'Musul onlara petrol, bize vatan meselesidir'

Akademisyen Ebubekir Ceylan ile Musul'u ve konuyla ilgili tarihi süreci konuştuk

'Musul onlara petrol, bize vatan meselesidir'

İbrahim Ethem Gören | Dünya Bülteni

İstanbul Şehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ebubekir Ceylan ile Musul bağlamında Türkiye-Irak ilişkileri üzerine konuştuk.

Osmanlı-Irak ilişkilerinin serencamına dair bilgi verir misiniz?

Bugün Irak Başbakanı Haydar İbadi Türk askerlerinin Musul’da yeri yoktur dese de tarihe baktığımızda Türklerin bölgedeki varlığı çok uzun zaman öncesine dayanır. Türklerin İslam’la tanışmasından kısa bir süre sonra Abbasiler döneminde önce askeri daha sonra da idari vazifeler üstlenmek suretiyle bugünkü Irak’ta aktif görev almıştır.

Musul, Yavuz Sultan Selim’in 1514’teki Çaldıran Seferi sonrasında Osmanlı Devletine katılmış, bu tarihten sonra da adeta Anadolu’nun bir parçası olarak görülmüştür. Irak’ı oluşturan Basra, Bağdat ve Musul vilayetlerinin sosyo-ekonomik yapıları birbirinden oldukça farklıdır. Musul şehri güneyindeki Bağdat’tan ziyade Musul ile daha sıkı sosyal ve ekonomik bağlara sahipti. Bunun en önemli göstergesi fetihten hemen sonra Musul’da timar sisteminin uygulanmasıdır. Bir bölgede timar sistemi uygulanıyorsa, orası Osmanlı Devletinin merkezi idaresinin hâkim olduğu bir coğrafyadır. Bu bakımdan Musul, Halep şehri ile birlikte doğu-batı eksenli kara ticaretinin önemli bir şehri olmuş ve bu yönüyle Anadolu şehirleri ağının bir parçası olmuştur.

Osmanlı Irak’ındaki Musul, Bağdat ve Basra uzun süreler boyunca İstanbul ve Tahran arasında bir rekabet alanı olmuştur. Bağdat’ın 15 yıl (1623-1638) İran hâkimiyetine girmesi, Musul’un 1743’te Nadir Şah tarafından kuşatılması ve Basra’nın 1776-1780 arasında İran’ın kontrolüne girmesi bunun en somut örnekleridir.

1749-1831 yılları arasında Irak, Kafkaslardan getirilen ve Bağdat’ta yetiştirilip eyalet bürokrasisine kazandırılan Memluk/Kölemenler tarafından yönetilmiştir. Zamanla otonom bir yapı kazanmaya başlayan Kölemen yönetimine 1831 yılında son verilmiş ve Irak’ta yeniden merkezi otorite tesis edilmiştir. 1831 tarihinden sonra Irak’ta merkezileşme ve modernleşme yoğun bir biçimde kendini hissettirmiştir. Tanzimat reformlarının uygulanması Midhat Paşa’nın valiliği ile zirveye ulaşmış ve Midhat Paşa Irak’ın modernleştiricisi olarak kabul edilmiştir.

Telgraf ağının yaygınlaştırılmasından, Dicle ve Fırat’ta buharlı vapurların seyr u sefere başlaması ve Irak’ı dünyaya açmasına, İstanbul Karaköy’de tünel tramvayından kısa bir süre sonra atlı tramvayın Bağdat’ta hizmete sokulmasından, Ahmet Midhat Efendi’nin öncülüğünde matbaanın kurulup Zevra adından vilayet gazetesinin basılmasına, modern okulların kurulmasından, 6. Ordunun merkezinin Bağdat olmasına kadar birçok uygulama bugünkü modern Irak’ın kökenlerinin Osmanlı’da olduğunu göstermektedir.

MUSUL, DOĞUDAN GELEN ANADOLU EKONOMİ POLİTİĞİNİN BİR PARÇASIYDI

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı Devleti Anadolu sınırlarına çekildi. Peki Irak Devleti nasıl ortaya çıktı?

Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti Kut’ül Amara’da çok önemli bir zafer elde etmiş olsa da İngiliz ilerlemesi durdurulamamış ve savaş sonunda Irak’tan çekilmek zorunda kalmıştı. Osmanlı hâkimiyetinde büyük oranda üç ayrı vilayet şeklinde yönetilen Irak, İngiliz mandası altında tek bir ulus-devlete dönüştürülmeye çalışıldı. Osmanlı döneminde Basra, Bağdat ve Musul ayrı hinterlanda sahip vilayetlerdi. Basra, körfez ve Hint okyanusu ile sıkı bir ilişkiye sahip Şii-Arap ağırlıklı bir kentken, Musul, doğudan gelen kara ticaretinin önemli bir durağı ve Halep ile birlikte Anadolu ekonomi politiğinin bir parçasıydı. Bağdat’ın Arap ve Sünni ağırlıklı nüfusu ise yerleşik olup ziraat ile ve İran ile ticaretle meşguldü. İngiltere’nin Ortadoğu politikalarını planlayan isimlerden birisi olan Getrude Bell, Irak’ın sınırlarının belirlenmesinde önemli bir role sahipti. Ve bu yeni sınırlar bu üç vilayetin birleşimiyle, Osmanlının “hıtta-i Irakiyye” olarak tanımladığı coğrafyanın tamamını kapsıyordu.

Az önce bahsettiğim son dönem Osmanlı Irak’ındaki modernleşme faaliyetleri 20. yüzyıl Irak’ının temel kurumları olmuştur. Okullardan, matbaa ve gazeteye, tramvaydan orduya, belediyeden vilayet meclisine kadar bütün kurumlar Irak devleti tarafından tevarüs edilmiştir.

“IRAK” ŞEKLİNDE TESMİYE KILINAN BİR ULUS VAR MI?

Irak şeklinde tesmiye kılınan bir ulus var mı?

Iraklı bir ulusun olmadığı ama yaratılmaya çalışıldığı İngiliz manda idaresindeki Irak’ın inşa sürecinde Osmanlı’da yetişmiş insan kaynağının önemli bir rol oynadığı görülmektedir. Bağdat’taki askeri rüştiyeden mezun olup İstanbul’da Harp Akademisi’nde eğitim gören daha sonra Bağdat’taki 6. Orduda görev yapan Cafer el-Askeri, Nuri Said ve Yasin Haşimi gibi isimler Irak’ta defalarca bakanlık ve başbakanlık yapmış isimlerdir. Cafer el-Askeri modern Irak ordusunun kurucusudur ve birkaç kez savunma bakanlığı yapmıştır. Nuri Said ise 9 defa başbakanlık yapmıştır.

Ancak bütün bunlara rağmen İngiliz manda yönetimine karşı ayaklanmaların önü alınamamıştır. İngiliz yönetimine karşı Haziran 1920’de çıkan aşiret isyanları sadece Sünni ve Şii aşiretleri bir araya getirmemiş, ülke çapında büyük bir isyana dönüşmüştü.

Milliyetçi bir ayaklanmadan mı bahsediyorsunuz?

Milliyetçi bir ayaklanma değildi bu; anti-emperyalist ve İngiliz karşıtı bir hareketti. İsyan 10 binden fazla Iraklının öldürülmesiyle ancak bastırılabilmişti. Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ın, Irak dışından getirilip kral ilan edilmesi de hayal kırıklığına uğramış; Şerif Hüseyin’e ve ailesine yapılmış bir jestti.

IRAK’IN ÜÇE BÖLÜNMESİ 1980’LI YILLARDAN BERİ KONUŞULUYOR!

Irak parçalanmaya doğru mu gidiyor? Şu anda Irak genelinde ve Musul’da neler oluyor?

Irak’ın (ve bölgedeki diğer bazı ülkelerin) parçalanmasına dair planlar bir süredir tartışılıyor. Irak’ın, Basra ve çevresinde bir Şii devleti, kuzeyde Musul ve çevresinde bir Kürt devleti ve Bağdat ve çevresinde de Sünni bir Arap devleti olmak üzere üçe bölünmesi 1980’li yıllardan beri konuşulmaktadır. 2003’teki Amerikan işgali sırasında üst düzey Amerikalı subaylar Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti oluşturmak istediklerini açıkça dile getirmişlerdi.

MUSUL TARİHSEL OLARAK SUNNİ AĞIRLIKLI BİR ŞEHİRDİR

Durum şimdi nasıl?

Şimdi ise, 1916 yılında imzalanan Sykes-Picot Anlaşması’nın 100. yılındayız ve öyle görünüyor ki bölgede kartlar yeniden karılıyor. Musul tarihsel olarak Sünni ağırlıklı bir şehirdir. Ancak son müdahalelerle bölgenin DAEŞ’ten kurtarılmasından ziyade, demografik yapısının değiştirilmek istendiği açıkça görülmektedir. Daha önce 2003 Amerikan işgali sonrasında nasıl ki Kerkük’ün demografik yapısı değiştirildiyse, şimdi de masa da Musul var.

ERDOĞAN: MASADA DEĞİLSENİZ MENÜDE OLURSUNUZ

Ancak bu sefer Türkiye’nin ve özellikle Cumhurbaşkanımız R. Tayyip Erdoğan’ın çok net bir tutumu var: “Masada değilseniz, menüde olursunuz” sözüne istinaden Türkiye artık bölgede bir aktör olduğunu hissettiriyor.

Fırat Kalkanı operasyonu küresel güçlerin planlarına çomak soktu. Bu hususta neler söylemek istersiniz?

Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde yürüttüğü Fırat Kalkanı operasyonu ile DAEŞ hakkındaki önemli bir illüzyonu bozmuştur. Türkiye’nin operasyonuna kadar adeta yenilemez ve karşı koyulamaz bir DAEŞ algısı oluşturulmuştu. Hatırlayalım, daha 2014 Haziranında Musul, DAEŞ’e adeta teslim edilmişti. Irak’ın 30.000’e yakın Musul’daki askeri birliği hiç direnme göstermeden ve çatışmadan silahlarıyla birlikte 2-3 bin kadar DAEŞ mensubuna teslim edilmişti. Ancak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin desteklediği Özgür Suriye Ordusu, DAEŞ karşısında hızlı bir ilerleme sağlayınca DAEŞ’in anlatıldığı kadar güçlü olmadığı ve koalisyon güçlerinin DAEŞ ile yeterince mücadele etmediği ortaya çıkmış oldu.

Böylelikle Şii milislerin katliamlarının da önüne büyük ölçüde set çekilmiş oldu.

Evet. Türkiye şu ana kadar Şii milislerin Musul’a ve Telafer’e girip katliam yapmalarını engelleyebilmiş görünüyor. Ancak çetin müzakerelerin sürdüğünü tahmin etmek zor değil. Türkiye’ye karşı uluslararası güçlerin (ve onların piyonlarının) hem söz hem de eylem birliği içerisinde oldukları bir dönemde Haşdi Şabi’nin Irak’ın resmi ordusunun bir parçası olarak kabul edilmesi göz ardı edilebilecek bir husus değildir. Bölgede bir Şii hilali kurulma çabası görülmektedir. Basra’da ve körfez bölgesindeki Şii oluşumlara ilaveten İran-Musul ve Rakka ekseninde de hilali tamamlamam çabaları görünmektedir.

Irak, birdenbire PKK ile dost oldu. Bu konudaki fikirlerinizi öğrenmek isterim.

Öyle anlaşılıyor ki Irak hükümetinin PKK’nın bölgedeki fraksiyonlarına da resmi statü kazandırma ihtimali var. Türkiye’nin son zamanlarda güvenlik konseptinde yaptığı değişiklik ve terör örgütlerine karşı takındığı pro-aktif tutum, PKK unsurlarına ciddi kayıplar verdirmektedir. Buna mukabil, PKK’nın Kandil’e alternatif olarak Sincar dağında kamplar kurduğu, burada Şengal (Sincar) Direniş Birlikleri’ni (YBŞ) oluşturduğu, PKK’lı teröristlerden oluşan bu birliklere de Irak hükümetince Haşdi Şabi gibi resmi statü verileceği konuşulmaktadır.  

Bundan 150 yıl önce bölgede henüz ulus devletler ortala çıkmazdan evvel sınır güvenlikleri sağlanıyordu? Türkiye, Suriye’de Cerablus operasyonuyla zemin kazanarak tampon bölge oluşturdu. Suriye sınırının güvenliğini büyük ölçüde temin edildi. Irak sınırının güvenliği için neler yapılabilir?

Bundan 150 sene önceki sınırlar tel örgü ya da mayınlar ile çevrelenmiş alanlar değildi. İnsani anlamda sınırların ciddi bir geçirgenliği söz konusuydu. Örneğin sınır bölgesinde yaşayan aşiretlerin yaylak ve kışlakları farklı ülkelerde olabiliyordu. Bu nedenle sınır aşan aşiretlerden bahsetmek mümkün.

Suriye ve Irak gibi aşiret yapısı baskın olan bölgelerde Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılda ordu merkezleri kurması önemlidir. Osmanlı Devleti’nin 5. Ordusu Suriye’de, 6. Ordusu ise Bağdat’ta konuşlanmıştır. Irak’ın, Osmanlı Devleti ve İran arasında bir rekabet alanı olması bakımından az önce bahsettiğim sınır ihlalleri, kuşatmalar ve saldırılar Bağdat’ta askeri anlamda güçlü bir idareyi zorunlu kılmıştır. Ayrıca bu vilayetlerde valiler hem mülki amir olarak vali, hem de askeri yetkili olarak ordu komutanı (müşir)dir. 

DAEŞ, FİİLİ OLARAK IRAK VE SRİYE SINIRLARINI ORTADAN KALDIRMIŞTIR

Günümüze gelecek olursak, bölgedeki ulus-devlet sınırlarının suniliği bir kez daha kendini göstermiştir. DAEŞ, fiili olarak Irak ve Suriye sınırını ortadan kaldırmış durumdadır. Ama bu duruma ne Irak’ın, ne Suriye’nin ve ne de uluslararası güçlerin sesi çıkmaktadır.

Türkiye öteden beri Suriye’nin kuzeyinde bir güvenlik koridoru oluşturulması yönünde koalisyon güçlerini ikna etmeye çalıştı. Bu çabasında başarılı olamayınca ve gelişmeler kantonların birleştirilmesiyle Akdeniz’e açılacak bir Kürt koridorunun oluşturulmasına dönüşünce Türkiye kendi göbeğini kesti ve Fırat Kalkanı operasyonunu başlattı. Şu an bu hattın güvenli hale geldiği söylenebilir.

Irak’ın kuzeyinin güvenlik altına alınması PKK ile yakından ilişkili bir husustur. PKK’ya yönelik yeni güvenlik stratejisinin olumlu sonuçlar vereceğini düşünüyorum. Ayrıca Türkiye’nin Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile sıkı bir diyalog içerisinde olduğu görülüyor. Bu noktada gerekli hassasiyetlerin yakın zamanda Türkiye’ye gelen Neçirvan Barzani’ye aktarıldığını biliyoruz. İnşallah bu bölgeye de yakın zamanda huzur ve istikrar gelir.

İnşallah. Musul’un Osmanlı Cihan Devleti’nden ve akabinde Türkiye’nin elinden nasıl alındığına dair tarihi bilgi ve belgeler neler söylüyor? Musul petrollerindeki hissesi 1926 tarihli Ankara Anlaşmasıyla teminat altına alındığını biliyoruz. Ankara ödemeleri takip etmeyince petrol gelirleri kelimenin tam anlamıyla buharlaşmış. Masada kazandığımızı kasada kaybetmişiz. Bu keyfiyet kamuoyunun malumu değil. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi ilan edildiğinde Musul hâlâ Türklerin kontrolünde bir şehirdi. Ancak mütarekeye rağmen İngiliz askeri kuvvetleri ilerlemiş ve Musul’u işgal etmişti. Bu nedenle de Musul’un statüsü uzun bir süre tartışmalı olmuştur. 1920’de TBMM’nin ilan ettiği Misak-i Milli sınırları Musul şehrini de kapsamaktaydı. Musul’un statüsü Lozan Konferansı’nda da tartışılmış, Türk heyeti Musul’un tarihi, ekonomik ve beşeri coğrafyası bakımından Anadolu’nun bir uzantısı olduğunu ifade ederek şehirde bir plebisit yapılmasını önermiştir. Plebisit sonucunu tahmin eden İngilizler ise Kürtlerin plebisitin anlamını bile bilmediklerini, bölge halkının böyle bir talebi olmadığını dile getirerek şiddetle karşı çıkmıştır. Lozan’da uzlaşma sağlanamayınca, tarafların 9 ay içinde anlaşması, anlaşamazlar ise konunun İngiltere’nin kurucusu olduğu Milletler Cemiyeti’ne götürülmesi kararlaştırılmıştı. İngiltere başından itibaren meselenin Musul vilayetinin geleceği olmaktan ziyade, Türkiye-Irak sınırın belirlenmesi şekline indirgemeye çalışmış ve bunda da başarılı olmuştur. Milletler Cemiyeti’nin bölgeye gönderdiği komisyon yaklaşık 1,5 ay Musul şehrinde ziyaretler ve görüşmeler yaptı. Ancak bu görüşmeler öncesinde Kral Faysal’ın bölgeye gitmesi, İngiltere’nin bölge halkını baskı altında tutması, komisyon üyelerinin sorularına nasıl cevap vereceklerine dair telkinde bulunulması, halka Irak bayraklarının dağıtılması, Türk tezini savunanların hapsedilmesi gibi gelişmeler yaşanmıştır.[1] Ayrıca komisyondaki Ankara temsilcisinin ziyaretleri sınırlandırılmış, bir ara bir kampta gözaltında tutulmuşlardır.

Komisyon hazırladığı raporda Musul’un bölünmesinin şehir halkı için faydalı olmayacağı ve halkın eğilimleri (!) de göz önünde bulundurularak Musul’un Irak’la birleşmesini tavsiye etmiştir. Milletler Cemiyeti’ne sunulan raporun oylanmasıyla birlikte, ordusu yeni bir savaş için hazır olmayan Türkiye tarafından kabul edilmek durumda kalmıştır. Komisyon ayrıca yetkilerini aşarak Irak’taki manda rejiminin süresinin 4 yıldan 25 yıla çıkmasını teklif etmiştir. Milletler Cemiyeti kararından sonra yapılan müzakereler 5 Haziran 1926’da Irak ile yapılan Ankara Anlaşmasıyla neticelendirilmiş ve buna göre Musul petrol gelirlerinin %10’unun 25 yıl boyunca Türkiye’ye verilmesini kararlaştırılmıştır. Türkiye’nin Musul petrollerinden aldığı gelirlere bakılacak olursa, ilk yıllarda ciddi bir petrol üretimi ve geliri olmadığı, Kerkük petrollerinin 1931 çıkarılmaya başlandığı, üretimdeki asıl önemli artışın yeni boru hattının devreye sokulması ve Irak’a ödenen telif ücretinde yapılan artıştan sonra, yani 1950’den sonra gerçekleştiği görülmektedir. 40.140 pondluk ilk ödeme 1931 yılında Irak kralı Faysal’ın Türkiye ziyareti sırasında yapılmıştır.[2] 1945 yılı istisna olmak üzere ödemelerin 1952’ye kadar düzenli yapıldığı görülmektedir. Bu tarihten sonraki aksamalar 25 yıllık sürecin dolup dolmadığı konusundaki farklı yorumlara dayanmaktadır: Türkiye ilk ödemenin 1931’de yapıldığı, dolayısıyla 1956’ya kadar ödemelerin devam etmesi gerektiğini savunurken, Irak 1925 tarihini esas almıştır. Ödemelerin yapılmadığı yıllara ilişkin yapılan müzakereler sonucunda 1954 yılında 6.840.000 pound ödeme alındıysa da 1955’te imzalanan Bağdat Paktı görüşmeleri nedeniyle Türkiye konu hakkında fazla ısrarcı da olmamış ve dosya kapatılmıştır.

MUSUL DAEŞ’İN IRAK’TAKİ SON KALESİDİR

Son olarak mülakata neler eklemek istersiniz?

Lozan Konferansı’nda Türk heyetinin dile getirdiği gibi “Musul onlar için petrol, bizim içinse vatan meselesidir.” Dolayısıyla yüzyıllar boyunca devam eden tarihi, sosyal, siyasi ve ekonomik ilişkiler Anadolu ve Musul halkları arasında çok ciddi bağlar oluşturmuştur. Bölgede Türkiye’nin rolünü göz ardı ederek yapılacak planlar gerçekçi olmayacaktır. Türkiye yüksek sesle buna müsaade etmeyeceğini ilan etmiştir. Musul, DAEŞ’in Irak’taki son kalesidir. Bu proje terör örgütüne yönelik en ciddi mücadeleyi Türkiye vermektedir. Bu kapsamda Türkiye Musul’un demografik yapısı değiştirilmemesi; Musul ve Musul petrollerinin Musul halkının olması konusunda hassas tavrını devam ettirmektedir. Her ne kadar Kerkük ve Musul’da ilk hedef seçilen yerler Tapu ve Kadastro Müdürlükleri olsa da unutulmamalı ki bu şehirlerin tapuları hâlâ Türk arşivlerinde saklıdır. Ümidimiz ve duamız bölgeye en kısa zamanda istikrarın ve huzurun gelmesidir. 

İnşallah. İlginiz için teşekkür ederim.

Ben de teşekkür ederim İbrahim Ethem Bey.

[1] Bu konuda daha detaylı bilgi için bkz., Sarah D. Shields, “Mosul, the Ottoman Legacy and the League of Nations”, International Journal of Contemporary Iraqi Studies, Cilt. 3/2, 2009, s.217-230. 

[2] Musul petrollerinden elde edilen gelirin yıllara göre dağılımı için bkz., Nevin Coşar and Sevtap Demirci, “The Mosul Question and the Turkish Republic: Before and After the Frontier Treaty, 1926 ”, Middle Eastern Studies, Cilt. 42/1, Ocak 2006, s.128-131. 

Güncelleme Tarihi: 08 Aralık 2016, 20:33
YORUM EKLE
YORUMLAR
Halit Pas
Halit Pas - 2 yıl Önce

Musul konusundaki aydınlatıcı mülakat için minnettarım.Zira Musul konusunda hak sahibi olduğumuzu bizim jenerasyon bile ıskalıyorsa gelecek nesiller nasıl haberdar olacak.Demekki üst düzey yöneticilerimiz boşuna feveran etmiyorlarmış.Demekki son günlerdeki politika değişiklikleri boşuna değilmiş.

Dr.Kenan
Dr.Kenan - 2 yıl Önce

Güzel sohbet ve bilgilendirmeler için teşekkürler

banner33

banner37