuza sahip olduğu herkesçe bilinmektedir. Umman’ın da bu anlamda İngiltere ile uzun yıllar öncesine dayanan hem siyasi hem de ticari ilişkileri bulunmaktadır. Nitekim Kâbus, iktidara gelmesinin hemen akabinde babası döneminde imzalanan anlaşmaları onaylayarak ülkesi ile İngiltere arasında yapılan birçok ticari anlaşmayı sürdürme kararı almıştır. Kendi döneminde çıkarılmaya başlayan petrol gelirlerini ülkesinin imarı için kullanan Kâbus’un, o dönem için büyük bir kalkınma hamlesi başlattığı söylenebilir. Umman ekonomisi 1970’ten başlayarak 25 sene boyunca dünyada %7’nin üstünde büyüyen 12 devlet arasında tek Arap devleti olmuştur.

Siyasi birliğin yeniden inşa edildiği, dini, sosyal, kültürel, mezhepsel birliğe sahip Umman’da bugün en büyük mesele, 1970’de çıkarılmaya başlayan petrole bağımlı olan ekonomidir. Günlük 1 milyon varil ve mütevazi bir miktar da gaz rezervlerine sahip olan Umman’ın düşen petrol fiyatlarından dolayı sarsılan bütçesi ve hızla artan nüfusuna istihdam sağlayamamasından dolayı artan işsizlik sorunu dışında ciddi siyasi iç meseleleri bulunmamaktadır. İktidarda olduğu 48 sene içinde savaş karşıtı bir lider olması ve bu siyasetini başarılı bir şekilde yürütmesinden dolayı Nobel Barış Ödülü ve birden fazla en temiz başkent ödülü alan ülkede şu anda en önemli tehlike, düşen petrol fiyatları ve bu kadar uzun bir süre iktidarda kalmış bir liderden sonra geçişin nasıl sağlanacağı ve olası bir siyasi boşluğun olup olmayacağı sorusudur. Mesele aslında merak edildiği kadar karmaşık olmayıp gerçekleşmesi öngörülen görev değişim süreci tüm detayları ile anayasada belirtilmiştir.                                                                                                                                                                                                                                                                                             

İç Siyaset

Anayasal Monarşi ile yönetilen Umman’da bugün 25 hizmet bakanlığı olmak üzere 30 bakandan oluşan bir Bakanlar Kurulu hükümeti oluşturur. Devlet Meclisi ile Şura Meclisi’nin yasa çıkarma ve Sultanlığa sunma görevleri aşamalı olarak iki meclis tarafından sağlanır. Yasa tasarıları önce halkın seçtiği Şura Meclisi üyeleri aracılığı ile oluşturulur, oradan Devlet Meclisi’ne gönderilir. Burada da görüşülen tasarılar Sultana ulaştırılır. Siyasi parti kuramının yasak olduğu halen kabile toplumu özelliklerini ciddi oranda muhafaza eden Umman’da aşamalı olarak halkın demokratik sürece katıldığı söylenebilir. Yakın dönemde Şura Meclisi Başkanı Halid el Ma’veli France 24 kanalına verdiği röportajda ülkesinde siyasi partilerin olmamasının Umman için büyük bir şans olduğunu mevcut sistemin söz konusu şartlar altında ülkesi için uygun bir yönetim şekli olduğunu, belirtmiştir. İdari olarak 11 bölgeye ayrılmış olan ülkede bölgeler Sultan tarafından tayin edilen valiler tarafından yönetilir ve belediye başkanı statüsü de taşırlar. Bununla birlikte belediye meclis üyeleri kendilerini şahsi olarak aday gösteren vatandaşların halk oylaması ile seçilir. Ülkede siyasi parti olmadığından ve devletin büyük bir kısmı merkezi yönetim kontrolünde olduğundan, ülke gündemini meşgul eden yoğun bir siyasi gündem bulunmamaktadır. Ülkede büyük sanayi projeleri yahut uzun vadeli kalkınma hamleleri, henüz ciddi anlamda faaliyete geçirilebilmiş olmadığından yeni mezunların çoğu devlet sektöründe çalışan memurlardan oluşmaktadır. Nüfusun %65’ten fazlası 18 yaşından küçük olan bu genç nüfusa sahip ülkede üniversitelerden yeni mezun olanlar iş bulmakta ciddi zorluklarla karşılaşmaktadırlar. Ülkede işsizlik oranının %15’ten fazla olduğu ifade edilmektedir. Yakın zamanda artan işsizlik oranları gençlerin sosyal medyada bu konu ile ilgili girişim başlatmalarına neden olmuş ve mesele yine Sultan Kâbus tarafından çözülmüştür. Bununla birlikte yakın zamanda ülkenin güneyinde hayata geçirilmeye çalışılan Serbest Sanayi Bölgesi ve Turizm projeleri ile ekonomiye çeşitlilik kazandırmaya çalışan Umman Hükümeti gelecekte bu projelerden ciddi dönüşümler beklemektedir. 

Umman’da gösteri, protesto, sert muhalefet gibi Arap toplumlarında yaygın olarak görülen olgulara rastlamak pek mümkün değildir. Söz konusu bu siyasetin kurucusu da koruyucu da hiç şüphesiz Sultan Kâbus olarak gösterilmektedir. 2012’de düşmeye başlayan petrol fiyatları ile ilk defa bütçede açık veren Umman ekonomisin güçlü bir ekonomi olduğu söylenebilir. Ülkenin para birimi dünyadaki en güçlü para birimleri arasında üçüncü sıradadır.

Din- Siyaset İlişkileri

Tarihin erken zamanlarından beri denizcilik ile uğraşan Ummanlılar, okyanus komşulukları nedeni ile Arap Yarımadasından daha çok Doğu Asya ve Doğu Afrika ülkelerine sefer etmişler, bölge halkları ile ticaret ve evlilik yolu ile ilişkiler kurmuşlardır. Bu anlamda Ummanlılar Afrika, Doğu Asya adet ve geleneklerine son derece alışkın bir halk olarak, çok çeşitli etnik mezhep ve itikadi inançlara sahip bir topluluk olarak şekillenmişlerdir. Mezhepsel, ırksal çeşitliliğin böylesine renkli ve iç içe geçmiş olduğu bir ülkede siyasi istikrarın sağlanmasında bir mezhep ya da ideoloji fikrinin başarılı olamayacağını düşünen Kâbus, ülke anayasasını İslam Şeriatına göre hazırlatmıştır ki buna göre ülkede dış politikayı ilgilendiren siyasi meseleler hariç birçok kanun ve uygulama köklerini şe’ri hukuktan almaktadır.

Kâbus hem siyasi hem de dini ve sivil ihtiyaçların giderilmesinde gereken ihtiyaca cevap vermeyen İmamlık sistemini 1970’te kaldırdığında doğabilecek dini boşluğu da etkin ve güçlü bir Diyanet İşleri Bakanlığı kurarak sağlamıştır. Bu yönü ile Umman aslında laik bir devlet haline dönüşmüştür denilebilir. Aynı zamanda 1975’den beri halkın tamamında teveccüh bulmuş Ahmed el Halili de müftülük makamında insanların dini hizmet ve ihtiyaçlarının giderilmesi için çalışmaktadır. Mezhepsel çeşitliliğe sahip Umman’da İbadi mezhebi ülkenin en büyük mezhepsel çoğunluğunu oluşturur. Bununla birlikte Sünni ve Şiilerinde bulunduğu ülkede mezheplere has bir uygulama ya da bir mezhebin öncelemesine uygun bir siyaset ve politika izlenmemektedir. Mezhepler hakkında konuşmanın, mezhepler üzerinden tartışmak ve insanları kışkırtmanın yasak olduğu ülkede mezhepler üstü bir İslam modeli uygulanmaktadır.

Bunun yanı sıra Evkaf Bakanlığı, Suudi ya da İran gibi Şeyhülislamlık mertebesi atfedilen bir makam olmadığı gibi dini kurumlar siyasi meselelere karışmazlar. Devletin almış olduğu kararları desteklemek sadedinde yazılı ya da sözlü beyanda da bulunmazlar. Yani din ile devlet işleri ülkede tamamen birbirinden ayrılmıştır. Fakat buna rağmen 2011’de Umman’da yaşanan Arap baharı olaylarında Şeyh Ahmed el Halili halkın taleplerinin karşılanması çağrısında bulunmuş, halktan yana tavır almıştır. Aynı şekilde yakın zamanda Müftü yardımcısı Şeyh Kehlan el Harusi, ülkede artan işsizlik nedeni ile yaşanan sıkıntıların çözümü için özel sektörle ilgili bazı uygulamaların kolaylaştırılması gerektiğini belirten bir basın açıklaması yapmıştır. Bu yönü ile ülkede Evkaf Bakanlığı bünyesindeki Müftülük aslında gerektiğinde merkezi otoritenin gölgesinden çıkabilen kısmen bağımsız bir görüntü çizmektedir. Bu nedenle de farklı mezhebi frak-siyonlardan oluşan Umman toplumunun gözünde din işleri kurumu işlevsel bir kurum olmayı başarırken, halkın da saygısını kazanmaya devam etmektedir. Kırk yıla yakın bir zamandan beri Umman Müftüsü olan el Halili aslında bir İbadi olmasına rağmen ülkede mezhepsel güdümlü bir din/İslam anlayışı olmadığından hem Umman’da hem de diğer Müslüman ülkelerde hatırı sayılır bir saygı ve teveccüh toplamıştır.

İbadi Mezhebi

İbadiler’in muhalif bir düşünce olarak zuhur etmesi Sıffın savaşında Halife Ali hakem tayinini kabul ettiğinde ona karşı muhalif tutum göstermeleriyle başlar. İlk etapta Muhakkime (siyasi kaynaklarda Hariciler olarak isimlendirilir) olarak anılan bu grup şer’i imam olan Hz. Ali’nin, imam iken tahkim kararını kabulünü yanlış bulur. Akabinde Hz. Ali’den ayrılarak bunu fiili olarak da gösterirler. Sıffın savaşından sonra Hz. Ali ile ayrılan grup arasında Nehrevan’da bir savaş daha gerçekleşir ki Nehrevan Savaşından sağ kurtulanlar farklı bölgelere hicret ederler. Bir grup Basra’ya gelerek buraya yerleşir. Daha sonra bu gruba karşı Emevilerin siyasi baskıları zuhur edince, grup arasında bu baskı siyasetine karşı farklı düşünce biçimleri ortaya çıkar. Muhakkime, Irak’ta yeniden bir bölünme yaşar. Bir grup Kuzey Afrika’ya bir grup da Umman’a göç ederler. İlk ayrılıştan sonra kendi içinde de ayrılan Haricilerin Umman’a göç eden kısmı İbadiler’dir. Bu yönü ile aslında İbadiler, Hariciler’den tamamen ayrılmış olurlar. Daha sonra da ilk imamlarına istinaden de İbadiler olarak isimlendirilirler.

Buradan hareketle İbadiliğin Umman’da bir mezhep olarak yerleşmesiyle birlikte ülkenin dış politikasının da o dönemden itibaren şekillendiğini söylemek mümkündür. Daha sonraki süreçlerde Sünni ve Şiilerden de grupların bu topraklara gelmesiyle Umman, tarihin erken dönemlerinden bu yana salt bir grubun ya da belli bir ideolojinin savunucusu görünümünde bir politika izlememiştir. İbadiler, şer’i imam olan Hz. Ali’nin imam iken tahkim kararının kabulünü yanlış bulmuştur. Hz. Osman döneminde başlayan fitne hadiseleri nedeni ile dört halife dönemi ile ilgili olarak sadece iki halife döneminin meşru halife sayılabileceğini söyler, diğer iki halifenin İslam’da hakiki anlamda emredilen adil idareci vasıfları olmadığını beyan ederler. Ancak kesinlikle tekfir yoluna gitmez, kitaplarında kötü bir ifade kullanarak bu düşüncelerini siyasi malzeme unsuruna dönüştürmezler.

Sonuç olarak İbadîlik, İslâm dünyasında yaygın olan yedi İslâmî mezhep; İbadî, Hanef î, Malikî, Hanbelî, Şafiî, Zeydi, İmami’den biridir ve bugün Umman’da en yaygın mezheptir. İbadîlerde İslâm’ın ilk kaynakları Kur’an-ı Kerim, sahih sünnet ve icmadır. Sünnilerden farklı olarak ameli imandan bir cüz kabul eder, Allah’ın dünyada ve ahirette görülemeyeceğini düşünmekle birlikte büyük günah işleyenlerin tövbe etmedikçe asla cennete giremeyeceklerine inanır, namazda kıyamda ellerini bağlamazlar. Kaynaklarda İbadiler’in Sünnilere en yakın mezhep olduğu zikredilmektedir. Fakat genel olarak İbadiliğin bilinmemesinden kaynaklı bir ön yargı olduğunu söylemek pekâlâ mümkündür.

Umman’da Mezhepsel Dengeler

Umman nüfusunun tamamı Müslüman Araplardan oluşurken ülkedeki yabancı nüfusun büyük bölümünü Hristiyan, Hindu ve Budistler oluşturur. Yabancı nüfusu, ticari nedenlerden dolayı ülkeye gelen yabancı iş gücü oluşturur. Bu yüzden Evkaf Bakanlığı sadece Müslümanların değil diğer dinlerin ibadet mekanlarından da sorumludur. Dini mabed yapımı, eksikliklerin giderilmesi, Müslümanlar için yapılan mescid ve Hüseyniler de atanan imamların tayini bu kurum aracılığı ile yapılır. Resmi olarak mezhepsel yüzde istatistiklerinin herhangi bir grubun siyasi ve sosyal üstünlük kurmasında etken olabileceği kaygısından dolayı yapılmasına izin verilmediği için tam olarak mezhepsel yüzdeler ülkede bilinmemektedir. Ancak ülkenin yarıya yakınının İbadilerden kalan kısmında da büyük çoğunluğun Sünni ve Şiilerden oluştuğu ifade edilmektedir.

Mahkemeler ve ticari meselelerde uygulanan kural ve kanunların bütünlüğü İslam’ın esas aldığı ana konular üzerine şekillenirken, ihtilafa neden olan meseleler tüm mezheplerin üzerinde görüş birliğine vardığı şekli ile yasalaşmıştır. Bu da kadıların mezhepsel ictihad kaygısı ile hüküm verme durumunu ortadan kaldırmıştır. Ülkede hemen tüm mezhepler bir arada aynı camide namaz kılar, dini bayramlarda bir araya gelerek kutlamalara katılırlar. Fakat bunun yanı sıra ülkede Sünniler ve Şiiler tarafından yaptırılan camiiler de mevcuttur. Ülke yönetimi, mezhepsel kökenlerin silinmesi yahut unutulmasına yönelik değil tefrika unsuruna sebebiyet vermeden ana çerçeveden çıkmaması için tedbirler almaktadır. Müslümanların tüm farklı mezhep müntesipleri arasında evlilikler gerçekleşirken, ülkede mezhepsel kimliğin siyasi bir boyutta güçlü olmasından bahsetmek pek mümkün değildir. Bununla birlikte Budist ve Hindu tapınakları ve birkaç adet de kilise ülkede mevcuttur. Şiilerin özel günlerinde yaptıkları kutlamalara izin verilir. Evkaf Bakanlığı, mezheplerin bir arada huzur içinde yaşanabilmesi ve bu duygunun artırılmasına yönelik birçok faaliyet ve kültürel programı sene içerisinde gerçekleştirir. Ülkenin mezhepsel çoğulculuğa sahip olmasından dolayı dini cemaatlerin de oluşmasına izin verilmeyen Umman’da İhvan ya da buna benzer İslami gruplar teşkilatlı bir şekilde mevcut değildir.

Umman Baharı

Son on sene içerisinde Umman’ın yaşadığı en büyük meydan okumalardan biri Arap Baharıyla birlikte gelen devrim dalgalarının Umman’a da ulaşmasıyla gerçekleşen gösteriler olmuştur. Arap Baharını diğer ülkelere nazaran, hafif atlatan Umman’da olayın bu şekilde cereyan etmesinin nedeninin Sultan Kâbus’un uyguladığı diyalog siyaseti olduğu ifade edilmektedir. Bu açıdan Arap Baharının Umman’daki tezahürü farklıdır denilebilir. Nitekim Ummanlı yöneticilerden biri, “Biz Arap uyanışımızı 1970 yılında gerçekleştirdik” demiştir.

Arap Baharının Umman’a ulaşmasıyla Maskat, Sohar, Zufar ve Sur’da göstericiler, sistemde reform talebi, petrol gelirlerinin adil dağıtılması, yolsuzluklarda isimleri geçen bazı şahısların görevlerinden alınması gibi taleplerde bulunmuşlardır. Sultan Kâbus’un talimatıyla tüm güvenlik güçleri meydanlardan çekilmiş ve gözaltına alınanlar serbest bırakılmış, böylelikle tansiyon mümkün olduğunca düşürülmüştür. Eylemlerde Ummanlılar taleplerini bir liste halinde Sultana iletmişlerdir. Bu taleplerle bizatihi ilgilenen Sultan, aynı hafta çıkardığı kararnameler ile kabinedeki bazı bakanlarını değiştirmiş ve yeni görevlendirmeler yapılması için emir vermiştir. Akabinde yolsuzlukta adı geçen tüm bakanlar görevlerinden alınmıştır. 2013 Ocak ayı itibariyle en düşük memur maaşı 320 OR olarak belirlenmiştir. Hükümet göstericilere doğrudan müdahale etmeden takip etmiş, sosyal paylaşım sitelerinde insanların taleplerini ve fikirlerini paylaştıkları platformlar açılmıştır.

Umman Baharından geriye kalan, Ummanlılar için en önemli gelişme Ummanlıların genelde sakin ve sessiz bir halk olduklarına dair oluşmuş genel kanaatin yıkılmasıdır. Bunun dışında Şura Meclisi önceden halk ve Sultan arasında ortak belirlenen bir sistemle seçilirken Umman Baharından sonra seçim sadece halka bırakılmıştır. Ülkede o zaman da şimdi de en büyük sorun, hızlı artan nüfusa uygun iş olanakları bulunamaması ve işsizlik oranlarının her sene hızlı artışıdır. Petrol gelirleri ile 48 senedir ülkeyi yeni baştan inşa eden Sultan Kabus’tan artık halkın beklediği çok daha işlevsel bir hükümet, aynı şekilde saraydan ayrı bir şekilde aktif sorumluluk taşıyan bir başbakan ve büyük ekonomik projelerin hayata geçirilmesi için daha ciddi denetlenen yargı organlarıdır. Zira ülkede yasama, yürütme, yargının tek elde olması nedeniyle ülke kurumlarında yapılan yolsuzlukların gerektiği kadar denetlenememesi de halkın en çok şikayetçi olduğu meselelerden biridir.

Umman Dış Politikası

Umman dış politikası, savaş karşıtı bir siyaset üzerine bina edilmiştir. Bu sadece Sultan Kâbus döneminde değil bundan önceki yöneticiler zamanında da aynı çizgide devam eden bir süreç olarak Umman tarihinde sıkça bahsedilen bir olgudur. Peki savaş karşıtı olmayı hararetle savunan Umman Sultanlığı mevcut savaş ve siyasi krizlerde nasıl bir tavır takınmaktadır. Sultan Kâbus döneminde ülkenin dış politikasının nasıl bir çizgide seyredeceğine dair ipucu veren ilk gelişme, 1978’de imzalanan Camp David anlaşmasıdır. Bununla Mısır, İsrail’i resmi olarak tanımış ve İsrail’de Sina yarımadasından çekilmiştir. Dönemin devlet başkanı Enver Sedat’ın bu tepkisine Arap ülkeleri başta olmak üzere tüm Körfez çok sert tepki vermiş Sudan ile birlikte Umman hariç tüm Arap ülkeleri Mısır’la diplomatik ilişkilerini kesmiştir.

Bir başka gelişme 1980 -88 yılları arasında cereyan eden İran-Irak savaşında Körfez ülkeleri başta olmak üzere birçok ülke Saddam Hüseyin’in yanında yer alarak Şii İran’a karşı Arap topraklarını koruyan Arap lider sloganlarıyla Irak’a destek vermişlerdir. İran’la tüm ilişkilerini kesen ülkelere karşın Umman bu savaşta da taraf olmamış ne İran’ın karşısında ne de Irak’ın yanında yer almıştır. Nitekim Umman’a göre bu savaş tamamen iki ülke arasındaki çıkar çatışmasından çıkmış karşılıklı saldırı yolu ile devam eden bir savaştır. Bu nedenle Umman’ın böyle bir savaşta taraf olması söz konusu değildir. Fakat bir başka önemli durumda 1991’de Irak’ın Kuveyt’i işgalidir ki bu durumda KİK üyesi bir ülke olarak Kuveyt’in korunması için Kuveyt’e asker gönderenler arasında bu kez Umman’da vardır. Umman bölgede en son İran’ın Nükleer Enerji Projesinde ABD ve İran arasında arabuluculuk yapmış bundan dolayı Körfez ülkelerinin sert tepkisini almıştır.

III. Körfez Savaşı mı Yaşanıyor?

Anlaşılacağı üzere 48 sene içerisinde içeride ve dışarıda ciddi bir istikrar grafiği çizen Umman’ın, Körfez’de bundan önce yaşanan olaylarla ilgili tavrı savaşa kapı aralamayacak şekilde geliştirilen etkili diplomatik dış siyasettir. Diğer ülkelerin katıldığı yahut onay verdiği birçok savaş ve krizde Umman çekimser kalmayı tercih ettiği için çoğu kez kendini tarafsız bir ülke olarak lanse etmek zorunda kalır. Fakat yakın zamanda Körfez’de yaşanan gelişmeler hiç de tarafsız kalınacak kadar kolay olmamakla birlikte son iki krizin ikisi de Arap yarımadasında cereyan etmektedir. Yemen’le sınır komşuluğu olan Umman’ın 2015’den beri devam eden Yemen Krizindeki tavrı ile 2016 Haziran’da başlayan Katar Krizindeki siyasi tavrı nasıldır ve ilerleyen günlerde nasıl şekillenecektir? Son üç sene içerisinde Körfez bölgesinde yaşanan sıcak gelişmeler ile tansiyonu yükselen Körfez için bazı siyasi yorumcular Arap Ba-harının Körfez’deki devamı şeklinde yorumlar yapsa da giderek artan siyasi çözümsüzlükler acaba yeni bir Körfez Savaşı kapıda mı sorusunu akla getirmektedir.

Umman ve Yemen Krizi

2015 Eylül ayında başlayan Kararlılık Fırtınası askeri harekatına KİK ülkeleri ara-sında katılmayan tek ülke Umman’dır. Umman meselenin askeri güçle halledilemeyeceğini, bu girişimin orta ve uzun vadede çok daha büyük karışıklıklara neden olabileceğini defalarca Suudi yetkililere iletse de askeri operasyonu durduramamış fakat bu operasyonda da yer almamıştır. Umman, 1981’de KİK’in yeni kurulduğu yıllarda Yemen’in de bir Körfez ülkesi olduğunu, uzun yıllardır siyasi istikrarsızlık yaşamasından dolayı onun da bu teşkilatta yer almasının zaruri olduğunu ifade ederek, sayısız diplomasi teşebbüsü ile Yemen’in de teşkilata katılmasını istemiş ama diğer ülkeler tarafından bu talebi geri çevrilmiştir.

Daha önceki Yemen iç karışıklıklarında da tarafların masaya oturarak sorunu diyalog yolu ile çözmesi gerektiğine inanan Umman, Kararlılık Fırtınası başladığında da aynı siyasi ve fikri söylem içerisinde olmuştur. Askeri operasyon başladıktan kısa bir süre sonra Başkent Sana’daki Umman Büyükelçisinin evine roket düşüren Suudi Koalisyon güçleri bu durumla askeri operasyona katılmadığı için Umman’a bir mesaj veriliyor şeklinde yorumlanmasına neden olmuştur. Yaşanan meseleyi kınayan Umman Dış İşlerinin resmî açıklaması üzerine, Suudi kanallar tarafından özür beyanı ile yaşanan hadisenin kasıtlı bir şey olmadığı ifade edilirken, Umman meseleyi büyütmemiştir.

Gerek 2015’te başlayan askerî harekât gerekse Yemen’in yıllardır yaşadığı iç karışıklıklarını çözememesinde komşusu olan Körfez ülkelerinin siyasetine bakıldığında Yemen’in nasıl değerlendirdiğine dair ipucu vermektedir. Öyle anlaşılıyor ki siyasi olarak istikrarsız, ekonomik olarak güçlü olmayan Yemen, başta Suudi Arabistan ve diğer ülkeler için daha tercih edilen bir durumdur. Nitekim çok zengin yeraltı kaynaklarına sahip olan Yemen’i Suudi Arabistan yıllarca siyasi nüfuzu altına almaya çalışmıştır. Diğer yandan Körfez ülkelerinin Yemen’e karşı dışlayıcı tavrının yeni olmadığını biraz daha eskiye giderek anlamak pekâlâ mümkün.
 
Körfez ülkeleri 1972, 1994 yıllarında Güney Yemen’de ortaya çıkan, Yemen’den bağımsızlığını isteyen Güney Yemen hareketi gibi ayrılıkçı gruplara destek vermiştir. 2011, 2014 yıllarında Yemen’de yaşanan siyasi gelişmelerden sonra da Körfez ülkelerinin Yemen’e karşı olan siyasi tavrında bir değişiklik olmadığını bir kez daha göstermiştir. Körfez ülkeleri, güçlü ve bağımsız bir Yemen istememektedirler. Güçlü bir Yemen sınır komşusu Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri için bir tehdit oluşturacağı algısından dolayı hiçbir zaman Yemen’e ciddi anlamda kalkınması için el uzatılmamıştır. Halbuki Yemen, Cumhuriyet ile yönetilse bile hiçbir zaman sağlıklı bir seçimle güçlü bir lider tarafından idare edilmemiştir. Öyle anlaşılıyor ki güçlü bir Yemen’in Körfez’in emniyeti için tehlike oluşturacağı fikri çok eski bir Arap aklı olmakla birlikte bugün işlevselliği ve dayanağı olmayan siyasi bir düşüncedir. Meselenin Umman’ı ilgilendiren en önemli kısmı ise Yemen’le sınır komşuluğunun yanı sıra tarihi, kültürel, sosyal ve etnik bağlarıdır. Körfez’de kardeşlik, komşuluk söylemlerini hem gerçekte hem de siyasi argüman olarak sahada da uygulayan tek ülke Umman’dır. Zira Umman ne savaşa katılmış ne de herhangi bir şekilde bu harekâtı desteklemiştir. Buna ilaveten sınır komşuluğu nedeni ile şu ana kadar rakamları net olarak belirtilmeyen sayısız hasta ve yaralıyı da hastanelerinde tedavi ettirmektedir. Ayrıca yakın zamanda Yemen’in bir dönemine damgasını vuran devrik lider Ali Abdullah Salih’in de öldürülmesiyle ortada kalan ailesine kapılarını açan ülke yine Umman olmuştur.

Denilebilir ki Yemen üzerinden yaşanan bu savaşın arkasında yatan asıl gerçek Yemen ya da başka bir yerde güçlü bir siyasi gücün iktidara gelmesi ve başarı elde etmesinden duyulan korkudur. Bu açıdan bakıldığında Körfez ülkelerinin bölgede oluşabilecek riski değerlendirmeleri ile ilgili büyük bir vehim içinde oldukları söylenebilir. Zira siyasi bir güç olarak istikrarlı bir Yemen, Körfez’in güvenliğine zarar değil olumlu bir ivme katacaktır.

Umman’ın Güvenliğini Tehdit Eden Gelişmeler

Daha öncede ifade edildiği üzere siyasi nüfuz peşinde koşmayan, bölgede en az kendi güvenliği kadar diğer komşularının da güvenliğini esas alan bir dış politika izleyen Umman’ın siyasi olarak Yemen dosyasında bir maceraya atılmadığı son derece açık bir durumdur. Nitekim savaşın başlamasını durduramayan Umman savaş başladıktan sonra Suudi Arabistan’ın bölgede gerçekleştirmek istediği siyasi hedefler doğrultusunda onunla birlikte iş tutabilir ve Yemen’in geleceğinde bundan sonraki süreçte siyasi aktörler arasına katılabilirdi. Zira Umman, Yemen’e Suudi Arabistan ve BAE’den daha yakın bir ülkedir ve iki ülke arasında ortak tarih, kültür ve kabile bağları diğer ülkelere nazaran çok daha derin ve sağlamdır. Aynı şekilde İran’ın da bölgede istediği nüfuzu elde etmesinde İran’la birlikte hareket etmek suretiyle bölgede varlığını hissettirebilir ve kısmen de olsa bu bölgesel yarışta kendi hegemonyasını ilan edebilirdi. Ancak Umman bölgede dönen tüm bu oyunlara ne doğru bakmaktadır ne de bir Müslüman ülkenin bir başka Müslüman ülkede kardeşini öldürerek bir barış getireceğine inanmaktadır.

Peki Umman ülke olarak karşı olduğu bu savaşta savaşın bitmesinde neden aktif rol alamıyor sorusu hemen herkesin aklına gelen bir düşüncedir. Burada mesele sadece Umman’ın savaştan uzak durmak ve kendi sınır güvenliğini korumak için kenarda beklemesi değildir. Mesele Yemen üzerinden Suudi Arabistan ve BAE’nin bölgede ciddi bir siyasi nüfuz elde etme girişimleridir ki Umman birçok açıdan belirsiz bu denklemde bir fayda görmemektedir. BAE’nin geçtiğimiz aylarda Yemen’in güneyinde kalan Sokatra adasında hak iddia ederek, bölgenin korunması adı altında adada askeri bir üs kurma girişimine başladığı haber ajanslarından duyurulmaya başlamıştır.

Mehre Bölgesi

Bugün Mehre, Hadramevtten sonra Yemen’in en büyük vilayeti olarak Umman ile Yemen sınırında doğal güzellikleri ile ünlü turistik bir bölgedir. Mehre operasyonun başladığı ilk günlerde çatışmalardan uzak “azil” bir bölge olarak kalsa da BAE tarafından aşamalı olarak askeri üs yapılmaya başlanmıştır. BAE Kızılay’ı Yemen’in bu azil bölgesine yardım malzemeleriyle girmiş, daha sonra bölgede varlığını askeri üs konuşlayarak güçlendirmiştir. Arkasından Ebu Dabi emirliği bölgeye bir yönetici tayin etmiştir. Bölge halkı tarafından karşılaştıkları direnişlerde yardım malzemelerinin kesileceği ya da Koalisyon Güçleri olarak bölgede bulunduklarını söyleyerek yerel halkı tehdit etmişlerdir. Daha sonraki süreçte bölgeye 30 askeri aracını sevk eden BAE, 2000 Mehreli genci askeri olarak yetiştirmek için çalışmalara başlamıştır.

Mehre’nin ileri gelenleri, BAE’nin bölgedeki askeri ve siyasi nüfuzundan rahatsızlıklarını dile getirmeye çalışırken Umman’dan bu kriz için daha aktif bir oynamalarını istemektedirler. Ancak Umman bölgede her bir tarafın Yemen’in farklı bir kısmında gözü olan koalisyon güçlerinin bu derin hesaplarını gördükçe aktif bir rol oynamaktan geri durmaktadır ki Umman’ın yaptığı tek şey sınırına yeterli miktarda asker konuşlandırmak ve kendi ülke emniyetini sağlamakla yetinmektir. Zira BAE sadece Yemen için değil farklı zamanlarda Umman’ı da kışkırtmaya yönelik tansiyonu yükseltecek gelişmelere kapı aralamaktadır.

Ocak 2018’de Ebu Dabi’de Louvre Müzesinde sergilenen haritada Katar’ı Körfez haritasından çıkartan BAE yine Umman’ın BAE’ye en yakın bölgesi olan Musandam’ı kendi sınırları içerisinde göstermiştir. Bunun üzerine sosyal medyada Ummanlılar tarafından büyük bir tenkite tabi tutulan müze yöneticileri, daha sonra bu, kasıtlı olarak yapılan bir durum değildir şeklinde açıklama yapmışlardır. Fakat bu durumdan anlaşılacağı üzere Umman’ın Katar krizinde diğer abluka devletleri ile birlikte yer almaması ve Yemen’deki askeri harekâta destek vermemesi nedeni ile zaten BAE ile arasındaki ilişkiler son derece gergin ve olabilecek en resmi şekilde devam etmektedir. Bu nedenle Umman BAE'nin korkusuz, sonunu düşünmeden attığı bu tehlikeli adımlara karşı ne bir diyalog kapısı bulabilmektedir ne de Yemen’de yaşananlarla ilgili BAE’ne baskı yapabilmektedir. Umman’ın gücü şu anda ancak kendini korumaya yettiği için Yemen’deki savaşın sona erdirilmesinde ve BAE ve Suudi Arabistan’ın bölgede artan siyasi nüfuzunu engelleme girişiminde bulunamamaktadır. Ayrıca Umman’ın siyasi ya da askeri bir genişleme politikası olmadığından dolayı da kendisine yönelik kışkırtıcı hamlelerden etkilenmeden siyasi çizgisinde sabit kalmaya devam etmektedir. Unutmamak gerekir ki başlangıçta Husi güçlerinin nüfuzunu kırmak için bölgeye giren Koalisyon güçleri şimdi Mehre’de nüfuz mücadelesi içine girmişlerdir. Mevcut şartlar Umman’ın bölgede aktif bir rol oynamasını mümkün kılmamaktadır.

Katar Ablukası Kıskacında Umman

Haziran 2016’da Suudi Arabistan, Mısır, BAE, Bahreyn öncülüğündeki ülkeler Katar’la havadan, karadan, denizden tüm diplomatik, ticari ilişkilerini keserken Körfez yeni bir kriz sabahına uyandı. Katar’ı terör örgütlerine destek vermekle suçlayan abluka ülkeleri, bu siyasi meselenin yeni olmadığını Katar’ın daha önce de bölgenin siyasi dengelerine ters düşecek adımlar attığını ifade ederek, aslında bu krizin uzun bir zaman süreceği mesajını vermişti. Krizin patlak vermesinden hemen sonra Kuveyt Emiri Şeyh Sabah harekete geçmiş Katar’dan başlayarak, Bahreyn, Suudi Arabistan ve BAE’den oluşan bir Körfez turu gerçekleştirmişti. Aynı günlerde Umman Dış İşleri Bakanı’da Kuveyt’e giderek söz konusu arabuluculuk görevinde Umman olarak Kuveyt ile aynı çizgide olduğu mesajını Körfez ülkelerine iletti. Sonraki günlerde ayrı olarak Katar’ı ve Suudi Arabistan’ı ziyaret eden Yusuf b. Alevi, Umman’ın sessiz ama sözü geçen bir ülke olduğu imajını kullanmak ümidiyle sessiz diplomasi girişimlerinde bulunsa da gelinen son noktada ne Kuveyt’in ne de Umman’ın bu girişimleri netice vermemiştir. Fakat bu son gelişmeler ile eskiden beri iyi ilişkiler içinde olan Kuveyt ve Umman daha da yakınlaşmış, arabuluculuk görevinde Kuveyt ön plana çıkarken Umman ise alternatif bir ülke olarak ağırlığını korumaya devam etmektedir.

Katar’a ticari sevkiyatı durduran abluka ülkeleri bununla da kalmamış Katar’a limanlarını da kapatmıştır. Yaşanan kriz ile Körfez’in ortasında yalnız bir ada olarak kalan Katar için alternatif liman olarak İran ve Umman devreye girmiştir. Sohar limanını İran ve Türkiye’den Katar’a giden emtialar için açan Umman, söz konusu krizden ekonomik olarak kazanç elde etmiştir. Nitekim bu durumla son senede bütçesindeki %20’lere varan açığı Katar’la artan ticari faaliyetler ile kapatabilecek ciddi bir fırsat ayağına gelmiştir.

Krizin kimsenin beklemediği bir anda bir Ramazan gününde gerçekleşmesi insanları büyük bir şaşkınlığa çevirirken Katarlı iş adamlarından oluşan bir heyet hemen aynı hafta Umman’a acil bir ziyaret gerçekleştirmiş, meselenin bir iki siyasi görüşme ile bitirilemeyecek kadar derin olduğunu anlayan Katar İş dünyası alternatif güvenli bir Pazar arayışına aynı hafta başlamıştır. Zira Katar’ın Körfez ülkeleri ile ticaret hacmi 10,4 milyar dolar iken bunun en büyük kısmını Suud ve BAE oluşturur ki kriz sonrası yeni Pazar arayışında uygun ülke olarak Umman’ı seçmişlerdir. Bu durum da Umman ile Katar’ın ikili ticaret hacminin gelişmesine vesile olmuştur. Bu arada Katar’da 1600 Ummanlı öğrenci, Katar Hükümet kurumlarında çalışan 1130 kadar Umman vatandaşı olduğu bilgisi de ayrıca önemlidir. Zira Umman’ın Katar’la baba Hamad’den beri devam eden sıkı bir dostluk ilişkileri vardır. Umman’ın komşusu Katar’la siyasi bir olay nedeni ile bağlarını koparması mümkün değildir. Bilakis Umman meselenin siyasi yollardan çözümü için halen ciddi olarak uğraşmaktadır.

Krizin patlak verdiği günden bugüne Katar Dış İşleri Bakanı Umman’ı sayısız defa ziyaret etmiş, buna mukabil Umman Dış İşleri Bakanı da meselenin çözümü için birden fazla kez Körfez turu yapmış hatta ABD’yi ziyaretinde Trump ile bu konuyu da ele almıştır. Aynı şekilde yakın bir zamanda Umman’da Mısır Devlet Başkanı sıfatı ile Sisi’yi ağırlayan Sultan Kâbus'un bu ziyaretin gerçekleşmesinin ardında yatan nedenin Katar krizinin bitmesini isteyen Mısır’ın taleplerini dinlemek için olduğu ifade edilmektedir. Bu ziyaretin hemen sonrasında Kudüs’e tarihinde ilk defa resmi ziyaret düzenleyen Umman Devletini bu ziyarette Dış İşleri Bakanı Yusuf b. Alevi temsil etmiş ve Arap ülkeleri arasında çok ciddi ses getiren bu ziyaretle aslında Umman arkasında bir kamuoyu oluşturarak hali hazırdaki Katar ve Yemen krizlerini çözmek için bir Arap desteği aramaktadır.

Peki yakın bir zamanda "Umman açısından bakıldığında Katar Krizi’ni bekleyen süreç nasıl gelişme gösterebilir" sorusuna şu şekilde bir cevap vermek mümkün gözükmektedir. Katar Krizi, Kuveyt ile Umman’ın arabuluculuğu ile çözülecek kadar basit bir mesele olmazken, bu iki Körfez ülkesi meselenin çözümü için yanına bölgede ağırlığı olan daha büyük bir Arap ülkesini de alma gayreti içindedir. Aynı zamanda bu durum Körfez’in en endişe verici bir dönemden geçtiğini göstermektedir ki daha önce KİK ülkeleri arasında bu kapsamda bir kriz patlak vermemişti. Bu durumda ister istemez şu soruyu akla getirmektedir.

Kik Dağılılıyor Mu?

37 yıldır varlığını inişli çıkışlı da olsa koruyan aktif tek Arap teşkilatı olan KİK, Yemen Krizi arkasından Katar ablukası ile siyasi bir kurum olarak, karar mekanizmalarını devreye sokamamış, hiçbir sorun için ciddi ve kalıcı bir çözüm üretememiştir. İran devriminden sonra AB benzeri bir kurumu bölgede Körfez’in güvenliği için kurmaya çalışan Körfez ülkelerinin bu teşkilatı artık kuruluş amacına bile hizmet etmekten aciz kalmıştır. Herkesin aslında öldüğünü düşündüğü ama kimsenin bu ölümü itiraf etmediğini ifade eden Körfez’in siyasi uzmanlarına göre bir gün her şey düzelse dahi asla hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Fakat burada altı çizilmesi gereken şey, KİK’in resmi olarak dağılması halinde bu durum bizatihi bu ülkeler için çok ciddi güvenlik sorunu anlamına gelir ki Körfez ülkeleri AB ülkeleri gibi tek başlarına da güçlü ve istikrarlı ülkeler değillerdir. O nedenle bu kurumun resmi olarak işlevselliğinin bittiğinin ilanı, her bir üye ülke için olumsuz ve tehlike verici önemli bir gelişme olacaktır. Belki de bu nedenle Körfez ülkelerinin her biri içinde bulundukları durumdan yola çıkarak yeni siyasi ve askeri müttefik ülke arayışına girişmişlerdir. Söz konusu ittifak arayışlarının en dikkat çekeni ise Umman-Kuveyt-Katar-Türkiye dörtlüsüdür. Siyasi çözümsüzlüklerin bu dört ülkeyi bir araya getirdiği ve Türkiye’nin en güvenilir siyasi ve ekonomik müttefik ülke olduğu, bu ülkeler tarafından dolayı ve dolaysız yollarla dile getirilmeye başlanmıştır. Bunun en somut delili kriz sonrasında Türkiye’ye söz konusu ülkeler tarafından art arda gerçekleştirilen ziyaretlerdir. Ayrıca 2008’de Cidde’de imzalanan bir anlaşma ile Türkiye ve KİK ülkeleri arasında Stratejik diyalog mekanizması kurulmuştur. Bu anlaşma KİK’in Körfez dışında başka bir ülke ile imzaladığı ilk ve tek anlaşmadır. Bu durumla zaten tarih ve kültür bağı uzak olmayan bu ülkelere stratejik ortak ve istişare mekanizması olarak müdahil olan Türkiye, son yaşanan krizde aktif olmak isterken bu anlaşmanın da varlığını bilmek önemlidir.

Kuveyt-Umman-Katar-Türkiye Dörtlüsü

Orta Doğu’da yaşanan bölgesel hızlı değişmelerden sonra yeni ittifak arayışına giren her ülke gibi Umman’da hem sınır emniyetini hem de bölgesel güvenliğini korumak için yeni ve güvenilir ittifak arayışına girmeye çalışmaktadır. Fakat Umman’ın diğer Körfez ülkelerinden farklı olan yanı Umman hiçbir ülke ile husumet içerisinde değildir. Ancak kendi dışındaki dengelerin bu kadar hızlı alt üst olması Umman’ı da orta ve uzun vadede askeri olarak çok daha güçlü ülkelerle daha sıcak ve yakın iş birliği içine girmeye itmektedir.

1981’de kurulan KİK’in son yaşanan Katar krizinden sonra bir işlevinin kalmadığı herkesin bildiği fakat ısrarla dile getirmekten kaçındığı bir durumdur. Nitekim hali hazırda aktif olarak çalışan Körfez’de zengin Arap ülkelerini aynı safta toplayan tek kurum bu teşkilattı. Ancak yıllık olağan toplantısını dahi Kuveyt Emiri Cabir el Sabah’ın meşakkatli bir uğraşı sonrası 5 Aralık 2017’de Kuveyt’te gerçekleşmiş, zirveye Katar’a abluka uygulayan ülkeler sadece Dış İşleri Bakanlarını göndermiştir. Normalde biri açık biri kapalı oturumlarla gerçekleşen ve iki gün süren zirve abluka ülkelerinin diyaloğa hiç yanaşmaması nedeni ile tek güne düşürülerek hiçbir netice alınmadan sona ermiştir.

Zirveye katılan Katar Emiri Temim b. Hamed, Umman’ı temsilen katılan Başbakan vekili Fehd b. Mahmut ve Kuveyt emiri Cabir el Sabah’ın yoğun bir şekilde sürdürdüğü diplomasi trafiğine rağmen gerek zirvede gerek zirve sonrasında krizin yakın bir gelecekte bitirilmeyeceğine herkes bir kez daha kanaat getirmiştir. İşin bu kısmında aslında Katar krizi herkesin komşusu ile ilişkilerini yeniden gözden geçirmesine de kapı aralamıştır. Kriz öncesi Kuveyt’in Körfezdeki büyük abisi mesabesinde olan Suudi Arabistan’ın bu sert tutumu ve diplomasi kurallarıyla bağdaşmayan akıl almaz yaptırımları ayrıca tüm arabuluculuk ısrarlarına rağmen geri adım atmayan Suudi yönetiminin bu tavrından sonra Kuveyt’i de bölgeye yakın güçlü bir ülke ile ittifak arayışına itmiştir. Bu anlamda 2017 senesinde Kuveyt ile Türkiye, Umman ile Türkiye arasında gerçekleşen askeri anlaşmaları ile küçük çaplı da olsa silah alımları da bu endişenin bir uzantısı olarak okunabilir.

Meseleye Türkiye açısından bakmak gerekirse eğer krizden kısa bir süre sonra Erdoğan, Körfez ülkelerinden Katar, Kuveyt ve Suudi Arabistan’ı kapsayan bir ziyaret gerçekleştirmiş ancak herhangi bir sonuç alamamıştır. Fakat bu ziyaretlerden sonra Kuveyt Emiri el Sabah Türkiye’yi ziyaret etmiş Türkiye ile güvenlik ve askeri alanda birçok yeni anlaşma imzalamıştır. Bu gelişmeler de Kuveyt’in sağlam bir müttefik arayışına girdiği şeklinde yorumlara neden olmuştur ki gelişen olaylar bunun çok da hayal bir durum olmadığını teyit etmektedir. Ayrıca 2017 Aralık ayında Umman’ı ziyaret eden Mevlüt Çavuşoğlu beraberinde Recep Tayyip Erdoğan’a resmi olarak Umman’ı ziyaret etmesi için Sultan Kâbus tarafından bir davet talebiyle dönmüştür. Umman Sultanının son derece kritik bir zamanda Erdoğan’a bu daveti göndermesi, yaşanan krizlerde çözüm arayışı içinde olduğunu göstermesi açısından son derece önemlidir. Burada sorulması gereken en önemli soru abluka devletleri olarak bilinen Mısır, Suudi Arabistan, Bahreyn ve BAE ülkelerine karşı Umman, Katar, Kuveyt, Türkiye gibi bir ittifaktan bahsedilebilir mi?

Bu ittifak, söz konusu ülkeler arasında zaten ticari, diplomasi, askeri ve diğer alanlarda son derece iyi bir şekilde işlemektedir. Sadece bu krizlerin çözümü için bu ülkelerin bir ittifak içinde olması, zaten yeteri kadar gergin olan coğrafyada ne uygun bir zemine sahiptir ne de krizlerin çözümünde etkili olacaktır. Burada asıl mesele abluka devletlerine karşı bir araya gelinerek oluşturulan güçlü birlikler değil, Suud, Mısır, İran gibi farklı krizlere neden olan siyasetlerinden dolayı bu büyük ülkelerle sağlıklı ve işlevsel siyasi çözümler üretebilecek diplomasi mekanizmaları kurabilmektir. Zira hem Suud hem Mısır hem de İran bölgede varlıkları yadsınamayacak kadar güçlü, önemli ve büyük ülkelerdir.

Umman Denge Olabilir mi?

Körfez’de Yemen’den sonra tarihi en eski Arap ülkesi olan Umman’ın son 48 senedir aynı kişi tarafından yönetilmesi elbette ki bazı devlet geleneklerini de kökleştirmiş, bu durumda içeride ve dışarıda istikrarlı bir yapı oluşturulmuştur. Özelikle ilk dönemlerde ülkenin iç istikrara ihtiyacı olduğu zamanlarda güçlü bir lider tarafından toplanan Umman halkı ekonomik ve sosyal gelişimlerini bu süreçte ciddi anlamda geliştirmiştir. Fakat küreselleşme ile birlikte dünya dengelerinin bu kadar hızlı değiştiği bir dönemde Umman yaşadığı bu siyasi istikrarı gerçekten başarılı bir şekilde devam ettirebilir mi? Umman'ın dış politikada yaşadığı başarılı grafik daha uzun yıllar boyunca bu şekilde devam eder ve Umman bölgede basıncı dengeleyen bir ülke olabilir mi? Genelde Arap dünyası özelde Körfez ülkeleri tüm bu mezhepsel, siyasal kriz ve savaşların sonunda Umman’dan dış politikalarının iyileştirmelerine yönelik bir siyaset devşirmesi yapabilir mi?

Buraya kadar verilen bilgilerden yola çıkarak denilebilir ki Umman dış politikası ülkenin kendi tarih, kültür, değer ve ekonomik gücü doğrultusunda seçtiği ve uyguladığı bir siyaset olarak sonuçlarına bakılırsa birçok açıdan başarılıdır. Özellikle sorunların çözümüne çok ciddi bir ağırlık katmamış olsa bile birçok ülkenin bölgede hala en sadık ve güvenilir dostu olmayı başarabilmiştir. Orta ve uzun vadede şu ana kadar çizdiği istikrarlı grafiği çok büyük değişiklikler olmadığı sürece devam ettirebileceği söylenebilir.

Umman’ın bölgede ki basıncı dengeleyen bir ülke olup olamayacağı sorusuna cevap olarak ise dış politikada elde ettiği olumlu imaj ve kısmî başarılı girişimlere rağmen aynı başarı Umman’ın iç siyasetinde henüz istenilen başarıya kavuşmamıştır. Halen petrole dayalı bütçesi ile her petrol fiyatları dalgalanmasında sarsılan bir bütçeye sahip olan Umman’da rezervlerin ne zaman net olarak biteceği bilinmese de alternatif bir ekonomik kalkınma planı hayata geçirilmemiştir. Bu nedenle orta ve uzun vadede Umman'ın, kendi iç meseleleri ile meşgul olacağı için, şu ana kadar sergilediği sessiz ve sade diplomasi geleneğinin dışına çıkması pek muhtemel gözükmemektedir. Bu yüzden de Körfez’de bundan sonraki süreçte Umman’ın çok aktif bir ülke olarak ortaya çıkmasını beklemek doğru olmayabilir.

Peki diğer ülkelere nazaran yıllardır siyasi ve ekonomik istikrarını koruyan Umman’dan bölgede yaşanan çatışmalardan sonra diğer Körfez ülkeleri bir siyaset devşirmesi yapar mı? Bu ancak gelecekte yaşanan gelişmeler ile terazinin dengesinin hangi olayda ne yöne kayacağı ile ilgilidir. Ama öyle görünüyor ki Umman başka ülkeler kendisinden “başarılı dış siyaseti”ni örnek alsa da almasa da bu duruşunu bundan sonraki süreçte de kolay kolay değiştirmeyecektir. Zira Umman, Dış Politika misyonu gereği herkese mesafeli şekilde yaklaşan, bir ülkeye karşı diğerine yanaşmak üzerine bir politika takip etmemektedir. Bunun ekonomik alanda göreceli olarak “olumsuz” neticelerinden biri, Umman bölge komşularının herhangi birinden çok yoğun bir yatırım çekememiştir. Halbuki Umman daha keskin hamasi bir siyaset takip ederek yarımadada İran ve Suudi Arabistan gibi büyük ekonomilerin kalkınmalarına ev sahipliği yapabilirdi. Bölgede yatırım için en istikrarlı ülke Umman olmasına rağmen Suudi Arabistan’ın ülkede çok cüzi bir yatırımı varken, İran’ın ise Umman’da daha makul ekonomik yatırımları vardır. Yani yürüttüğü bu denge siyaseti kısa vadede ekonomik anlamda ülkeye çok ciddi bir katma değer kazandırmamıştır. Fakat sonuçları siyasi ya da ekonomik olarak büyük çıkarlar kazandırmasa da Umman orta ve uzun vadede hali hazırda içinde bulunduğu durumu ve izlediği siyaseti anlık kazanımlar için değiştirecek gibi gözükmemektedir.

Sultan Kâbus Sonrası Umman’ı Neler Bekliyor?

Yarım asra yakın bir zamandır ülkesini yöneten, ülkede siyasi, ekonomik ve diplomatik devrimlerin hem sahibi hem de kurucusu olan Sultan Kâbus b. Said, 2015’ten bu yana sağlık sorunları yaşamaktadır. Nitekim 2015-2016 yılları arasında Almanya’da 8 ay tedavi gördükten sonra ülkesine geri dönmüştür. Geçirdiği hastalık sonrası birkaç lideri ağırlamak dışında basında görünmeyen Sultan’dan sonra ülkeyi kimin yöneteceği herkesin merak konusudur.

Söz konusu görev değişimi Umman Anayasasında belirtilmiştir. Kâbus'un vefatıyla birlikte Aile Meclisi’nin oluşturduğu kişiler bir araya gelerek aileden bu görev için en uygun olan kişiyi üç gün içinde seçeceklerdir. Sultan Kâbus'un oğlu ya da kardeşi olmadığı için modern Umman tarihinde ilk kez gerçekleşecek bu görev değişimi için Kâbus'un yeğenlerinden üç isim ön plana çıkmaktadır. Bunlar Esad b. Tarık, Fehd b. Mahmud ve Heysem b. Tarık’tır ki bu isimler arasında olması en muhtemel kişi, 1954 doğumlu Esad b. Tarık’tır. Kendisi hali hazırda Sultan Kâbus'un özel temsilcisi ve resmi sözcüsüdür. Anneannesi Türk olan Esad b. Tarık, Sultanı temsilen tüm yurtdışı gezilerine katılmaktadır. Diğer iki yeğeni de halen önemli resmi görevler de olsalar da bu iki ismin yeni sultanlık için çok zayıf ihtimaller olduğu söylenmektedir. Eğer aile meclisi üç gün içinde bir isim üzerinde ittifak edemezler ise bu durumda Sultan Kâbus'un tavsiye olarak bıraktığı mektup açılacak ve orada yazılan isim yeni Sultan olacaktır. Ummanlılar yaklaşık 50 yıla yaklaşan bir iktidar döneminden sonra söz konusu görev değişiminin sorunsuz ve kolay olacağını düşünmektedirler.

Hatice Cengiz kimdir?

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden, 2017’de. İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Mezhepler Tarihi Ana Bilim Dalı’ndan “Umman’da Mezhepler” konulu saha çalışmasıyla mezun oldu. Özelde Umman, genelde Körfez ülkeleri üzerine çalışmalarına serbest araştırmacı olarak devam etmektedir.

Kaynak: Bilimevi Dış Politika dergisi, Sayı: 4

Güncelleme Tarihi: 10 Temmuz 2018, 20:57
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ukeyil cavusoglu
Ukeyil cavusoglu - 10 ay Önce

Cok guzel bir calisma olmus basarilar dilerim.

banner39

banner50

banner47

banner48