banner15

Tarihimizde iz bırakmış Rumeli-i Şahane kökenli önemli simalar (2)

Rumeli'de dünyaya gelmiş ve bu bölgenin havasını teneffüs etmiş çok sayıda kıymetli insanımız doğdukları topraklardan belli sebeplerle Türkiye'ye göç ettikten sonra ülkenin ilim ve kültür hayatına önemli hizmetler yaptılar. Birinci bölümünü daha önce yayınladığımız çalışmanın ikinci bölümü.

Tarihimizde iz bırakmış Rumeli-i Şahane kökenli önemli simalar (2)

ABDULLAH MURADOĞLU-ERHAN ERKEN

Doğduğu topraklarda yaşama imkanı bulamayıp göç eden Rumeli kökenli hizmet ehlinden bir bölümünü de şu şekilde sıralayabiliriz: Prof. Dr. Bekir Sadak, Prof. Dr. Tayyip Okiç, Prof. Dr. Sebahattin Zaim, Yahya Kemal Beyatlı, Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi, Şemesettin Sami Fraşeri

PROF. DR. BEKİR SADAK

İslam ilimleri sahasında yetkinliğiyle tanınan merhum Prof. Bekir Sadak hoca da Meddah Medresesinden yetişen ilim adamlarımız arasındaydı. Dini eğitimin yanı sıra hukuk ve felsefe eğitimi de alan Sadak hoca 1950'lerde Türkiye'ye hicret eden muhacirler arasındaydı.

1920’de Üsküp’te dünyaya gelen Prof. Bekir Sadak hoca ilk dinî bilgileri babası Hafız Mahmud Efendi'den aldı. 

Kendisi de hafız olan Sadak hoca ilk öğrenimine Üsküp’te eski adı Yahyâ Paşa mektebi olan Vuc Karaciç okulu’nda başladı.

Dini eğitimine Meddah Medresesi’nde devam eden Sadak hoca, Atâullah Efendiyle “Fettah Efendi”den ders aldı. 

İcazetini aldıktan sonra Arnavutça öğrenmek için İşkodra’ya giden Sadak hoca daha sonra Üsküp’e dönerek Meddah Medresesinde Arapça ve Akaid dersleri okuttu.

1946 yılında  Yugoslavya’daki komünist rejim tarfından, şer‘î mahkemeler ve çeşitli dinî müesseselerle birlikte Meddah Medresesi de kapatıldı. 

1956'da Zagreb üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitiren Sadak hoca aynı üniversitede felsefe eğitimi de aldı. 

Boşnakça ilk Kur’an tercümesini yapan Mostar ulemâsından Ali Rıza Karabeg’in kızı Ayşe hanım’la evlendi ve ardından 1957’de İstanbul’a hicret etti. 

1958-1961 yılları arasında Beyazıt ve Süleymaniye kütüphanelerinde İstanbul tasnif komisyonu üyesi olarak çalışan Sadak hoca İstanbul İmam-Hatip okulu’nda da öğretmenlik yaptı.



Aynı yıllarda İstanbul Hukuk Fakültesi’nde fark dersleri tamamlayarak avukatlık hakkını elde etti.

1959’da İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde hocalığa başlayan Sadak hoca, 1970’de Prof. Ali Özek ile birlikte "İslâmî İlimler Araştırma Vakfı İSAV"ın kurucuları arasında yer aldı.

Yaş haddinden emekliye ayrıldıktan sonraysa  "İslâm tarih sanat ve kültür araştırma merkezi İRCİCA"da “Balkanlar’da Türk-İslâm İzleri” projesinde uzman olarak çalıştı.

Gençlik yıllarından itibaren şiir yazan Sadak hoca şiirlerinde daha çok dinî, vatanî ve sosyal konuları işledi.

Doğduğu topraklara duyduğu muhabbeti hiçbir zaman kaybetmeyen ve irtibatını kesmeyen Sadak hoca, “hayatınızın en acı ve unutulmaz hatırası nedir” diye sorulduğunda,“doğup büyüdüğüm yerlerden kopup ayrılmamdır!” diyecektir.

Rahmetli Bekir Sadak’ın kendisiyle yapılan bir mülakatta söylediği şu sözler onun halet-i ruhiyesini anlamak açısından önemli: Kendi ifadesi ile “İstanbul’a ayak bastığım zaman, o asırlara meydan okumuş yurdun ayaklarımın altından uçup gittiği şuuru içinde yıkılıp kaldım. İşte o topraklar benim için o zaman kaybedilmişti.” diyor ki bu tespit beni derinden etkiledi.

Daha sonraki satırlarda ise şöyle ilave ediyor: “Ben ve benim gibi düşünenler hiç de o yerleri terk edip ana vatana sığınmanın kolaylığını tercih edenlerden değildik. Bulunduğumuz yerde kalmalıydık. Annelerimizi, tarihimizi, bir tek kelime ile maddi ve manevi varlığımızı korumak için hayat mücadelesi vermeliydik. Vermedik. Bir an oldu ki bu mücadeleyi vermenin imkansızlığına inandık ve geldik.”

Bekir Sadak Hoca bu acılı hatırayı kendi kaleme aldığı şu dizelerle ne kadar hisli bir şekilde anlatıyor:

Dönüşü olmayan mazi,

Sen onları,

Ebediyete giderken koynunda,

Bir ana yavrusunu taşır gibi taşı.

Bize kaldıysa ardından senin

Kaldı:

Hasretli bakışla kanlı gözyaşı

Uçur.

Ölümden de korkmayan o hatıraları,

Ebediyetin geniş ufuklarında uçur!

Rüzgarlara, tufanlara göğüs geren

O memleketin

Dağları taşları üzerinde

Onlardan çelenkler ör!

Bir yolcunun yolu düşer bir gün

O tepelere

Sinmiş bir geçmişin sesini duyar.

Sessizliğinde seni inleyen ovaların

Önünde durur;

Vadilerinde akan nehirlerin

Ahengine uyar…

Türkçeye birçok eser kazandıran Sadak hoca, Şeyh Mansur Ali Nâsuf’un “et-tâcu’l- câmiu’l- usûl fî ehâdisi’r- resûl” adlı eserini “Tac Tercemesi” adıyla tercüme etti. 

Sadak hoca’nın “Kuran-ı Kerim’in Türkçe anlatımı” adlı eseriyse döneminin en yetkin meâlleri arasındaydı. 

Kendisi de birçok ilim adamının yetişmesinde pay sahibi olan Prof. Bekir Sadak hoca 1993’te İstanbul’da vefat etti.

Sadak hoca'nın talebeleri arasında Prof. Hayreddin Karaman ile Prof. Bekir Topaloğlu da yer alıyordu

İslâm tarih sanat ve kültür araştırma merkezi İrcıca'da “Balkanlar’da Türk-İslâm izleri” projesinde uzman olarak da çalışan Sadak hoca 1993’te İstanbul’da vefat etti. 

Bekir Sadak’ın eserleri

Rahmetli Bekir Sadak Hoca’nın eserleri konusunda, TDV İslam Ansiklopedisi’nde kendisi ile ilgili Muhammed Aruçi tarafından kaleme alınan maddede şu bilgilere rastlamaktayız:

Bekir Sadak’ın basılmış eserleri Arapça’dan yaptığı çevirilerden oluşur.

  1. Cihan Sulhu ve İslâm (İstanbul, ts.). Seyyid Kutub’un es-Selâmü’l-Alemî ve’l-İslâm adlı eserinin tercümesidir.
  2. Tâc Tercemesi Büyük Hadîs Kitabı (I-V, İstanbul 1968-1976). Şeyh Mansûr Ali Nâsıf’ın et-Tâc el-Câmi li’l-uśûl fî eĥâdîŝi’r-Resûl adlı kitabının çevirisidir.
  3. Filozofların Tutarsızlığı. Gazzâlî’nin Tehâfütü’l-Felâsife adlı eserinin 1980 yılında yaptığı tercümesi olup, aynı eserin Bekir Karlığa tarafından Türkçe’ye çevrilip yayımlanması üzerine (İstanbul 1981) kendi çevirisinin neşredilmesini istememiş, eser ancak vefatından sonra yayımlanmıştır (İstanbul 2002).
  4. Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Anlatımı (İstanbul 1989). Bekir Sadak önsözde, bazı yerlerde daha serbest ifade kullanabilmek için yaptığı çalışmaya “Kur’an tercümesi” veya “Kur’an meâli” yerine “Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Anlatımı” adını vermeyi tercih ettiğini belirtir. Onun tercümesinin özelliği diğer meâllerin aksine çevirilerde parantezlere yer verilmemesidir.

Bunların dışında İslâm Tarih Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi’nde “Balkanlar’da Türk-İslâm İzleri” projesi çerçevesinde bir eser hazırladığını kendisi ifade etmişse de eser henüz yayımlanmamıştır. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nde (DİA) bazı maddeleri bulunan Bekir Sadak’ın dergilerde az sayıda makalesi, Saraybosna ve Üsküp’te ilmî sempozyumlara sunduğu tebliğleri mevcuttur. Ayrıca kelâm, fıkıh ve fıkıh usulüyle ilgili olarak Üsküp’te kendi el yazısıyla hazırladığı birkaç defter tutarındaki ders notları özel kitaplığında bulunmaktadır.

………

Rumeli-i şahane topraklarında doğup yetişen ve o ülkelerde yaşadıkları sıkıntılar sebebiyle ülkemize hicret etmiş çok sayıda ilim adamımız var. Bu ilim adamlarımız arasında merhum Prof. Muhammed Tayyip Okiç ile "hocaların hocası" ünvanıyla andığımız merhum Prof. Sabahattin Zaim de var...

PROF. DR. TAYYİP OKİÇ

Prof. Muhammed Tayyip Okiç 1902'de Bosna Hersek’in Tuzla sancağı’na bağlı Graçanitsa kasabasında doğdu. Babası Bosna , Osman Kaptan Medresesi başmuallimi, daha sonra Reisu’l-ulema yardımcısı Jajcalı (Yaytsa) Muhammed Tevfik Efendi, annesiyse Graçanitsalı Hasibe hanım’dır.

Tayyip Okiç ibtidai ve rüştiye sonrası Şeriat Fakültesine gitmiş ( Okrujzna medresesi). İslami ilimler ve şer’i hakimlik yapabilme ehliyeti kazanmış. Zagrep ‘te Latin  Dil Edebiyatı, Belgrad’da Hukuk okumuş,  Sorbonne’da Şarkiyet doktorası almıştır

Tunus’ta Zeytuniyye üniversitesinde ihtisas yapan Okiç hoca  Latin ve Slav dillerinin yanı sıra Arapça, Türkçe ve farsçayı öğrendi. Bir süre Saraybosna Şeriat Gimnazyası hocalık yapmış, Üsküp’te Kral Aleksandr Medresesinde de 7 yıl İslami İlimler okutmuş

 Tito iktidara gelince 1945’de  Türkiye’ye gelen  Okiç hoca  Osmanlı arşivinde çalışmaya başlamış. 1950’den itibaren yaklaşık 19 yıl Ankara üniversitesi ilahiyat fakültesinde tefsir ve hadis dersleri verdi.

1960’larda açılan birçok Yüksek İslam Enstitüsünde ( Konya ve Erzurum) hocalık yapmıştır

Tayyib Okiç’in öğrencileri arasından daha sonra İlahiyat Fakültelerinde önemli görevler yapmış Talat Koçyiğit, İsmail Lütfü Çakan, Mehmet Said Hatipoğlu, Süleyman Ateş, Ali Osman Koçkuzu, İsmail Cerrahoğlu, M.Esad Coşan (edebiyat) gibi isimler olmuştur. Bu açıdan Okiç’in Türkiye’deki İlahiyat fakültelerinin gelişiminde kurucu bir role sahip olduğunu söylemek mümkündür

Okiç hoca 1977’de vefat etti. Okiç hocanın naaşı özel izinle Saraybosna’ya götürülerek Bare mezarlığında  defnedildi. 
Çalıştığı İlahiyatların kadroları ile uyumsuzluk yaşadığına şahit olmaktayız. Kendisinin Dini hassasiyeti çok yüksek olduğundan bulunduğu yerlerde bu vasfı bir hayli dikkat çekiyor. Tayyip hoca özellikle Dini Yaşayışa önem veriyor. Bulunduğu kurumlardaki yönetimlerin kendisini pek sevmediğini  fakat talebelerinin ise aksine çok sevdiğini görüyoruz

İLMİ YAKLAŞIM AÇISINDAN OKİÇ

İslami İlimler tahsilinin modern üniversite sistemine entegre olması sürecinde dönemin hocaları arasında klasik Osmanlı medrese mezunu neredeyse hiçbir isim yoktu ve Tayyib Okiç’in Bosna medreselerinde yetişmiş olması onun İlahiyat ve Y.İslam’da verdiği derslerde bu birikimi yansıtmasını mümkün kıldı.  Gelenek ile bağın neredeyse tamamen silinmiş olduğu bu dönemde Okiç’in Üniversite bünyesinde sağladığı katkı her ne kadar kendisi bir medrese âlimi olmasa da 1950 Türkiye’sindeki İslami İlimler çalışmaları açısından oldukça önemliydi.

Tayyib Okiç aynı zamanda yakın dostu Muhammed Hamidullah gibi Türkiye’deki İslami İlimler çalışmalarında metodolojik ciddiyetin yerleşmesi ve Ehl-i Sünnet çizgisinin korunmasında ciddi katkı sağladı. Nitekim İlahiyat ve Yüksek İslam Enstitüsünde öğrenciliğini yapanlar özellikle bu iki hususun altını çizmişlerdir.

1/ Okiç yine Muhammed Hamidullah gibi Oryantalist literatür ve argümanlara karşı vukufiyeti sayesinde yetiştirdiği öğrencileri bu konuda özellikle hassas yetiştirmişti.

2/ 1950’lerde İslami İlimler alanında Batı’da yapılmış ciddi çalışmalar vardı ve yeni araştırmalar devam ediyordu. İlahiyat ve Yüksek İslam öğrencilerinin bu çalışmalardan etkilenmesi gayet beklenebilirdi ve nitekim etkileniyorlardı Bu açıdan Okiç’in Türkiye’deki İlahiyat çalışmalarında oryantalist çalışmalara karşı bir refleks gelişmesinde temel harcı attığı söylenebilirdi. Bir diğer ifade ile Tayyib Okiç Türkiye’de İslami İlimler çalışmalarının kuruluş döneminde koruyucu bir rol üstlenmiş ve öğrencilerinde ilmi ihtisas ilgisi uyandırmayı öncelemiştir.

Kendi şahsi gayretleriyle takip ettiği çalışmalar dışında Bosna üzerine bir çalışma kürsüsü oluşturması mümkün olmadı. Türkiye ile Bosna arasında fikri alış veriş ve haberdarlık açılarından kayda değer bir ilerleme sağlanamadı. Ancak tarihe olan ilgisi sebebiyle Bosna’daki İslami gelenek hakkında bazı yayınlar yapmayı başardı. Nitekim bu çalışmaları daha sonraki tarih araştırmalarında önemli bir kaynak işlevi gördü. 

Tayyib Okiç 20.Yüzyılda Bosna ile Türkiye arasındaki fikri ve ilmi münasebetin belki de tek ve en ciddi temsilcisi olarak sembolik bir öneme sahiptir. 

İki toplumun tarihinden bahsederken ortak akıl üretebilecek aynı kültürden yetişmiş ve hizmet etmiş insanların varlığı öncelikli şart olduğu düşünülürse bugün itibariyle Türkiye ile Bosna arasında 100 yıla yakın süre gelen bir kopukluktan bahsedebiliriz. 1990 sonrası artan etkileşime rağmen Tayyib Okiç emsali isimler henüz Türkiye’ye gelmemektedir. Diğer taraftan Türkiye’de, birçok Boşnak kökenli vatandaş olmasına rağmen, Bosna’ya ilmi çalışma amaçlı giden ve buradaki entelektüel hayatı takip eden araştırmacı sayısı da oldukça azdır.

Graniçatsa’da bir caddeye ismi verilen  Okiç hoca Saraybosna’da çeşitli etkinliklerle anılıyor. 

PROF. DR. SABAHATTİN ZAİM

Prof. Dr. Sabahattin Zaim, Konya''dan Rumeli'ye yerleşen evlad-ı fatihan’dan bir ailenin evladı olarak 1926 yılında Makedonya''nın İştip kasabasında dünyaya geldi. 

İlkokulda İştip’te  başlayan Zaim hoca, Yugoslavya’nın ayrılarak bağımsızlığını ilan eden Makedonya’nın ilk cumhurbaşkanı Kiro Gligorov ile aynı sınıfta okudu. 

Yugoslavya’da Türk ve Müslümanlara yönelik baskılar sebebiyle 1934'te küçük yaşta ailesiyle Türkiye’ye hicret eden Sabahattin Zaim hoca ülkemizde iktisat eğitimi aldı ve İstanbul Üniversitesinde uzun yıllar hocalık yaptı. 

Mesleğe ilk başladığınca bir dönem kaymakamlık yapan Zaim bu vesile ile Türk insanının çok iyi tanıdığını ifade ederdi.

Kendi hatıratlarında anlattığında göre Yugoslavya’da baskılar atınca Rahmetli babası Müftü’ye danışıyor. O da gidebilirsiniz deyince babası Türkiye’ye gelmeye karar veriyor

Talebeleri arasında yüzlerce öğretim üyesi olduğundan  “hocaların hocası” ünvanıyla anılan Prof. Zaim İslam iktisadıyla ilgili fikirleriyle de ülkemizin önemli mütefekkirleri arasındaydı. 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile 12. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da Zaim hoca'nın talebeleri arasında yer alan isimlerdendir  

Türkiye’de kurulan birçok vakıf ve derneğin kurucu heyetinini içinde yer almıştır. Ayrıca Uluslar arası mahiyetteki bir çok İslami kuruluşun içinde etkin bir durumda bulunduğundan bu kuruluşlarla Türkiye’deki muhatapları arasında çok verimli köprüler kurulmasına vesile olmuştur.

Eleman istihdamında göz önüne alınacak en önemli kriter olarak , işe alınacak kişilerin hem ahlaki ehliyet hem de mesleki ehliyete aynı anda sahip olmasının tercih edilmesini tavsiye ederdi.

Hayatını mütedeyyin ve idealist kadrolar yetiştirmeye adayan Prof Zaim, kendi ifadesiyle 'diktiği fidanların `ülke hizmetine geldiğini görerek fani dünyadan ayrıldı. 

Zaim hoca 2007’de vefat ettiğinde arkasında 20 civarında kitap, yüzlerce makale, yüzlerce hoca, binlerce talebe bıraktı.

Rumeli-i şahane halk edebiyatı ve divan edebiyatımız açısından verimli bir sahaydı. Bosna, Üsküp, Prizren, Priştine, Yenice-i Vardar, Belgrad, Selânik başta olmak üzere Balkanların kültür ve sanat merkezleri olan bir çok güzide şehri yüzlerce şairimize ilham verdi. Rumeli'den ilham alan şairlerimizden birisiyse Yahya Kemal Beyatlı'ydı..

Rumeli’nin şiir mirası Osmanlı sonrası kuşaklar tarafından da sürdürüldü. Ancak bu dönemlerde Rumeli şiirimiz daha fazla hüzün, daha fazla hasret yüklüydü.

YAHYA KEMAL BEYATLI

1884'te Üsküp’te doğan, çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını bu şehirde yaşayan şairimiz Yahya Kemal Beyatlı da, Fettah Efendi gibi hüznünü nakış gibi mısralara işledi. 

Yahya Kemal’in edebi kişiliğine ilk tohumları eken, okuduğu ilahilerle, muhammediyelerle onu büyüten, ünlü divan şairi Leskofçalı Galip’in yeğeni annesi Nakiye hanım’dı.

Küçük yaşlarda kaybettiği annesini Üsküp İsa bey camii haziresinde toprağa veren Yahya Kemal Üsküp’e duyduğu sevgiyi ana hasretiyle  bütünleştirerek mısralara döktü.

Balkan savaşlarında kaybedilen Üsküp Yahya Kemal için yürek yarasıydı. Daima kanayan bu yara şairimizin “kaybolan şehir” şiirinde şu mısralarla ifade edilir: 

“Kalbımde bir hayâli kalıp kaybolan şehir! 

Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir!
Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene
Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene”.

Yahya Kemal Rumeli'nin yad ellerde kalmasının acısını   “Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum;  her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum” mısrasıyla da  dile getirir.

 “Bir fikrin zevki” başlıklı yazısındaysa “bize vatan sevdasını, elli seneden beri Rumeli’den, adalardan kafile kafile muttasıl gelen muhacirler öğrettiler”  diyecekti. 

Onun şiirlerinde dün, bugün ve yarın ayrı kategoriler içerisinde yer almazlar; şâir âdeta zaman ve mekân kayıtlarının dışında yaşamaktadır.

ben hicret edip zamânımızdan,

yaşadım İstanbul’u fethettiğimiz günlerde

diyen şâirin rûhu, zaman içerisinde sanki seyir  hâlindedir ; bâzen Balkanları fetheden akıncılar arsında, bâzen “Mohaç ufkunda” ve bâzen de “cenneteki şehitler” arasındadır.

Yahyâ Kemâl’e göre aynı devamlılık hâlihazırda kültür sâhasında davardır. O, “Balkan’a Seyâhat” başlıklı bir yazısında ,  “Bir Türk gönlünde nehir varsa Tuna’dir, dağ varsa Balkan’dır” diyerek mâşeri vicdâna işâret ettikten sonra şöyle devam etmektedir:

“Türklük Avrupa’ya doğru cezr ü meddi biten deniz gibi o dağlardan çekilmiş, lâkin tuzunu bırakmış. Bütün o toprak Türklük kokuyor.”

 Bütün bu ifâdelerden Yahyâ Kemâl’in târihî hâdiseleri veya kültürunsurlarını sâdece geçmişe âit değerler olarak görmediğini, onları bugünkü hayâtımızın tabiî bir parçası olarak idrâk ettiğini anlıyoruz

 Üsküp bir müslüman şehirdi

 Binbir türbesiyle müştehirdi.

 Vardar’sa önünde bir nehirdi

 Her an tekbirlerle çağlar.”

Şâirin, Üsküp’ü türbeleriyle, tekbir getirerek aktığını tahayyül ettiği Vardar nehriyle hatırlaması ve ancak insanlar için kullanabilecek “müslüman” kelimesini adı geçen şehir için kullanması dikkatle şâyandır. Böylece şâir, Türk kültürünün özünün Üsküp’ün maddî ve manevî varlığına  tam mânâsıyla sindiğini îma etmiştir. 

KENDİ AĞIZINDAN BİR HATIRASI

Paris’te yaşadığı başıboşluk onu dinden soğutmuştur. Bu soğuma devresi daha Paris’e gitmeden evvel İstanbul’da başlar. Yazarların sürgüne gönderilmesi, yazıların sansüre uğraması, Batı hayranlığı Yahya Kemal’in de farklı düşünmesine sebebiyet verir. Kendi mazisine ilgisi azalan bir insanın doğal olarak inancında da çözülmelerin başlamasına neden olacaktır. Ancak bu çözülüş Yahya Kemal’de kısa sürer. Şair mübarek Üsküp’ün ve annesinin güzelliklerini kaptığı için bocalama devresini erken geçer. Kurtuluş’un İslamiyet’te olduğunu anlar. Bu yoldan bir daha şaşmaz.

Yahya Kemal her ne kadar inanan bir insan olsa da dini vazifelerini tam olarak yerine getirmez. Dini vecibeleri yerine getirmemesinde yaşadığı çevrenin etkili olduğu inancındayız. Yaşadığı Frenk hayatı onun dine bağlı kalmasına engeldir. Bu konuda Yahya Kemal’in yaşadığı bir olay bizi aydınlatacaktır. 

“Büyük Ada’da otururken, bayramda bayram namazına gitmeye niyetlendim, fakat Frenk hayatının gecesinde sabah namazına kalkılır mı? Sabah erken uyanamama korkusuyla o gece hiç uyumadım. Vakit gelince abdest aldım. Büyük Ada’nın sakit yollarında kendi başıma camiye doğru gittim. Vaiz kürsüde vazediyordu. Ben kapıdan girince bütün gözler bana çevrildi. Beni daha doğrusu bizim nesilden benim gibi birini camide gördüklerine şaşırıyorlardı. Orada o saat de toplanan Ümmet-i Muhammed, içine bir yabancının geldiğini zannediyordu. Ben içim hüzünle yavaş yavaş gittim. Vaazı dinleyen iki hamalın arasına oturdum. Kardeşlerim Müslümanlar bütün cemaatin arasında yalnız nemim vücudumu hissediyorlardı. Ben de onların bu nazarlarını hissediyordum. Vaazdan sonra namazda ve hutbede onların içine karışıp Muhammed sesi kulağıma geldiği zaman gözlerim yaşlarla doldu. Onlarla kendimi yek-dil, yek-vücud olarak gördüm.

O sabah Müslümanlığa az aşina Büyük Ada’nın o küçücük camii içinde şafakta aynı milletin ruhlu bir cemaati idik. Namazdan çıkarken kapıda ayandan Reşit Akif Paşa durdu. Bayramlaşmayı unutarak elimden tuttu: “Bu bayram namazında iki defa mesudum. Hamdolsun sizlerden birini kendi başına camiye gelmiş gördüm! Berhudar ol oğlum, gözlerini kapamadan evvel bunu görmek beni müteselli etti!” dedi. O sabah gönlüm her zamandan fazla açıktı.”

ŞEHBENDERZADE FİLİBELİ AHMET HİLMİ

1865’de şimdiki Bulgaristan’ın sınırları içerisinde kalan Plovdiv/Filibe'de dünyaya gelen ve 1914 yılında İstanbul’da şaibeli bir şekilde vefat eden Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi'yse “İslam tarihi” isimli eserinin yanı sıra “Amak-ı hâyâl” isimli ilk felsefi romanımızın müellifidir.

Aynı zamanda Sunusiyye hareketi ile ilgili de bir kitabı bulunmaktadır.

Ahmed Hilmi veya daha çok bilinen ismiyle Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi (1865-1914) tanınmış Türk mutasavvıf ve düşünürü. Vahdet-i Vücud inancının sadık takipçilerinden olan Ahmed Hilmi, çağdaşı maddeci düşünürleri yoğun biçimde tenkit etmiş, anti-maddeci eserler kaleme almıştır.

Filibe doğumlu olan Ahmed Hilmi bu nedenle Filibeli Ahmed Hilmi olarak anılmıştır. Babasından dolayı da Şehbenderzâde olarak anılmıştır. İlk eğitimini Filibe´nin müftüsünden alan Ahmed Hilmi, daha sonra ailesiyle birlikte İzmir´e taşınmıştır. Eğitimini Galatasaray Lisesi´nde tamamladıktan sonra Düyûn-ı Umûmiyye´de felsefe müderrisi olarak çalışmaya başlamış, Beyrut´a atanmıştır. Siyasi bir mesele nedeniyle Beyrut´tan Mısır´a kaçmış, 1901´de tekrar İstanbul´a dönmüş fakat Fizan´a sürülmüştür. Tasavvufa olan ilgisi büyümüş, özellikle Vahdet-i Vücud düşüncesine inanmaya başlamıştır. Tasavvufi yönü fikirlerini büyük oranda etkilemiştir.

Meşrutiyetin ilanıyla 1908´de İstanbul´a dönmüştür. Burada İttihat-ı İslam adlı bir haftalık gazete çıkarmaya başlamış fakat bu gazete uzun soluklu olmamış ve sonunda başka gazetelerde yazmaya başlamıştır. 1910´da Hikmet isimli bir haftalık gazete yayımlamaya başlamış, yine aynı yıl Hikmet Matbaa-yi İslâmiyesi´ni kurmuştur.

İttihat ve Terakki Cemiyeti´ni eleştirmeye başlamıştır. Düşünceleri dönemde cemiyetin karşıtı olan görüşlerle de uyuşmadığı için birçok düşman kazanmıştır. Eleştirilerini ve görüşlerini en çok Hikmet gazetesinde yayımlamış, gazeteyi günlük çıkartmaya başlamıştır.

Düşünceleri nedeniyle Hikmet gazetesi matbaası ile birlikte yasaklanıp kapatılmış, kendisi de Bursa´ya sürgüne gönderilmiştir. Fakat daha sonra sürgünden dönünce Hikmet gazetesini tekrar yayımlamaya başlamıştır. Yine de gazetesinin ömrü, yayımladığı fikirleri nedeniyle uzun olmamıştır.

Ekim, 1914´te zehirlenerek ölmüştür. Zehirlenmesinin nedeni ve durumu tam olarak bilinememektedir. Masonlukla ve siyonizmle mücadele eden ilk kişilerdendir. Dolayısıyla ısrarla karşı çıktığı ve düşmanı olmuş masonlarca zehirlendiği söylenmektedir. Masonlarca zehirlendiği iddiaları ölümünden bir süre sonra ortaya atılmıştır. Gerçek ölüm nedeni bakır zehirlenmesi olduğu tahmin edilmektedir.

ŞEMSEDDİN SAMİ FRAŞERİ

1850'de güney Arnavutluk'ta fraşırî kasabasında dünyaya gelen Şemsettin Sami’yse ülkemiz ve Balkanlar'daki Arnavutlar arasında ortak değerimiz olan bir şahsiyettir. Ansiklopedist ve sözlükçü olarak vasıflandırılır. İlk Türkçe roman olan Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat 'ın (1872), ilk Türkçe ansiklopedi olan Kamus-ül a'lâm 'ın (1889-1898) ve modern anlamdaki ilk geniş kapsamlı Türkçe sözlük olan Kamus-ı Türki 'nin (1901) yazarıdır. Ayrıca Kamus –u Fransevi adlı Fransızca ve Kamus-i Arabi adlı Arapça sözlükleri kaleme almıştır. BESA adlı Tiyatro oyunu da bulunmaktadır

Ağabeyi Abdul bey ile birlikte, Latin ve Yunan harflerini kullanan ilk Arnavut alfabesini geliştirmiş (1879) ve Arnavutça bir gramer kitabı yazmıştır (1886). Kardeşi Naim Fraşeri Arnavut millî şiirinin kurucusu olarak kabul edilir

Galatasaray Spor Kulübü' nün kurucusu Ali Sami Yen'in babasıdır.

Aile yapısı itibariyle Bektaşi meşrep bir kişi idi

Osmanlı-Rus savaşının başlaması üzerine görevinden ayrılarak Yanya’ya döner. Yanya’da Sevkiyyat-ı Askeriye komisyonunda çalışır. Bu sırada Sarf ve Nahv-i Arabi eserini yazar. Savaş bitince İstanbul’a geri döner. Yine Mihran Efendi ile beraber Tercüman-ı Şark gazetesini çıkarır. Bu gazetede siyasi nitelikle yazılar yazar. Arnavutluk meselesi ile ilgili görüşlerini ortaya koyar. Arnavutların Osmanlıdan ayrılma niyetinde olmadığını belgeleriyle ortaya koyar

Modern Arnavut milliyetçiliğinin (Rilindja Kombëtare) manifestosu sayılan 'Arnavutluk ne idi, nedir, ne olacak?'başlıklı kitapçık, Arnavut ulusal geleneğinde Şemseddin Sami Bey'e atfedilir.

Bu esere dayanarak Sami Fraşırî, kardeşleri Naim ve Abdül ile birlikte, Arnavut ulusal düşüncesinin babası sayılır. (Bak. İngilizce Wikipedia Sami Fraşeri maddesi.) Arnavutluk başkenti Tiran'ın ana meydanlarından birinde üç kardeşin anıtı bulunur.

Adı geçen kitapçık ilk kez 1899'da yazar adı olmaksızın Arnavutça, daha sonra Fransızca yayımlanmış, 1904'te Şemseddin Sami'nin ölümünden hemen sonra Sofya'da onun adıyla ve "Arnavutçadan harfiyen tercüme" olduğu kaydıyla Türkçe olarak basılmıştır. Türk tarihçileri genellikle bu eserin Şemseddin Sami'ye ait olduğunu kabul etmezler ve olayı, Şemseddin Sami'nin ününü ve prestijini kullanarak Arnavut milliyetçiliğine itibar kazandırma çabası olarak değerlendirirler. Şemseddin Sami'nin özellikle son yıllarında Türklük ve Osmanlılık konularına gösterdiği yoğun ilgi göz önüne alınırsa, bu görüşte doğruluk payı olduğu düşünülebilir. Buna karşılık Arnavutça eserlerde, Arnavutluk manifestosunun Şemseddin Sami'ye aitliği konusunda en ufak bir kuşku dile getirilmemektedir.

Şemseddin Sami, modern Türk milliyetçiliğinin ilk ve bazı yönleriyle en ilginç biçimi olan Osmanlıcılığın en önemli temsilcilerinden biridir. Aslen Arnavut olduğu ve Arnavut sorunlarıyla yakından ilgilendiği halde, Osmanlı devletinin modernleşerek güçlenmesini savunmuş, bunun için imparatorluğun ortak dili olan Türkçenin önemini vurgulamıştır. Türkçeyi incelemek, modernize etmek, geliştirmek ve öğretmek alanlarında, yalnız kendi çağında değil, tüm dönemlerde, Şemseddin Sami kadar emek vermiş kimse azdır.

Kamus-ı Türki, Osmanlı Türkçesini üç dilden oluşan bir karma sayan eski zihniyetten, bağımsız ve bütünlüklü bir dil olarak gören yeni anlayışa geçişte kilit bir merhaleyi temsil eder. Arapça ve Farsça kelimeler eski sözlüklerdeki gibi gelişigüzel aktarılmamış, güncel yazı dilinde kullanılma ve yaşayan bir unsur olma özelliklerine dikkat edilmiştir. Arapça ve Farsça sözcüklerin özgün anlamları değil, (geleneksel bakışta "bozuk" sayılsa da) güncel Türkçe kullanımdaki anlamları verilmiştir. Batı dillerinden alınan yeni kelimelere yer vermeye özen gösterilmiştir. En önemlisi, dilin bel kemiğini oluşturan "Türkçe" unsurunun yapısı ve etimolojisi üzerinde dikkatle durulmuştur. Şemseddin Sami, dilin sadeleşmesini ve Türkçeleşmesini savunmuş, bunun için gerekirse Türkçenin en eski kaynaklarına ve Doğu Türkçesine (Çağatayca) başvurulmasını önermiştir. Ayrıca Şemseddin Sami İslamiyet ile Sosyalizmi bağdaştıran Osmanlı aydınlarından biridir. Kendisine göre, Komünizm lanetlenmeli fakat Sosyalizm yüceltilmelidir. Çünkü Şemseddin Sami'ye göre insanlığın kurtuluşu Sosyalizm'dedir.

Kamus-i Türki

Şemsettin Sami 1897–1900 yılları arasında Türkçülüğün üçüncü devresi adı verilen süreçte dikkate değer çalışmaların içine girer. Sözlük, dil ve tarih alanlarında Türk milliyetçiliğine önemli hizmetler yapar. Avrupalı Türkologların çalışmalarını yakından izler. Rodloff’un Orhun Abidelerini Türkçeye çevirir. Vambery’in Kutadgu Bilig’inden yararlanarak eseri dilimize kazandırır. İlmi Türkçülük hususunda önemli çalışmalar yapar.  Sözlük çalışmalarıyla Türkçenin bu eksikliğini gidermeye çalışır. Fransızca sözlük olan Kamus-ı Fransevi ile tercüme eserlerinin yazılışına yeni bir boyut kazandırır. Kamusu’l Alam Türk edebiyatında olmayan ansiklopedi türünde ilk örnektir. Yazarın Kamus-ı Arabî Arapçadan Türkçeye bir eserdir. Kuşkusuz Şemsettin Sami’nin adını ölümsüzleştiren eseri Kamus-ı Türkî adlı eseridir. Bu eser Türkçe’nin zengin ve mükemmel sözlüğüdür. Eserin önsözünde Türk dilinin tarihi gelişimini inceleyerek Türkçenin kollarını sınıflandırır. Bu önsözde Çağatayca ile Osmanlıca arasındaki farkları ve benzerlikleri ortaya koyarak Osmanlıcanın ve Çağatayçanın farklı diller olmadığını bunların Türkçenin birer şubeleri olduğu tezini savunur. Ayrıca bu önsözde dilin zenginliğinin nasıl olması gerektiği hususunda bilgiler verirken bir dilin gelişmesi ve fakir duruma gelmemesi için o dilin bir lügatinin ve gramer kitabının yazılması gereği üzerinde durur. Ayrıca dilin gelişmesi için edebiyatçıların özenli olması gerektiğini söyler. Ayrıca Türk dilinin Osmanlıcadan önce de var olduğunu Osmanlıcanın bir dil olmadığını aslında Osmanlıcanın da Türkçe olduğu fikrini benimser. Bir kelimenin Türkçe karşılığı dururken Arapça ve Farsça karşılığının söylenmesinin doğru olmayacağı görüşünü benimsemektedir. Bunun yanında dilimize girmiş ancak konuşma dilinde yaşayan yabancı kelimeleri de dilin malı sayar. Bu görüşleriyle Milli edebiyatın doğmasına vesile olmuştur.

 Şemseddin Sâmi, savaştan sonra toplanan Berlin Kongresi’ni takip eden günlerde Arnavutluk topraklarından bir kısmının Yunanistan’a bırakılmasını öngören Ayastefanos Antlaşması hükümlerine bir nevi tepki olarak ortaya çıkan, liderliğini ağabeyi Abdül Bey’in yaptığı Arnavut ittihadı (Prizren Arnavut Cemiyeti) grubuyla da yakından ilgilendi. Bu sırada Arnavutluk meselesini birtakım siyasî manevralarla halletmeyi tasarlayan II. Abdülhamid’in bilgisi dâhilinde 30 Eylül 1879’da kurulan Cem’iyyet-i İlmiyye-i Arnavûdiyye’nin kurucuları arasında Abdül Bey ve Sava Efendi ile birlikte Şemseddin Sâmi de yer aldı. Cemiyet adına İstanbul Cemiyeti (İstanbul ) adıyla tanınan ve Latin harflerini esas alan bir Arnavut’un düzenlediği gibi Arnavutça’nın gramerini de hazırladı.

Şemseddin Sâmi’nin ağabeyi Abdül Bey, Arnavutluk’un ihyâ ve istiklâli taraftarlarının ileri gelenlerindendi. İşte bu münasebetle 1877-78 senesi Rusya ile edilen harp neticesi olarak Osmanlı mülkü taksim edilmeye çalışıldığı sırada Arnavutluk’a ait olan İşkodra gibi yerlerin Karadağ hissesine ayrılmasını şiddetle düvel-i muazzama nezdinde protesto etmek üzere bir heyet teşkil etmiştir. Kendisi de bunlara baş olarak Berlin Kongresi’nde Arnavutluk hududunun tashihine, yani oraların Osmanlı sınırları içinde kalmalarına muvaffak olmuştu.

 (Devam Edecek)

Güncelleme Tarihi: 05 Mart 2017, 14:25
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35