Medine Vesikası müzakereleri yahut geç doksanlar

Bir zamanlar “Sivil İslâmcı” cenahta gündem oluşturan Medine Vesikasının, bu defa Kürt siyasi hareketinin Demokratik İslâm Kongresi aracılığıyla tekrar gündeme gelir gibi olması, 1990’lı yılları bu tartışma ekseninde ana çizgileriyle karıştırmayı zaruri kılmaktadır.

Medine Vesikası müzakereleri yahut geç doksanlar

Asım Öz - Dünya Bülteni/DÜBAM

Medine Vesikası, 10- 11 Mayıs tarihlerinde Diyarbakır’da gerçekleştirilen Demokratik İslâm Kongresi sebebiyle tekrar“yeni” bir toplumsal proje düşüncesinin referansı olarak gündeme gelmiş durumda. Vesikanın Müslüman olan olmayan grupların dini/hukuki/kültürel özerklik temelinde inşa edilecek bir toplumsal yapıda yer alabilme haklarının bulunduğunu serdetme sürecinde dini bir referans olarak araçsal kılındığı da düşünülebilir. Hatta bu gündemde öne çıkan birkaç momentten hareketle İslâmcıların,   yıllarca Medine Vesikasını raflardan indirmeyerek Kürt siyasi hareketiyle teması sürekli bir şekilde geciktirdikleri şeklinde eleştiriler öne sürüldü.

Hâlihazırdaki gündeme gelişten önce 2009 ve sonrasındaki ara fasılları da eklersek, bu gündemleştirme gayretlerinin, doksanlı yıllarda olduğu ölçüde yankı uyandırmamış olduğu da ayrıca kaydedilmeli. Zira doksanlardaki gündeme geliş uzlaşmacılık başta olmak üzere birçok kelime ile birlikte anıldığından önerinin sahibi Ali Bulaç’a epey yüklenilmişti. Gelgelelim doksanlara nazaran katı olan pek çok zihnin bu gün için eski halinden herhangi bir eserin kalmadığı da nazara itibara alınmalıdır.

Bahsettiğimiz yıllarda, “emanet siyasallığın” yorgunluğunu yaşayan aydınlar Medine Vesikası’na dayanarak, çoğulculuk kavramına dini ve tarihi açıdan teorik bir derinlik kazandırmayı amaçlamışlardı. Onlara göre, Hz. Peygamber(s)’in, hicret sonrasında Medine’de ikamet eden Yahudi ve putperest kabilelerle imzaladığı “sözleşme”, sözleşmeye taraf olanlara kendi hukukuna göre yaşama hakkı tanımıştı. Eğer böyle bir şey günümüzde de yapılabilirse, yani dini, etnik, siyasi vb. gruplara kendi hukuklarına göre yaşamalarına imkân tanıyacak bir hukuki düzenleme oluşturulabilirse farklılıklarla bir arada yaşamanın formülü elde edilmiş olacaktı. Ayrıca bu model sayesinde hem egemen ulus devlet mantığı sorgulanabilecek hem de tarihte Müslüman yönetimlerin yapmış olduğu birtakım uygulamaların gözden geçirilebileceği öngörülmüştü. Öte yandan, Medine Vesikası çerçevesinde iktidarın paylaşımı, katılım, politik ve sivil toplum kutupsallığı üstünden sürdürülen müzakerelerin doksanlardaki hali ile Batıdaki birtakım siyasi modelleri çağrıştıran son günlerdeki hali arasında önemli ölçüde bir farkın var olduğu da düşünülebilir.

Doksanlı yıllar, liberalizmin yeni yorumlarıyla tanışan İslâmî düşünüşün içinde bulunduğu siyasal krizin masaya yatırılması gerekliliğinin fark edildiği yıllardır. Ne var ki, doksanlı yıllarda başlayan siyasal içerikli tartışmalar, modern durum ve sonrasına ilişkin düşüncelerin gündeme alınmasını sağlamış ama aynı zamanda sanılanın aksine İslâmcılığın siyasala ilişkin net önerilerinin olmadığını da göstermişti. O yıllarda öne sürülen düşünceler Refah Partisi’nde siyaset yapan bazı politikacılar tarafından da sahiplenilmişti. Merhum Bahri Zengin, çok hukuklu sistemi propaganda yönü baskın siyasi bir dille savunmuştu. Hâkim devlet mi, hakem devlet mi, ceberut devlet, garson devlet tartışmalarını da anabiliriz. Medine Vesikası’nın bugünkü bağlamı ise Kürt siyasi hareketinin İslâm’la ilişkisinde tebarüz eden bir farklılaşmayı yansıtıyor. DTK’nın kutlu doğum programı düzenlemesi de bu kontekst çerçevesinde ele alınabilecek bir değişikliğin yansımasıdır. Hukuk toplulukları çerçevesinde gündem oluşturan Medine Vesikası’nın, öne çıkarılan boyutlarının batıdaki konfederasyon tipi devlet düzenlerine çok benzediğini ileri süren görüşler de yabana atılmamalı. PKK ve Kürt siyasi hareketi İslâmî olanı uzun zaman görmezden gelmiş, doksanlı yıllarda görünür olan Hizbullah hareketiyle sorunlu olan ilişki ötesinde kayda değer bir yaklaşım geliştirilememişti. Esasında her iki açılımın, belli ölçüde Kürt nüfusun yoğun olduğu illerde BDP dışındaki en önemli siyasi aktör AKP ile gelecekte daha da güçlenme ihtimali olan Hüda-Par tarzı siyasî oluşumlarla birlikte ele alınabileceğini de belirtmemiz icap ediyor. Muhtemelen önümüzdeki yıllar bu hususu biraz daha belirginleştirecektir.

PKK kurucusu Abdullah Öcalan Din Sorununa Devrimci Yaklaşım(1989) kitabında dinin kavranması gereken bir olgu olduğundan söz açmış fakat bu kavrama biçimi tipik aydınlanmacı yaklaşımların ötesine geçememişti. AKP’li yıllarda Kürt siyasi hareketinin düzenlediği sivil Cuma eylemleri ise hareketin İslâm’la söylemsel ilişkisini güçlendirmenin yanında, sol çevreler tarafından sol ilahiyat tartışmalarına da dâhil edilerek, teorik ve pratik düzlemde İslâm’ın gündeme alınışını sağlar gibi olmuştu. Gelgelelim şu haliyle HDP’nin yetmişli yıllar sosyalist diliyle oluşturduğu nostaljik dile, doksanlı yılların Medine Vesikası nostaljisi de eklenmiş gibi gözükmektedir.  

İslâmcılık ve Siyasal Ufuk Yokluğu

1990’lı yılların başında Ali Bulaç tarafından gündeme getirilen “Medine Vesikası” etrafında yapılan tartışmalar İslâmî çoğulculuğu esas alan bir yönetim stratejisinin nasıl tasarlanabileceğini düşünme çabasının neticesiydi. Başka bir açıdan da İslâmcılığın siyasal olarak tıkanmasının, düşünce dünyası bakımından yetersizliğinin de fark edilmesini sağlamıştır. Sözü edilen yıllarda Medine Vesikası önerisine siyasi gerekçeleri farklı olan pek çok eleştiri yöneltilmişti. Öyle ki, İslâmcı, sosyalist ve liberal eleştiriler belli noktalarda ortaklaşmıştı.

Alternatif bir toplumsallığı siyasal olarak kurma iddiasındaki tartışmanın yazılı boyuta evrilmesi bir yana, gündeme getirilişi -tıpkı Öcalan’ın İslâm meselesine yaklaşımında görüldüğü üzere- soğuk savaş sonrası şartların icbarı ile de ilişkilendirilebilir. Bu tartışmanın gündeme oturmasıyla birlikte, esasında İslâmcılığın emanet siyasal alandan kültürel alana gerilediği de düşünülebilir. Bu yönüyle esasında bir dönemi kapatan hatta onun hesabını gören bir dizi tartışmanın başlaması Medine Vesikası’nın gündeme oturmasıyla gerçeklik kazanmıştır denilebilir.

Kapanan yahut kapanması umulan şey, hilafet sonrası şartlarda gündeme getirilen İslâm devleti odaklı siyasal çözüm arayışlarıydı. Hilafetin kaldırılması akabinde açılan dönem, bir dizi siyasal tecrübenin ardından kapatılmak istendi. Hal böyle olunca, din ü devlet olarak özetleyebileceğimiz ve siyasetname geleneğinden derin izler taşıyan, iktidar odaklı değişimi önceleyen İslâmcı düşünürlerin pabucu dama atıldı yahut bu minvaldeki niyetler gizlenmez oldu. Zira modernliğin aşıldığına ilişkin kanaatlerin birbiri ardına hem İslâmî çevrelerin yayınevi ve süreli yayınlarında hem de sol çevrelerde tartışıldığı vasat,   büyük ölçüde insanlık tarihi için yeni bir dönemin açıldığına ilişkin “erken” iyimserliği yaygınlaştırmaktaydı. Gelgelelim, dönemin iyimser havası dikkate alınmaksızın bu tartışmaların künhüne vakıf olunması imkân dâhilinde değildir. Bu bağlamda Sovyetler Birliğinin dağılması yanında İslâm âlemindeki iktidar tecrübelerinin oluşturduğu hayal kırıklıkları, İslâmcılığın siyasal ufkunda ciddi bir dönüşüm sürecini de beraberinde getirdi. Tıpkı günümüz koşullarında görüldüğü gibi, İslâmcılıktan yahut ona ana rengini veren yaklaşımlardan berî olduğunu ifade edenlerin sola yahut Kürt siyasi hareketine göz kırpan bir reddiyeciliği gündeme getirmelerinin pek çok örneğiyle karşılaşmak mümkündür. Hal böyle olunca, bu yıllarda(ve sonrasında) İslâmcı yazar ve entelektüellerin kahir ekseriyeti önceki İslâmcı külliyattan ciddi manada şüphe eder oldu. Garip olan şudur ki, bu isimler aynı zamanda İslâmcı olarak tanındılar ve onun sembolik sermayesinden yararlanmayı sürdürdüler.

Artık zihinleri meşgul eden temel soru esastan farklılaştı, İslâmî temelde bir çoğulculuk nasıl inşa edilebilir, şekline dönüştü. Bir başka deyişle “siyasal İslâm” olarak anılan defter kapatılarak, “sivil İslâm” denilen başka bir defter açılmak istendi.(İştirakiyyun mezhebi ise oldukça gecikmeli olarak siyasal İslâm’ı bırakarak Müslümanlığa rücu ettiklerini açıkladı.) Hâkimiyete değil katılıma öncelik tanıyan sivil yahut kültürel İslâm kavramsallaştırması niyet ne olursa olsun İslâmcılığın siyasal alandan çekilişinin ilanı olmuştur. Bu yönüyle günümüzde sürdürülen politik kavganın taraflarının konumlarını anlamak için de dikkate değer bir açıklama birimi olarak görülebilir kültürel İslâm kurgusu.

İşte bu kontekst içinde önce “sivil İslâmcı” cenahta gündem oluşturan Medine Vesikasının, son günlerde Kürt siyasi hareketinin Demokratik İslâm Kongresi aracılığıyla tekrar gündeme gelir gibi olması, 1990’lı yılları bu tartışma ekseninde ana çizgileriyle olsa da hatırlamayı zaruri kılmaktadır. Niyetim bunu gündeme getirenleri sadece suçlamak/itham etmek veya köşeye sıkıştırmak değil elbette. Sadece “geç kalmışlık” durumuna dikkat çekmek istiyorum. Zira henüz sıcaklığını kaybetmeyen bu kongre, düzenleneceğinin açıklanmasından itibaren çelişkili tutum ve tavırları aşikâr kıldı. Sözgelimi Zaman gazetesi kongre haberini verirken ortaya koyduğu haber dili ile Ali Bulaç’ın kongrede ifade ettiklerini sunarken taban tabana zıt bir yaklaşım ortaya koydu. İktidara yakın gazetelerde ise mesele etrafında kayda değer bir tartışma veya yorum yapılmadı. Esasında bu farklılık, 1990’lardan sonra tartışmanın tarafları arasında cereyan eden ve araçsallıkla ahlaki olan arasındaki gerilimin halen devam ettiğinin bir belirtisidir. Vesikanın önerdiği düşünülen çözümler gerçekleştirilebilir olsa dahi, araçsallık geriliminin yeniden üretilebilir oluşu, meselenin siyasi boyutunun göz ardı edilmemesini elzem kılmaktadır. Dolayısıyla buradan her daim öğrenmeye vurgu yaparak fakat nedense İslâmcılar söz konusu olduğunda öğreticilik konumuna geçerek İslâmcılara eksiklerini hatırlatan pay dağıtımından evvel meselenin siyasi boyutuna dikkat çekilmesi daha hayırlı olurdu.

1980 Sonrası İslâmcı Kuşağın Zihin Haritaları

Cemil Meriç, bir devrin çehresini makyajsız olarak dergilerde bulabileceğimiz kanaatindedir. Bu yaklaşım ışığında, dergiler ana caddeden kaçanlar için sığınma mekânı olarak ele alınabilirse de, dergilerin tümüyle anti-medyatik olmadığını kaydetmeliyiz. Fakat buna karşın kitaplara nazaran daha sıcak görebileceğimiz dergilerin aynı zamanda “makyajlı” da olabileceği akıldan ırak tutulmamalıdır. Şüphesiz bu durum 1980 sonrası İslâmcı kuşağın zihin haritalarını büyük ölçüde yansıtan dergiler için de geçerlidir. Medine Vesikası etrafındaki tartışmalar aslında bir yönüyle, sivil toplum ve çoğulculuk müzakerelerinde İslâmcılardan bir kısmının nasıl bir tutum ve usulle yer almaları gerektiğine ilişkin bir öneriydi. Egemenliğe değil katılıma dayalı bir işleyişi önermesi, devletin iyisiyle bireyin iyisinin farklılaşması gibi durumlarda neler yapılacağına dair boyutlar ön plandaydı. Gelgelelim, “Ben” ve “başkası”nın nasıl bir antlaşma içinde birlikte yaşayacaklarının somut bir ifadesi olarak kodlanan Medine Vesikasının aktüel okuması birtakım sorunları da beraberinde getiriyordu. Toplumdaki farklı iyi kabullerinden herhangi birinin diğerleri üstündeki kurumsallaşmış egemenliğinin reddini de öngören yaklaşım, kamu mutluluğunun herkesi kuşatabileceği varsayımına dayanıyordu. Çatışmasızlık varsayımıyla hareket etmek bir yanıyla güzel hatta arzu edilen bir şey fakat ulus devleti aşma sürecinin de bir çatışmayı içerdiği nedense göz ardı edilmekteydi. Aslında iktidar meselesini sadece bir hükmetme biçiminde algılamanın neticesi olan şeytanileştirici tartışma problematiği (yahut iktidar-muhalefet labirenti) aşılmaksızın gündeme getirilecek her çözüm arayışı sonuçsuz kalmaya mahkûmdur. Öte yandan her iktidar telakkisinin kendine göre bir katılım tarzını var kıldığı yahut öngördüğü hususu dikkate alınmadığında, salt katılım vurgusu üstünden yapılacak değerlendirmeler de iktidar sistematiği açısından “yeni” olma vasfına sahip olmayacağı aşikârdır.

Beri yandan, bu yıllarda İslâmcılardan bir kısmı Medine Vesikası’nın bir uzlaşma önerisi olduğunu iddia etmişlerdi. Onlara göre böyle bir öneri kesinlikle kabul edilemezdi. Zira ihtilaf eden insanların ihtilafa düştükleri meselelerde neyi hakem kabul edecekleri en azından Müslümanlar açısından belliydi. Aradan geçen yıllar içinde vesikanın iç ihtilafların çözümü için önerilmesi de bir irtifa kaybı olarak telakki olunabilir. Görebildiğim kadarıyla, doksanlı yıllarda M. Kürşat Atalar sivil toplumcu ya da çoğulcu toplum yaklaşımının eleştirisi yönünde kanaatler ileri sürdü. Atalar’ın, ulus-devletin İslâmileştirilebileceğini eleştiren isimlerin, nedense sivil toplumun İslâmileştirilebileceğini savunmakta herhangi bir çekince duymadıklarına dikkat çekmesi önemliydi.

Ayrıca Medine Vesikası olarak tanınan metnin, bir sözleşme mi, yoksa bir ahitname mi olduğu konusundaki tartışma da hatırlanmalıdır. Zira bu metin karşılıklılık esasına dayalı olan sözleşmeyse metnin anlamı farklı olacaktır. Şayet bir ahitnameyse, yani tek taraflı olarak bir grubun diğerlerine verdiği haklarsa o zaman metnin anlamının çok farklı olacağı kesindir. İslâm tarihinin sonraki aşamalarında, Müslüman olmayanların haklarının sözleşme ile değil, zimmî statüsü ile belirlendiği, bundan dolayı sözleşmenin değil hâkimiyetin kabulünün dolayısıyla bugün yerli yersiz pek çok eleştiriye konu olan itaat olgusunun gündeme geldiğini ifade edenler de yok değildir. Aynı şekilde Medine Vesikası’nın bir çözüm önerisi olarak gündeme geldiği yer konusundaki belirsizliğe de sonraki yıllarda değinilmemesi manidardır. Hayri Kırbaşoğlu, metnin modern zamanlarda gündeme gelişini Hint Müslümanlarının Pakistan’ın Hindistan’dan ayrılma düşüncesinin tartışıldığı yıllarda olduğunu söylüyordu. Ayrılma taraftarı olmayanların beraber yaşama konusunda bu vesikayı andıklarını ifade eden Kırbaşoğlu’na karşı Bulaç, vesikaya ilişkin olarak Sudan’da bir tartışmanın var olduğunu hatırlatıyor fakat Hint Müslümanları arasındaki tartışmadan haberdar olmadığını söylüyordu. Gelgelelim sonraki yıllarda yayımlanan konu hakkındaki metinlerin hiçbirinde bu konuya değinilmemiş olması, tartışmaya ilişkin ciddi bir noksanlık olarak görülmelidir.

Bahsettiğimiz bu çerçevede, sivil toplum, çoğulculuk ve iktidarın meşruiyet sorunu etrafındaki müzakerelerin ulus devletin yerleşik durumunu aşmaya matuf olduğunu akılda tutarak tartışmanın kronolojisini, önemli bazı uğraklarını hatırlatmak gerekir.

Gündeme Gelişe İlişkin Birkaç Uğrak

Genelde konu üzerinde duranlar Medine Vesikası tartışmasını doksanlı yılların ortasında Bilim ve Hikmet dergisi ile ilişkili olarak ele alma eğilimindedirler. Çok kısa sürede yaygın bir tartışılmayan konu olan tez, derginin 1994 yılında yayımlanan 5. Sayısı üzerinden yorumlanır. Hem tartışmanın belirginlik kazanması hem de burada yer alan pek çok metnin oluşumu daha önceki yıllara dayanır aslında. Ali Bulaç, Birikim dergisinin 1992 tarihli 38-39. Sayısında yazdığı bir yazıda bu fikrin üç yıllık mazisinin olduğundan söz açar.   Gelgelelim Kitap Dergisinin gerek Türkiye’de siyasi hayatın hareketlilik kazandığı 1989 Kasımında yayımlanan din devlet ilişkisinin ele alındığı 33. sayıda gerekse devletin anlamı ve değişimi üstüne hazırlanan sayılarında (Mesela 1991 sayı: 55-56) Medine Vesikası zikredilmez. Ayrıca başka yayın organlarına verilen röportajlarda da İslâmcılığın siyasal ufkunun hilafetin ve saltanatın dışında olduğu açıklanırken dört halifenin uygulamaları dışında herhangi bir modele de atıf yapılmaz. Modern ulus devlet eleştirisinin yapıldığı Kitap Dergisi bir bakıma sonraki yıllarda girilen siyasal kulvara ilişkin ipuçları sunar mahiyettedir.

Ali Bulaç’ın 9 Kasım 1991 ve 11 Ocak 1992 tarihlerinde AKV’de vermiş olduğu Medine Vesikası konulu seminer notları, Umran dergisinin zeminini oluşturan AKV Bülten’in Eylül-Ekim 1992 tarihli 9. sayısında yayımlanır. Burada önce Muhammed Hamidullah’ın İslâm Peygamberi adlı eserinden alınan Medine Vesikası maddeleri yayımlanır. Ardından Ali Bulaç’ın seminer notları “Medine Vesikası Temelinde İslâmî Çoğulculuk” başlığıyla yayımlanır. Bu notlarda önce Vesika hakkında genel bilgiler sunulur. Ardından şu soru sorulur:

“Medine Vesikası’ndan hareketle, şu içinde yaşadığımız ortamda hem Türkiye, hem bölge hem İslâm dünyası ve evrensel düzlemde dünya için bir model(siyasi ve toplumsal bir model) çıkartmak mümkün mü? Bu Medine Vesikası böyle bir ilham kaynağı, hareket kaynağı olabilir mi?” 1990’ların başında sorulan bu soruların biraz daha farklı unsurlarla fakat temeli değişmeksizin içinde bulunduğumuz yılda tekrar gündeme getirilmiş olması, tartışmanın geç doksanlar etrafında ele alınabileceğini düşündürüyor. Medine Vesikası tartışılırken İslâm Devleti tabirinin, modern devlete İslâmî bir kılıf giydirme çabası olarak görüldüğünü hatırlayalım. Reşid Rıza, Muhammed İkbal, Mevdudi, Seyyid Kutup vb. başta olmak üzere İslâmcılığın küresel isimlerinin öncelikle siyasal eleştirisinin yapılması, sivil İslâm olarak anılan anlayışlara destek sunmaya matuftu aslına bakılırsa.

Medine Vesikası’nın oluşturduğu düşünsel ve siyasal arayışlar, başka bir düzlemde 1993 yılının Ocak ayında “Yeni bir oluşuma zemin hazırlamak” parolasıyla yayına başlayan Yeni Zemin dergisinden 28 Şubat 1997 günlerinde “ontolojik ahit” olma iddiasındaki Sözleşme dergisine uzanan bir dizi yayın organını ve kırılmayı gündeme almayı gerektirir. Aynı derecede önemli olan bir başka husus, bu dergilerde görünür olan fakat bugün itibariyle farklı siyasi tercihleriyle temayüz eden isimlerin düşünsel istikametlerin oldukça faydacı ve akışkan oluşudur. Doksanlı yıllardaki politik toplum müdahaleciliğiyle elan içinde bulunulan vasattaki politik toplumun müdahaleciliğinin aynılaştırılması gibi bir durumun da varlığı göz ardı edilemez. Temelde iktidarı sınırlama şeklinde birleşen bu iki analiz; özgür ve özerk alanlara sahip olma talebinin meşrulaştırılmasına katkı sadedinde gündemleştirilmiş gibi gözükmektedir. Dolayısıyla Medine Vesikası’nın niçin yeniden gündeme dâhil edildiği sorusu sorulmaksızın bu tartışmaya dair siyasal bir farkındalık geliştirilemez. Muhtemelen Kürt siyasi hareketinin bu konuyu gündeme getirme tarzında, vesikanın çoğulculuk, çok hukukluluk gibi kavramlar ekseninde okunması önemli bir rol oynadı. Tümüyle reelpolitik icbarlar düzleminde gelişen bu faydacı akışkanlığın aynı zamanda reelpolitik olanın yegâne eleştirisi gibi görülmesi yahut bu şekilde algılanmakta oluşu da enteresan bir durumdur. Gerçi meşhur bir romancımız yardımcı olabilir bu noktada: “Her şeyi yaşamak güzeldir”

Demokrasi, çoğulculuk, sivil toplum vb. düşünsel siyasal tartışmaların tekrar doksanların evine dönen bir istikamete girmesi, memleketin düşünce dünyasındaki süreklilikleri anlama imkânı da sunabilir. Yeni Zemin’den Sözleşme’ye demokratik dönüşüm tezleri ve bu çerçevede uyum sağlanan yeni dönem siyasalarına ilişkin belli ölçüde bir okuma yapmak için doksanlara dönmek faydalı olsa gerek. Bugün farklı siyasal oluşumlar içinde veya çevresinde hatta yedeğinde bulunan pek çok sima, o yıllardan itibaren “zamanın ruhunu anlayarak” “ideolojik devletten demokratik devlete dönüş” rüyaları kurmuşlardı, demokratik olanın ideolojik boyutunu görmezden gelme pahasına. Yeni Bir Dünyaya Uyanmak, Modern Ulus Devlet, Siyaset ve Kutsallık vb. kitaplar esasında aynı düşünce ikliminin farklı boyutlarını izhar etmesi bakımından dönemin tartışmaları içerisinden kalkılarak okunmayı bekliyor. Bu tartışmalarda, sözleşmeye dayalı düzen, egemenlik yerine katılım, çok hukukluluk vb. ilkelere merkezi önem atfedildiği görülür.

Yeni Zemin dergisince 3-4 Nisan 1993 tarihlerinde Bursa’da düzenlenen Din-Devlet İlişkileri Sempozyumunda siyaset bilimciler, ilahiyatçılar, aydın ve yazarlarca tartışılan Medine Vesikası’nın kurucu ilkelerine atıf yapıldığı görülür. Bu yıllarda Medine Vesikası üzerine doğrudan veya dolaylı olarak söz alan pek çok ismin bulunması dikkat çekmektedir. Vesikanın doksanlı yıllarda( belki günümüzde de)tekrar gündeme gelişinin altında yatan başka sebepler yanında özerkliğe yapmış olduğu vurgu da etkili olmuş gibi gözükmektedir. Hatta aşırı yorum olarak görülebilse de, Medine Vesikası’nın daha ziyade etnik unsurlara özerk alan açma gayretinin bir parçası olduğunu düşünenlerin de bulunduğunu bu çerçevede söylemek lazım.Kişilerin özgür birer birey olarak seçtikleri dinleri ve toplulukları doğrultusunda özerk bir sosyal blok oluşturdukları, bundan dolayı da kendi iç hukuklarına göre yaşama haklarının bulunduğu, dini, hukuki ve kültürel özerklik talebinin bütün blokların doğal hakkı olduğuna dair çıkarılan öncüler bu bahiste zikrolunabilir. Yeni gelenekçi düşünürlerin yaklaşımlarında görünür olan kozmik düzenin yasalarıyla birlikte Medine Vesikası hükümleri vurgulanır bu sempozyumun sonunda.

22-23 Ekim 1993 tarihlerinde İpekyolu Bilgievi ile Gelecek dergisi tarafından tertiplenen I. İslâm Düşüncesi Sempozyumunda sunulan tebliğiler ve sempozyumda yapılan tartışmaların tamamı Bilgi ve Hikmet dergisinin yayımlanmasından öncedir. Hatta derginin bir arada yaşamanın yolunun Medine Vesikası’ndan geçtiğini savunan sayısında yayımlanan makalelerin önemli bir kısmı bahsettiğimiz sempozyuma dayanmaktadır. Hal böyle olunca Medine Vesikası tartışmasını Bilgi ve Hikmet dergisinin beşinci sayısı üzerinden yürütmek eksik bir tartışma olacağı gibi tartışmadaki tekrarların süreç içindeki şekillenme şeklini bütünlüklü olarak kavramayı engelleyecektir. Meseleye bugünden bakıldığında, demokrasi, laiklik, din devlet ilişkileri ve Kürt sorunu başta olmak üzere memleket münevverinin gündeminde olan konularda, doksanlı yıllarda ifade edilen yaklaşımların papağan gibi tekrarlanmasının ötesine geçilemediği görülecektir. Geçilmek istense geçilebilir mi, o ada ayrı bir bahis tabii. İslâmcı (veya eski İslâmcı/Yeni İslâmcı) kimlikleriyle pek çok ideolojik yayın organında, ideoloji dışı bir konumdan Hılfu’l Fûdûl’dan Medine Vesikası’na uzanan pek çok tarihsel tecrübeyi araçsallaştıran bir kurtarıcı aceleciliğini fark etmek için ciddi bir arşiv taraması yapmaya gerek yok.

Bu yazının bir kritik, bir hatırlatma olarak kaleme alındığını tekrar söyleyeyim. Ne var ki bu tartışmanın konusu Medine Vesikası’nın kendisi değil; tartışmanın kontekstidir. Bugün yapılacaklar olarak anılan hususlar üstünde durulurken şu tema sıklıkla vurgulanır: “Toplumda ne kadar hukuki topluluk varsa hepsinin birleştikleri hususlar Anayasa olacak ve her hukuki topluluk dini ve hukuki özerkliğe sahip olacak, herkes kendi dinine göre yaşayacaktır.” O zaman belki doğru sorulardan biri şu olabilir: Türkiye’de dinine göre yaşama talebinde bulunan var mı? Varsa bunlar hangi dinin mensubu?

Doksanlı yılların ilk yarısında çokça tartışılan Medine Vesikasını yeniden farklı bir siyasal acelecilikle gündeme taşımak ve tekrar tartışmak bu aşamada bize pek bir şey kazandırmayacaktır. Şayet, Fred Doner gibi Kuran yerine Medine Vesikasını ana kaynak olarak almıyorsak.

Hâsılı kelam dünler bugünleri aydınlatan fener olabilir gibi geldi bana.

 

 

 

 

 

Güncelleme Tarihi: 28 Mayıs 2014, 09:39
YORUM EKLE
YORUMLAR
azim
azim - 4 yıl Önce

yine doksanlarda yazılan bir değerlendirme. saın asım beyin dikkatine..http://fitrat.com/dagarciklar_detay.php?id=702

SIRADAKİ HABER