Memlekette eğitim konuşuluyor mu?

Bölük pörçük bilgiler etrafında düzenlenen ve birbirinin tekrarı olmaktan bir türlü kurtulamayan öğretim yılı sonu ve başı çalıştaylarında karşılaşılan manzara bunun bir göstergesidir. Maalesef buralarda ortaya çıkan manzara, çoğunlukla “geleceği” inşa etme çerçevesinde eğitimin sorunlarını konuşup tartışma gayretinden ziyade “eğitim yazboz tahtasına döndü”, “çok sık değişiklik yapılıyor” gibi söylentilerde karşımıza çıkan geçmiş yüceltisinden hatta nostaljisinden ibarettir

Memlekette eğitim konuşuluyor mu?

Asım Öz/ Dünya Bülteni

Öğrencilerin sabah karanlığında evlerinden çıkıp akşam karanlığında evlerine döndükleri okullar açılalı iki hafta oldu; fakat okullarda özellikle ortaöğretim kurumlarında nelerin nasıl yapılacağına ilişkin etraflıca düşünülmediği açık. Yanlış anlaşılmasın, gündemde öne çıkar gibi olan fakat eğitimle doğrudan alakalı olmayan mevzulardan söz açmak niyetinde değilim. Zira bu hususta ilimden düşmüş güçlü ve sert tıynetlilerce sarf edilen abartılı olduğu ölçüde anlamsız sözlerden dolayı bir darlık içinde olduğumuz söylenemez. Hâlbuki bunların ekseriyeti sadece yersiz itirazları barındıran lâfebesi lâfları mahiyetinde olduğundan insan kandırır/yönlendirir ve zaten bunun için söylenir.

Bu noktayı böylece belirtikten sonra olanı olduğu gibi görme düşüncesinden hareketle asıl mühim meseleye gelebiliriz. Benim burada bahsetmek istediğim, eğitimle ilgili olarak daha ziyade uygulamada karşımıza çıkan fakat sadece bununla sınırlı görülemeyecek sorunlardır. Sözgelimi dönüşüm sürecindeki okullarda unutulmuş ihtimallerden hesaba katılmamış durumlardan kaynaklanan büyük bir kargaşa hüküm sürmekte. Zira sadece tabelaların bir kısmının değişmiş olması büyük bir anlam ifade etmemektedir. Ne var ki, bu durumun farkında olunmadığından söz konusu okullara daha fazla kaynak, emek ve kıymet vererek onların nasıl geliştirileceği konusu üzerinde pek durulmamaktadır.

İHMALKÂRLIK VE OKUMA SİYASASI YOKLUĞU

Okullar tıklım tıklım öğrenciyle doludur fakat öğretmenler için aynı şeyi söylemek pek mümkün gözükmemektedir. Uzağa gitmeye gerek yok; pek çok öğretmenin yıllar evvel değişen eğitim programları hakkında haber bültenlerinde işitilenlerin dışında hemen hiç bilgisi yok. Bölük pörçük bilgiler etrafında düzenlenen ve birbirinin tekrarı olmaktan bir türlü kurtulamayan öğretim yılı sonu ve başı çalıştaylarında karşılaşılan manzara bunun bir göstergesidir. Maalesef buralarda ortaya çıkan manzara, çoğunlukla “geleceği” inşa etme çerçevesinde eğitimin sorunlarını konuşup tartışma gayretinden ziyade “eğitim yazboz tahtasına döndü”, “çok sık değişiklik yapılıyor” gibi söylentilerde karşımıza çıkan geçmiş yüceltisinden hatta nostaljisinden ibarettir. Çalıştaylarda eğitimde yapılması gerekenleri sıralamak için söz alanların büyük çoğunluğu kitap şeklinde olan eğitim programlarını okumak bir yana eline alıp karıştırmamıştır bile. Oysa ilgili dersin amaçlarından ölçme değerlendirme süreçlerine kadar pek çok husus bu kitaplarda enine boyuna anlatılmıştır. Fakat öğretmenler programın bir devam işi olduğunun farkında olmadıklarından öğretme usulünü de kavrayamamakta ve sorunlar süreklilik kazanmaktadır. Ziya Paşa’nın devrimize uyan şu beytini anmamak olmaz: “Onlar ki verir laf ile dünyaya nizamât/ Bin türlü teseyyüp bulunur hanelerinde.” Ne yazık ki, lâfının rüzgârını iyi estiren pek çok eğitimci özellikle orta ve alt gelir grubu ailelerden gelen öğrenciler karşısında son derece elitist bir tutum ve tavır içerisindedir. Hele bu öğrenciler bir de İmam Hatip Lisesini tercih etmişlerse bu elitist tutumunun yanına bir de söylemsel şiddet eklenir. Bu sebeple söz konusu bakış açısı değişmeksizin kim gelirse gelsin, kim giderse gitsin sonuç pek değişmeyecektir. Çünkü kendi halkınızın içinde bulunduğu sosyo-kültürel yapıyı tanımaksızın sizin öğrenciniz olmak durumunda kalan insanları yetiştirmeniz mümkün olmayacaktır. Herhalde bu nokta eğitimcilerin öncelikle terbiyeye kendilerinden başlamaları icap ediyor olsa gerektir. (Öğretmenlerin tümünü çok genel bir hükmün altında manen ezmek istemediğimi burada ayrıca belirtmeme gerek yok sanırım.)

Okul öncesi eğitimden üniversiteye hatta daha sonrasına kadar eğitim konusunda hemen herkesin “sinek masalını” andıran şikâyetlerinin olduğu malum. Bu şikâyetlerin bir kısmı oldukça abartılı olsa da birtakım hakikatleri açığa çıkardığı da muhakkaktır. Meselenin öyle bugünden yarına kolaylıkla çözülemeyecek boyutlarının olduğunu az çok konuşulabilen 1950’lerden bu yana sürüp gelen maarif konulu popüler veya nitelikli olsun matbuatta çıkan pek çok yazıdan çıkarabiliriz. Sözgelimi merhum Nurettin Topçu’nun maarif konulu yazılarının pek çoğu 1950 sonrasında Büyük Doğu ve İslâm dergilerinde neşredilmiştir.

Öte yandan AKP’li yıllarda gündeme en çok gelen konular arasında eğitim ve kültürün öncelikli bir yer tuttuğu bilinmektedir. Ne de olsa aradan şöyle böyle 12 sene geçti. Bu devirde meselenin tümü düşünülmeden ceste ceste birtakım adımlar atıldığı muhakkak. Gelgelelim yasa ve yönetmeliklerde yapılan kısmî olumlu değişikliklerden şikâyet ederek yüzünü buruşturmakla kalmayıp kahırlananlarla; sadece yönetmelik değişikliğiyle ortalığın güllük gülistanlık olacağını varsayanlar şeklindeki ikili manzara şu an için herhangi bir keyfiyete işaret etmemektedir. Buna karşın “çıraklık yılları” olarak anılması uygun bulunan yıllarda kimi önemli değişiklikler yapılmış fakat bunların pek takipçisi olunmamıştır. Mesela çok tartışılacak boyutları olmasına karşın öğrencilerin (ve aynı zamanda öğretmenlerin de) kitaplarla ilişki kurmalarını sağlayabilecek olan “100 Temel Eser” konusu neredeyse tamamen gündemden düşmüş vaziyettedir. Bu liste mükemmel miydi, şüphesiz ki hayır; fakat eksiği gediği tamamlanabilir pürüzleri giderilebilirdi. Bunlar yapılmadı, kitapların özetlerini bir kitaba sığdıran kültür düşkünü gazetelerin de yardımıyla bir köşeye atıldı. Oysa ortaöğretim kurumları açısından meseleye bakılırsa, bir tür “ortak kültür” esasına vurgu yapmaya niyet eden bu listenin daha nitelikli hâle getirilmesi için çaba gösterilebilirdi. Şayet aradan geçen zaman zarfında uygulama sürecinde kararlı olunsa ve okuma bir eğitim siyasasına dönüştürülebilseydi, eleştirel okuma gibi üst düzey okuma eylemi hattından söz konusu eserlerin mahiyeti, yazarları vb. ‘sıradan okuma’ hattına değin kayda değer bir mesafe kat edilebilirdi. Sanki konu tasarlayıp gündeme getireni gidince ardından gelenlerce rafa kaldırılmış gibidir.

Okullarda yapılan olmazsa olmaz toplantılardan çok farklı ortamlarına değin eğitimle ilgili düzenlemeler konuşulurken okuma ve bu eylemin alt basamaklarına dönük konuların hiçbir şekilde konuşulmuyor olması esasında ortaöğretim kurumlarının içinde bulunduğu açmazı daha da kesif hâle getirmektedir. Kabul edelim ki, Türkiye’de okullar öteden beri okuma kültüründen ziyade okumama kültürünün edinildiği kurumlar olmaktan kurtulamamıştır. Bu çerçevede Hasan Âli Yücel’in 26 Kasım 1955 tarihli “Milli Eğitimde Kitap” başlıklı yazısını anabiliriz. Yücel, bu yazısını şu cümlelerle bitirir: “Çocuk, küçükken pekâlâ okuma ihtiyacı duymakta, kitaba karı tecessüsünü ve alâkasını canlı tutmaktadır. Sonradan okumaz hale gelişinden sadece biz sorumluyuz. Kitap, bir imtihan âleti olmaktan çıkıp bir öğrenme ve zevkalma vasıtası olarak sınıflara girmedikçe Türkiye’deki okuma bugünkü kısır halinden kurtulamaz. Kendimiz bunu sağlamayı vazife edinmezsek cennetten okuma mütehassısı getirsek gene bir faydası olmaz.”

Hâl böyle olunca ortaöğretim yıllarında öğrenciler, dört yıl gibi uzun sayılabilecek bir dönemde (aslında ilkokulda öğrenmeleri gereken) dinlemeyi, okumayı, yazmayı ve kendini ifade etmeyi maalesef öğrenememekte ve bu durum onların diğer alanlarındaki başarı durumlarını doğrudan etkilemektedir. O yüzden bu meselelerin takipçisi olunmalı, okullarda eğitim yöneticilerinin ve deneticilerinin en az evrak takibi kadar eğitim süreçlerinin nasıl yürütüldüğüne ilişkin süreçlerin de takipçisi olmaları sağlanmalıdır. Tuhaf kaçacak belki ama şunun üzerinde düşünülmelidir; her okulda eğitimden sorumlu en az bir idarî personel olmalıdır. Şayet bu yapılabilirse, öğrencilerin “test nesli” olma sürecinin başlangıç yılları olan ilkokul sıralarında ders kazanımlarını, kitaplarını bir kenara bırakan sadece söylentilere konu olan yapıyla sınırlanamayacak boyutları bulunan “paralel” materyallerin önü alınabilecektir. Sözgelimi, İstanbul’da Arnavutköy ilçesinin en iyi okulu kabul edilen bir kurumda üçüncü sınıf zümre öğretmenleri aldıkları karar doğrultusunda öğrencilerini ders kitapları kadar ilave test ve etkinlik kitabı almaları konusunda zorunlu tutmakta ve dersleri bu materyaller odağında işlemektedirler. Fakat aynı okulun öğretmenleri öğrencilerin çocuk edebiyatının nitelikli eserleriyle tanışmalarını, okumalarını ve bunlar üzerinde konuşmalarını sağlayacak eser seçimi konusunda duyarlı davranmamaktadırlar. Durum böyle olunca öğrenciler çoktan seçmeli soruları işaretlemenin ötesinde kayda değer bir kazanım elde edememektedirler.

Gene okul öncesi programlarının aşırı ölçüde Kemalist vurgu içermesinden dolayı tercih edilen fakat çoğunun bu alanda belli formasyonunun olmadığı açık olan “merdiven altı” olarak tabir edilen “okulların” çokluğu da bir başka sorun. Sözünü ettiğimiz kurumlar elbette bir ihtiyacın neticesinde ortaya çıktı ve bu kurumlara dönük talep her geçen yıl gözle görülür şekilde artmakta. Fakat Milli Eğitim Bakanlığı bu konularda gerek program gerekse diğer noktalarda yol açıcı kararlar al(a)madığından çözülmesi gereken pek çok mesele olduğu gibi bırakılmaktadır. Hâlbuki okul öncesi eğitim meselesiyle ciddi olarak meşgul olmak gerekmektedir. Okul öncesi kurumların nasıl olacağıyla pek meşgul olunmadığı için Koton’un çocuklu reklamlarını yahut bir devlet bankasının reklamında arzı endam eden çocukları akla getiren okul öncesi etkinlikler gündeme hiç gelmemektedir. Başka hiçbir şey adına değil, sadece “memleket” ve “irfan” hesabına bunlar üzerine düşünülmelidir.

Eğitimle ilgili meseleler konuşulup tartışılırken esasında pek çok şey daima meçhul kalmaktadır. Şüphe yok ki, mühim bir bilgi vasıtası olan okul kütüphanelerinden, okullarda disiplinin nasıl sağlanacağına, teneffüs aralarının ikili öğretim yapan kurumlarda ne şekilde düzenleneceğine kadar bir dizi konu var. Geniş bir araştırma iştiyakı oluşturulamayan gençlerde kütüphane de dâhil herhangi bir aracın yararlı olacağı düşünülemez. Yetişkinlerin bile eline almaktan korktuğu kara ciltli kitaplardan külliyatlara kadar yığma mantığıyla oluşturulmuş kitapların bulunduğu okul kütüphaneleri yapsa yapsa sadece “imaja” katkı yapar. Eğitim personeline yönetmelik gereği nöbet tutturan fakat nöbet mahallinde olsun dışarıda olsun öğretmenlerin karşı karşıya kaldıkları “saldırılar” konusunda zorunlu eğitimden dolayı elleri bağlı olan yetkililerin, hâlâ yürürlükte olan “ihbar sistemi” ile öğretmenlerin zaten düşük olan çalışma azmini iyice kırdıkları da bir başka gerçek. Dolayısıyla öğrencilerin çoğunda kendilik bilinci oluşturamayan, meselesi olmayan kurumlardan yetişen nezaket sahibi öğrenci sayısı da ne yazık ki çok olmuyor.

BIKTIRICI TEKRAR VE TEMEL SORUNLAR

Ayrıca tabir caizse “doldur boşalt” sistemi gibi işleyen bir akış var okullarda. Haftalık ders saatlerini 40 saate çıkarmak için birbirinin tekrarı olan veya başka dersler içerisinde bir biçimde içeriği sunulan derslerin anlamsızlığı kendiliğinden karşımıza dikilir. Elbette haftalık ders saatlerinin niye böyle olduğunu sorusuna ilgililerin vereceği bir cevap mutlaka vardır. Fakat bu cevap dikkatle incelendiğinde bunun sadece (evet sadece) istatistikî dolayısıyla niceliğe dair bir durum olduğu hemen fark edilecektir. Çünkü eğitim kurumlarında haftalık ders saatlerin arttırılmasının, Avrupa Birliği standartlarını ders saati bazında yakalamaya dönük bir girişim olmasından başka bir manası yoktur. Ortaöğretim kurumlarında yer alan Trafik ve İlkyardım, Sağlık Bilgisi, Temel Dini Bilgiler, Siyer dersleri başta olmak üzere mühim bir kısmı ilkokul ve ortaokulda okunanların tekrarıdır. Ortak dersler arasında bulunan dersler için de benzer bir durum söz konusudur. Aslında, pek çok dersin içeriği öğrencilere söz konusu konuları doğru dürüst okutmaktan ziyade birkaç defa okutmak şeklinde tasarlanmıştır. Ayrıca ilgili olsun olmasın nerdeyse her ders içerisinde bulunan ve nedense Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi dersi kadar gündeme gelmeyen “Atatürkçülük” konularının meydana getirdiği dayatmacı/bıktırıcı tekrar durumu da göz ardı edilmemeli. Sözgelimi İmam Hatip Liselerinde seçmeli dersler arasında yer alan Beden Eğitimi dersinin ilk kazanımlarından birinin konusu “Atatürk ve Spor.” Ortaöğretim kurumlarında okutulan ortak derslerden Dil ve Anlatım ders kitaplarındaysa ise 12 Eylül darbesinin havasını yansıtan “Atatürk ve Basın” konulu uzun metinlere yer verilmiş ilgili kazanımlar doğrultusunda. O zaman halisane niyetlerle kaldırılması talep edilecek olan sadece adı geçen ders değil, bu çerçevede açık ve örtük bir şekilde müfredata sinen kazanımların hepsi olmalıdır.

Diğer taraftan İmam Hatip Liseleri başta olmak üzere Osmanlıcanın ayrı ve zorunlu bir ders olarak düşünülmesi gerektiği konusu ise 1950’lerden beri gündeme gelmekte fakat bir türlü uygulama imkânı elde edilememektedir. Gene İmam Hatip Liselerinde öğrencilerin Arapça, Kur’an-ı Kerim derslerine aşina olmalarını mümkün kılacağı kesin olan Hüsnü Hat dersi 9. sınıftan itibaren zarurî hâle getirilmelidir. İmam Hatiplerin bir nesil olabilmesi için bu konuların sağlam esaslara dayandırılması şarttır. İmam Hatip nesli üstünde düşünmeye, tartışmaya değecek dallı budaklı meselelerle ilgilenmek yerine kariyerizme katkıda bulunmaktan öte anlamı olmayan faaliyetlerle zaman geçirilirse memlekette ne fark yaratan bir kurum ne de farklı bir nesil meydana gelebilir. Ayrıca dünya görüşü açısından bu okullarda görev yapmak istemeyen hatta buraları “mahrumiyet kurumu” olarak telakki eden öğretmenlerin talep etmeleri durumunda ve bu talepleri doğrultusunda yer değiştirmelerinde kolaylık gösterilmelidir.

Bu ve benzer konularda gerekli hazırlıklar yapılmadıktan sonra ortaöğretim kurumlarında haftalık ders saatlerini arttırmanın pek faydası olmayacaktır. Programların tekrar pedagojisini aşmaya dönük yönergeleri ise eğitim kurumlarında eğitimle ilgilenen idarî personel kıtlığı sebebiyle alışkanlıklar duvarına çarpmaktadır. Bunun için öncelikle yapılandırmacılık anlayışı şeklinde tasarlanan ve uygulandığı düşünülen eğitim programları üzerinde, “çalıştay fetişizmine” düşmeyecek nitelikte her eğitim kurumunun kendi içerisinde yürüteceği çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.

Şu boyutta önemli; öğretim faaliyetlerinin yürütüldüğü binaların da elden geçirilmesi gerekmektedir. Okul yapılarının çok katlı olmasından başlamak üzere pek çok sorununun olduğu bilinmiyor değil. Bu konular ayrıca tartışılıyor da zaten. Fakat okul yönetici atamalarının henüz neticelenmemiş olması okulların işleyiş düzenini ciddi manada etkilemiştir. Kir pas içinde, tuvaletleri kokan, konferans salonları çer çöp içinde, çok amaçlı salonlarındaki koltukları delik deşik olan binalarda bırakın İslâmî ilimlerin tahsil edilmesini basit düzeyde öğretim faaliyeti bile sürdürülemez. Ayrıca, paraları, imkânları bol olan kurumlar cafcaflı davetiyelere ayırdıkları bütçelerini biraz da buralara ayırmalıdır. Okulların duvarlarını süsleyen “Türk büyükleri” tablolarının da mutlaka elden geçirilmesi gerektiğini de hatırlatalım ayrıca. Hem şurası da muhakkaktır ki, böylesine kötü görsellerin duvarlarını süslediği binalar üzerinden kesinlikle “medeniyet davası” ileri sürülemez.

Şimdilik burada keselim; ne demek istediğimiz herhâlde anlaşılmıştır. O hâlde yapılacak iş, öğretmen, okul, eğitim, öğretim, kitaplar vb ayrımlara girişmeden söylersek “maarif” meselesini tüm boyutlarıyla ele almaktır.

Güncelleme Tarihi: 21 Kasım 2014, 13:19
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner10