banner15

Tarihimizde iz bırakmış Rumeli-i Şahane kökenli önemli simalar (3)

Rumeli'de doğmuş ve havasını teneffüs etmiş çok sayıda kıymetli insanımız daha sonraki dönemde göçmek zorunda kaldıkları ana vatanın ilim ve kültür hayatına önemli hizmetler yaptılar

Tarihimizde iz bırakmış Rumeli-i Şahane kökenli önemli simalar (3)

ABDULLAH MURADOĞLU-ERHAN ERKEN 

Doğduğu topraklarda yaşama imkanı bulamayıp göç eden Rumeli kökenli hizmet ehlinden ilim ve kültür insanlarını sıralamaya devam ediyoruz: Ahmed Davudoğlu Hoca, Ali Yakup Hoca (Cenkçiler) , Prof. Dr. Kemal Karpat

AHMED DAVUDOĞLU

1912 yılında Bulgaristan'ın Şumnu şehrinin Kalaycı köyünde doğdu. İlköğrenim'ini doğduğu köyde , ortaöğrenimini Ekizce'de Medresetü’l-Aliye’de, medrese öğrenimini ise Şumnu'da yaptı. İhtisas için Mısır'a gönderildi (1936). Ezher'deki öğreniminden sonra, bir süre okuduğu Nüvvab Medresesi'ne hoca olarak atandı. 

Ahmed Davudoğlu
Bulgaristan'da Rus işgali ve komünist yönetimin işbaşına geçmesinden sonra tutuklanarak toplama kamplarına gönderildi (1944). Baraj inşaatında amele olarak çalıştıktan sonra, hastalanması üzerine serbest bırakıldı. Varna'daki Türk Konsolosluğu'na iltica talebiyle başvurdu. Aradan yıllar geçtikten sonra iltica talebi kabul edilerek Türkiye'ye göç etti (1949).

Önce Yedikule Küçük efendi Camii’ne İmam Hatip olarak atandı. Bir süre de gezici vaizlik ve 3 yıl Bursa Orhangazi Müftülüğü yaptı. Bundan sonra İstanbul Fatih Camii Kütüphanesi memurluğuna nakledildi. 

Bir süre İmam Hatip Lisesi’nde öğretmenlik yaptıktan sonra, İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'nün açılması üzerine, buraya öğretim üyesi ve müdür yardımcısı olarak tayin edildi (1950). Yüksek İslam Enstitüsü'nde müdürlük de yaptı. 7 Nisan 1983 tarihinde İstanbul'da vefat etti.

ESERLERİ:
Buluğul-Meram Tercümesi, Selamet Yolları,

Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi,

Tibyan Tefsisi Tercümesi,

Mevkufat Tercümesi,

Reddül-Muhtar Tercümesi, ,,

Ölüm Daha Güzeldi, (Hatırat Kitabı, İstanbul 1970)
Dini Tamir Davası'nda Din Takripcileri,

Kur'an'ı-Kerim Meali 

Türkiye'ye hicret etti ama hukuksuzluk burada da peşini bırakmadı

Ahmed Davudoğlu, 1912 senesinde Bulgaristan’ın Deliorman bölgesindeki Şumnu vilayetine bağlı Kalaycıköy’de doğmuş. Müftü ve müftü naibi yetiştirmek için inşa edilen Medresetü’n-Nüvvâb’ın yüksek kısmından mezun olup ihtisas için Mısır’a gitmiş ve Câmiatül’l-Ezher’in Külliyyetü’ş-Şeria bölümünü bitirmiş. 1942 senesinde memleketine avdet eden Davudoğlu Hoca, Medresetü’n-Nüvvâb’da muallim olarak vazifelendirilmiş. 1944 senesinde buranın müdürü olmuştur. Bir yıl kadar sonra komünist idare tarafından Türkiye lehinde casusluk faaliyetinde bulunmakla itham edilen ve askerî mahkemeye sevkedilen Hoca, hayatının bu safhasında bir ay kadar hapsedilmiş ve ağır işkencelere maruz kalmış. Bilahare toplama kampına götürülerek baraj inşaatında çalıştırılmış. Tabii burada maruz kaldığı muamelenin ne derecede insafsızca icra edildiğini anlamak için kitabı en az bir iki defa okumak gerek. 17 Kasım 1945’te hastalığı sebebiyle serbest bırakılmış ve eski vazifesine iade edilmiş.

Fakat komünist idarenin kendisini rahat bırakmaması sebebiyle Davudoğlu Hoca ailesiyle beraber 1949 senesinde Türkiye’ye hicret eder. Dinini rahat yaşayamadığı için Türkiye’ye hicret eden Hoca, maalesef burada da hayli zorluk çekmiştir. Türkiye’nin hukuk tarihi bakımından bir yüzkarası olarak, 1966 senesinde Konya’da Diyanet’in tertip etmiş olduğu müftüler seminerinde “laikliğe aykırı propaganda yapmak” ithamıyla muhakeme edilir (yargılanır), bir yıl ağır hapis, Kırşehir’de dört ay mecburî ikamet ve memuriyetten ihraç cezalarına çarptırılır.

Ahmed Davudoğlu Hocanın bu mahkûmiyeti, Türkiye’nin yakın tarihindeki hukuksuzlukların ve insanlık dışı icraatın da bir numunesidir.

1900'lerin başında Deliorman

Davudoğlu Hoca, Ölüm Daha Güzeldi adlı hatıratının başında doğup büyüdüğüDeliorman’ı anlatırken, burasının kâmilen Türklerle meskûn olduğunu fakat Türklerin dükkân sahibi olmayıp ticaretle uğraşmadıklarını ifade ediyor. Hatta oranın Müslüman ahalisi “Sen terazi tutma da kim tutarsa tutsun!” derlermiş. Doğrusu Müslümanlar olarak ticarete böyle bigâne kalışımız tarihte başımıza çok dertler açmıştır. Elbette tarihe bakarken sadece meziyetlerimizi göremeyiz, tarihî tecrübelerimizden kusurlarımızın neler olduğunu keşfetmek için de faydalanmalıyız.

Bu bölgeden zamanında birçok cihangir pehlivan yetiştiği görülmüş. Hoca bunun bir tesadüf olmadığını ve “vaktiyle kuvvetli ve seçkin adamların serhat bekçisi olarak buralara yerleştirilmiş” olduğunu söylemekte… Meşhur pehlivan Koca Yusuf’un da Deliormanlı olduğunu hatırlatalım. Kitapta bugün için nâmı unutulmuş Deli İsmail gibi bir takım cihangir pehlivanlardan bahsedilmektedir. Bir de güreş meydanında okunan bir dua var ki pek hoş. Uzunluğundan dolayı sadece ilk kıt’asını buraya iktibas etmek isterim: “Besmele ile çıkın meydana,/ Uymayın bir vakit kör şeytana,/ Bu dünya kalmamıştır Hazret-i Süleyman’a,/ Sizlere de kalmaz bizlere de pehlivanlarım.” Bu arada Davudoğlu Hoca da gençliğinde pehlivanlığa merak salmış fakat hassaten ailesinin teşvikleriyle kader onu ilim halkasına dâhil etmiş.

Hoca, ahalinin dindarlığını şu sözlerle anlatıyor: “Deliorman Türkü dindardır. Namazını kılar, orucunu tutar. Yalan söylemez, dolandırıcılık bilmez, hele içki, kumar, fuhuş gibi yasaklardan son derece kaçınır. Küçüklüğümüzde içki içen bir kimse dinden dönmüş sayılırdı. Bir köyde oruç yiyen bir kimseden şüphe edilirse, artık onunla kimsenin bir münasebeti kalmazdı. Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat kaidesine son derece riayet ederlerdi. Gece ve sabah namazlarında cemaati camiler almaz, cemaate gelemeyenlerin hâli sorulur; icap ederse hemen yardımına koşulurdu.”

Evlilik bahsiyle alakalı şu sözler de dikkat çekici: “Evlilikler görücülük usûlüyle yapılırdı. Ve bundan bugün iddia edildiği gibi hiçbir geçimsizlik, boşanma ve ayrılma meydana gelmemiştir. Nişanlılar düğünden önce katiyen birbirleriyle görüştürülmezdi.”

Bulgaristan'daki Türklerin Anadolu'ya bakışı

Hoca, bazı yazarların, Hindistan Müslümanlarının bile para yardımında bulundukları İstiklal Harbi’nde Bulgaristan Türkünün beş kuruşluk bir yardımı olmadığı iddialarına karşı Bulgaristan’daki Türklerin imkân bulabilse idi cephede savaşmak suretiyle yardım edeceğini izah ediyor ve hatta her türlü zorluğa karşı yine de madden yardımda bulunduğuna delil olarak kitabına iki makbuz koymuş. Bu makbuzların kıymetini ehil olanlar takdir edecektir. Hocanın, ahalinin Türkiye hakkındaki kanaatini izhar eden şu ifadeleri de dikkat çekici: “Bulgaristan Türkü, Türkiye’den gelen bir misafiri Kâbe’den gelmiş gibi karşılar. Ona karşı görülmedik bir hasret ve iştiyak gösterir. Fakat zavallı bugün son derece dara düşmüştür.”

Mektep hatıraları bahsinde de şunlar söyleniyor: “İlk mektepten 1924 yılında mezun oldum. Bulgaristan Türkleri için pek heyecanlı yıllardı. Çünkü Türkiye, istiklal ve hürriyetini kazanmış; Cumhuriyet ilan edilmişti. Bu sebeple bütün halk emsali görülmedik bir merak ve heyecan içinde idi. Büyük-küçük, erkek-kadın herkes İstiklal Harbi’nden ve bu harbin nasıl kazanıldığından bahsediyordu.”

Akıl almaz işkencelere maruz kalmış

Hocanın mektep hatıralarında hakikaten dikkat çeken bir kısım var ki Müslüman olarak ahlakî zaaflarımızın nelere mâl olabileceğini idrak etmemiz için güzel bir numune teşkil edecektir. Hadise şöyle cereyan eder. Davudoğlu hoca Medresetü’n-Nüvvâb'ı dereceyle bitirmiş ve ihtisas için Mısır’a gitmeye hak kazanmıştır. Fakat mektebin muallimlerinden birisi bir suistimal ile Hocanın notunu kırmış ve Mısır’a gidecek heyete başka bir talebeyi almış. Mektepteki Gaspodin Kartalofadındaki bir gayrimüslim muallim de buna isyan ederek şu sözleri söylemiş: “Bana bak arkadaş! Ben vaktiyle Hıristiyan idim, fakat papazların hâli beni Hıristiyanlıktan istifaya mecbur etti. Şimdi tam Müslümanlığı kabul edecektim, bu sefer de sizin gibi hocalar buna mâni oldular. Benim hâlim ne olacak? Söyle bakalım, mektebin en iyi talebelerinden birini arkaya attın da Başmüftü Efendi’nin oğluna nasıl parlak not verdin; ve hangi vicdanla onu Mısır’a gönderiyorsun da öteki zavallıyı mahrum ediyorsun?” Kartalof’un bu babdaki hararetli konuşması üzerine Başmüftü Efendi geri adım atmış ve Davudoğlu Hoca'ya da Mısır’a gitmek nasip olmuş.

Ahmed Davudoğlu

Hoca Mısır tahsilini de bitirdikten sonra 1942 senesinde memleketine avdet eder ve Medresetü’n-Nüvvâb'da muallim tayin edilir. Fakat 1944’de Rus ordusu Bulgaristan’a girer ve rejim değişir. Sadece rejim değil, bu hadiseyle Hocanın hayat seyri de değişir. Yukarıda bahsettiğimiz ithamlarla tutuklanır ve akıl almaz işkencelere maruz kalır. Bunların hepsini burada uzun uzun anlatmaya imkânımız yok fakat sadece tek bir hadiseyi misal kabilinden burada nakledebiliriz: “Kollarımı o kalın sicimle arkama kat kat bağladı. Başıma da bir maske geçirdi. Bu maskenin fil hortumuna benzer bir hortumu vardı. Maskeyi giyen insan bu hortumun içinden nefes alıyordu. Hortumun içinde ise oksijen vardı. Zannederim hortum, sesi önlemek için yapılmıştı. Maske başıma geçirilince dünyayı iki gözlükten görmeye ve hortumdan gelen hoş bir havayı teneffüs etmeye başladım. Tam bu sırada birden ateş düşmüş gibi bir hal oldu. Teğmen elektrik cereyanını salmıştı. Kafamın mor alevler içinde cayır cayır yanmakta olduğunu, maskenin gözlüklerinden görüyordum. Sade kafam değil, bütün vücudum yanıyor! Dişlerim birbirine çarptıkça elektrik burgusuna benzer bir çatırdı duyuyor; feryad ve figanım ayyuka çıkıyordu. İnsafsız kefere zerre kadar vicdan azabı duymadan beni diri diri yakıyordu...”

Davudoğlu Hoca böylece hapishanedeki günlerini bitirince bir de hasta haliyle baraj inşaatında çalıştırılır. Nihayet o günler de biter ve artık eve dönmek zamanı gelir. Hoca icra edilen muamelenin sonunda tanınmaz bir hale gelmiş olacak ki evine döndüğünde yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Bizim eve gelince ben hemen faytondan atlıyarak Hocamla vedalaştım. Ve çuvalımı sırtladığım gibi açık kapıdan bahçeye daldım. Meğer yetim kızlarımızdan bir tanesi henüz mektepten gelmiş ve bahçede oynuyormuş. Beni görünce, 'Anne yetiş bir dilenci geliyor!' diye feryat etmez mi!.. O anda boğazıma bir şey tıkandı, boğuluyordum. Kendimi zorlayarak güç hâl ile 'Tanıyamadın mı kızım enişteni?..' diyebildim. Kızcağız işi anlayınca bu sefer 'Anne, eniştem geliyor!' diye öyle bir nale-i sürur (sevinç çığlığı) saldı ki mahalleli ayağa kalktı sandım. Evdekilerin hepsi bir anda avluya koştular…”

TÜRKİYE'YE HİCRET

Bütün bunlardan sonra Türkiye’ye hicret edilmiş. Fakat eziyet bitmemiş. Türkiye’deki komünistler de boş durmamış, siz nasıl komünist rejimi beğenmez de kaçarsınız diyerek buraya gelen muhacirler hakkında bin bir tezviratta bulunmuş, muhacirleri ahlaksızlıkla, namussuzlukla itham etmişler. Bundan sebep muhacirlerin iskân edildiği Taştıtarlı’nın adı da kötüye çıkmış…

1966’da Diyanet'in Konya’da tertip etmiş olduğu Müftüler seminerinde “Fetva ve İfta Usûlü” hakkında konuşan Ahmed Davudoğlu Hoca, sorulan bir suale cevaben “belediye nikâhı yaptıktan sonra, asla ve kat’a küçümsememek şartıyla bir de dinî nikâh akdetmenin” ehemmiyeti hakkındaki konuşmasından dolayı hakkında “laikliği aykırı propaganda yapmak” sebebiyle dava açılmış, muhakeme edilmiş ve hukuken asla suç teşkil etmeyen bu sözleri yüzünden ceza almış.

Ahmed Davudoğlu Hoca, 1983 senesinde rahmet-i rahmana kavuşmuş ve Eyüp’teki kabrine defnedilmiş. Allah’tan rahmet ve mağfiret dileriz.

ALİ YAKUP CENKÇİLER

1913 yılında Kosova’nın Priştina sancağına bağlı Gilan kasabasında doğmuş.

İlk eğitimini kasabalarındaki medresede almış. Daha sonra Bosna’da ve uzun yıllar kalacağı Mısır’da devam etmiş.

1936 – 1956 yılları arasında 20 yıl süreyle Mısır’da yaşayan Ali Yâkup Cenkçiler, Ezher Üniversitesinin çeşitli bölümlerinden diplomalar alır.

Ali Yakup Hoca

Büyük âlim İmâm-ı  Gazali, son Osmanlı Şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi ve Hasan El Bennâ; Ali Yâkup Hoca’nın etkilendiği üç büyük şahsiyet olarak öne çıkmaktadır.

Mısır’da, Osmanlı âlimlerinden Muhammed Zâhid Kevseri ve Yozgatlı İhsan Efendi gibi âlimlerle yakın ilişkiler kurmuş, 10 yıl gibi bir süre Kahire’de kütüphane müdürlüğü görevini yürütmüş.

Ana dili olan Arnavutça’dan ayrı olarak Arapça, Sırpça, Boşnakça, İngilizce, Fransızca, Farsça, Osmanlıca bilen Ali Yâkup Hoca’nın Arapçaya olan hâkimiyeti, Arapça profesörlerinin dahi zaman zaman kendisinden destek istedikleri ileri bir düzeydeydi. 

1956’dan sonra Türkiye’de yaşayan ve TC vatandaşlığı alan Ali Yâkup Cenkçiler, evliliğini de burada yapmıştır.

15 yıl süren İhyâ dersleri

15 yıl boyunca İstanbul-Fatih’te, Emir Buhari Câmii’nde Gazali’nin “İhyâ-u Ulumiddin” (Din ilimlerinin diriltilmesi) isimli eserini ders olarak okutmuştur. Bu derslere katılanlar arasından pek çok ilim adamı yetişmiştir. Hoca’nın İhyâ üzerindeki hâkimiyeti o kadar derindir ki; bazı bahisleri işlerken önceden hiç bilinmeyen, kayıtlarda geçmeyen kritiklerde bulunabilmekteymiş.

Latife yapmayı seven, cömert mi cömert,  dervişâne ve kalender bir mizaca sahip olduğunu anladığımız Ali Yâkup Hoca, yıllar boyu süren ders okutmalarından hiçbir ücret almamış, aksine kendisinin ve sülalesinin Müslüman olmasına vesile oldukları için büyük bir minnet ve sevgi duyduğu Osmanlı’ya bir vefa borcu olduğunu her fırsatta dile getirmiştir.

Memleketinde Kur’an Kursu açıldı

“Okumaktan ve okutmaktan, yazmaya fırsat bulamadım” diyen bu güzel insan, kitap olarak bir eser ortaya koymamış olsa da, kütüphaneler dolusu kitaplar yazan nice ilim adamı yetiştirmiştir. 1988 yılında Hakk’a uğurlanan bu büyük zatın vefatından yıllar sonra Aziz Mahmut Hüdâyi Vakfı tarafından doğduğu yer olan Gilan kasabasında Kur’an öğretimi gören medrese öğrencilerinin barınması için “Ali Yakup Efendi Öğrenci Yurdu” isminde bir yurt açılarak hatırası yaşatılmaya çalışılmıştır.

Ali Yakup Hoca ile ilgili Necdet Yılmaz tarafından hazırlanan bir hatıra kitabında anlatılan bazı anekdotları nakledelim

Ali Yakup Hoca kitap

Kendisine Türklüğün şartı kaçtır? diye sorarlar.

Ali Yakup Cenkçiler, ”zarif bir Osmanlı Beyefendisi” olduğu gibi Osmanlı’ya karşı sevgisi ve hürmeti ise bir başka. Osmanlı’ya hürmetine en büyük sebep olarak ise şunu gösteriyor: “Valla Azizim! Osmanlı Balkanları fethedip, oraları İslam’la müşerref kılmamış olsaydı, kimbilir, ben de şimdi Katolik bir Hıristiyan olarak kilisede haç çıkarıyor olurdum.”  Hoca’ya Balkanlar’da Türk kelimesinin ne ifade ettiği sorulduğunda, yüzünde bir gülümseme belirerek yanıt veriyor: “Bir Arnavut, Müslüman olduğunu belirtmek istediğinde ’Elhamdülillah Türküm’ der. Hocalar vaaz ederken ‘Türklüğün şartları 33’tür’ şeklinde konuşur. ‘Allah Türklükten ayırmasın.’, ‘Allah canımızı Türk olarak alsın.’ şeklinde dualar eder insanlar. İşte azizim! Türk budur Balkanlar için’

Talebe okutmanın tadı başka

Hocanın yaparken en çok zevk aldığı iş, talebe okutmak. Talebelerini evladı gibi sevdiğini de, “Allah bana evlad vermedi ama evladım yerine koyduğum çokça talebe ihsan etti” sözleriyle beyan eder. Evine gelen öğrencileri, hocaya bazen “Hocam, sizi evinizde dahi rahat bırakmıyoruz. Çok yoruluyorsunuz” derlermiş. Hoca ise buna sinirlenir ve şöyle dermiş: “Azizim! Bu vesile ile belki Osmanlı’ya olan şükür borcumu öderim. Zerre kadarını ödeyebilirsem ne ala!” Evinden gece geç saatlere kadar eksik olmaz misafiri. Kimi zaman ders, kimi zaman sohbet, ama hep samimiyet.

En çok kimlerden etkilendiniz hayatta?

Hoca’ya bir röportajda soruyorlar: “Hocam, hayatta en çok kimler etkiledi sizi?” Bu soruya cevabı şöyle oluyor: “Azizim! Hayatta üç kişiden etkilendim: Gazali, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, bir de Hasan el-Benna. İmam Gazali gibi anlamamıştır hiç kimse insanı. İnsanın evsafını, neden mürekkeb olduğunu, Hakk’a nasıl vasıl olunacağını… Hasan El-Benna hayatını Hakk’a vakfetmiş, gençlik için büyük bir önder. Mustafa Sabri Efendi ise asrın Gazali’sidir.”

Lisan okumakla kaimdir

İlmin birinci şartıdır okumak. Ali Yakub Hoca tramvay, otobüs vs. kullanmaz, gideceği yer çok uzak değilse yürümeyi tercih eder. Birinci sebep: “Tramvaya vereceğim parayla kitap alayım.” İkincisi ise: “Tramvayda nasıl kelime ezberleyeyim azizim! Millet bana bakar.” Evet, Ali Yakub Hoca Mısır’da ikamet ettiği yıllarda, yürüme esnasında üç dil öğrenir: İngilizce, Fransızca ve Farsça. Kendisi bu diller dışında Arapça, Türkçe ve Balkan dillerine de vakıf.  “Dil öğrenmenin püf noktası nedir?” sorusunu şöyle yanıtlar: “Lisan, okumakla kaimdir. Ben Türkçeyi okumakla öğrendim.” Buradan da tekrar öğreniyoruz ki, meram öğrenmekse eğer, gerekli olan birinci şart okumak, okumak yine okumaktır.

Ali Yakup Hoca

Azizim! Ben Allah’tan korkarım, Gazali’den korkarım

Her kitap değerlidir muhakkak Ali Yakub Cenkçiler Hoca için, ancak İmam Gazali’nin İhya’sının yeri bir ayrı. İnsanı insana tanıtma noktasında hiç kimsenin İmam Gazali’ye ulaşamayacağı fikri hâkimdir. Türkiye’de bulunduğu yıllarda Fatih’te Emir BuhariCamii’nde tam on beş yıl İhya okutup şerh eder. “Azizim! İhya benim iliklerime işledi, kanıma karıştı, adeta benim gıdam oldu” şeklinde ifade eder İhya’ya verdiği değeri.

Ali Yakub Hoca’nın İhya’ya olan vukufiyetini duyan yayınevleri İhya’nın Türkçe’ye çevrilmesi noktasında, Hoca’ya bu işi üstlenmesi teklifinde bulundukları vakit, merhum Hoca’nın verdiği yanıt oldukça ders vericidir, anlayana: “Vallahi azizim! Ben Allah’tan korkarım, ben Gazali’den korkarım. İhya’yı tercüme edecek kimsede Gazali’nin ihlasının bulunması gerekir. Bulunmazsa, o tercüme zaten sadece kuru bir metinden ibarettir. İnsanlara verebileceği bir şey olmaz.” Ali Yakub Hoca, İhya gibi temel kitapların tercümesinin okunmasından ziyade, ehli tarafından, yazıldığı dil üzerine okutulmasını uygun bulur, tercüme eserlere itibar etmez.

PROF. DR. KEMAL KARPAT

Günümüzde Rumeli doğumlu olup Balkanlarla ilgigli önemli çalışmalar yapmış  tarihçilerimizden bir diğeri de Prof. Dr. Kemal Karpat’tır.

Kemal Karpat

1924 yılında bugün Romanya sınırları içinde bulunan Dobruca’nın Babadağ kasabası Armutlu köyünde doğdu. Prof. Karpat üniversite eğitimini Türkiye’de yaptı.  Akademik çalışmalarına 1950 yılında New York ve Washington üniversitelerinde başladı.

Birleşmiş Milletler Toplumsal Araştırmalar Bölümü’ndeki görev yaptı. Ardından, sırasıyla Montana Devlet Üniversitesi, New York Üniversitesi, Princeton Üniversitesi, Robert Koleji, Bilkent Üniversitesi, ODTÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, AÜ Siyasi Bilgiler Fakültesi, Harvard Üniversitesi, John Hopkins Üniversitesi, Colombia Üniversitesi ve Ecole des Hautes Etudes en Science Sociales gibi eğitim kurumlarında öğretim üyeliği ve yöneticilik yaptı.

1970-88 yılları arasında Wisconsin Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Bölüm Başkanlığı’nı yürüttü.

Türk Araştırmaları Derneği ile Türk Araştırmaları Kurumu’nun başkanlıklarını da yaptı. Orta Asya Çalışmaları Derneği’nin kurucu başkanlığından sonra Wisconsin Üniversitesi Orta Asya Çalışmaları Programının bölüm başkanlığı görevini yerine getirdi (1989-1995). Halen Türk Tarih Kurumu onur üyesi. International Journal of Turkish Studies, Central Asian Survey ve Journal of Muslim Minority Affairs dergilerinin editörler kurullarında yer aldı.

Bilimsel çalışmaları nedeniyle, Romanya bağımsızlık madalyası ve Bükreş Üniversitesi Dimitri Cantemir madalyasıyla ödüllendirildi. Kendisine, Romanya Ovidius Üniversitesi ve Rusya Çuvaş Milli Üniversitesi tarafından onur doktoraları verildi. Rusya Kazan Bilimler Akademisi onursal üyeliği, Wisconsin Üniversitesi Hilldale Ödülü ve Türk Bilimler Akademisi Ödülü’ne de sahiptir. MESA-Ortadoğu Çalışmaları Derneği’nin kurucu üyelik ve başkanlık görevlerinde bulundu. Karpat, Wisconsin Üniversitesi Tarih bölümünde öğretim üyeliğini sürdürmektedir.

20 ülkede yayımlanmış 130 makalesi ve 16 kitabı bulunmaktadır. Yurtdışında en çok ilgi gören eseri, Ottoman Population adlı çalışmasıdır. Bu eser, Wisconsin University tarafından basılmıştır. Aynı üniversitede kürsü sahibidir. 2009 yılında TBMM Onur Ödülü'nü aldı. 

Tarihçi vasfıyla uluslararası akademik camianın önemli isimleri arasında sayılan Prof. Kemal Karpat'a 2016 yılı Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat büyük ödülü verildi.

BALKANLARDA İSLAM

Prof. Dr. Kemal Karpat'ın Balkanlar'da İslam'ın Yayılışı ve Osmanlı'nın Rolü konusunda görüşlerini daha iyi anlayabilmek için onun 2016 yılının Nisan ayında Şehir Üniversitesinde vermiş olduğu 'Balkanlarda İslam' adlı konferansın özetini nakletmek yararlı olacak. Bu konferansı Ramazan Oduncu Dünya Bizim için kaleme almıştı.

Konuşmasının başında, “Balkanlarda İslam’ın yerini biraz da Hristiyanlık hazırlamıştır” diyen Kemal Karpat, bir fikrin kabulünün evvela, o fikrin berrak, şekten şüpheden beri olmasını iktiza ettirdiğini kaydetti.

Kemal Karpat, bilhassa din gibi temel yaşayışımıza bağlı olan meselelerde ise hiçbir çelişki olmaması gerektiğini vurgulayarak, konuşmasına şöyle devam etti: “İslam dini Balkanlar’a ulaştığı zaman temel bir çelişki ile karşılaşmıştır. Malumunuz olduğu üzere; İncil Hz. İsa’nın yaptıklarının bir nevi anlatısıdır. Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olup olmadığı tartışmaları daha miladi II. yüzyıldan itibaren Anadolu ve Balkanları alt üst etmiş, bu tartışmalar konsülde alınan ‘hem insandır hem ilahtır’ kararıyla nihayete erdirilmiştir. Kendisine ilahi olma vasfı yüklenen Hz. İsa’nın yaptıkları da, tabii olarak ilahî sayılmıştır. Kendisinden sonra yazılan yirmi kadar İncil içerisinden de dört tanesi temel kitap olarak seçilmiştir.

Bunları anlatmamdaki gayem, bunların hiçbir tanesinin İslam’da olmadığıdır. İslam’da Hz. Peygambere ilahilik vasfı yüklenmez, o ancak bir insandır. Diğer insanlardan farkı, seçilmiş olmasıdır. İslam’da böyle tartışmaların olmaması, İslam’ın Balkanlar’da yayılmasında etkin bir faktör olmuştur.”

Tarihi ve bu topraklardaki siyaseti anlamadan, Balkanlarda İslam’ı anlamanın imkânı yoktur

İstanbul’un eski ismi olan Konstantinapol’ün, 330’larda Hristiyanlığı seçen Konstantin’den geldiğini dile getiren Kemal Karpat, bugün üzerinde yaşadığımız toprakların, zamanında Hristiyan âleminin başkenti olduğunu ve bunun ehemmiyetini anlamanın elzem olduğunu şu sözleriyle vurguladı: “Siyasi bakımdan bu kadar güçlü duruma gelen Konstantinapol, zamanla Roma’nın ayarına ulaşmış, daha sonra ise Roma merkezli olan Hristiyanlık, İstanbul’a göçmüştür. Beşinci yüzyılda Alman aşiretlerinin de Roma’yı istila etmesiyle, bugünkü İstanbul hem siyasi hem de dini olarak Hristiyanlığın merkezi haline gelmiştir. Buna rağmen, Balkanlarda Hristiyanlık yayılmamıştır. Buradaki temel faktör buraya önceleri yerleşen çeşitli mitolojik dinlerdir. Güneydeki Helenistik dinlerden farklı olan bu dinler, Balkanlardaki tabiat şartlarının da etkisiyle, özel yerel ilahlar doğurmuştur. Bunlar Balkan insanına özel bir kimlik kazandırmış, dik başlı, kendi bildiğini okuyan ve kolay kolay ikna olmayan insanlar haline gelmişlerdir.

Nihayet Roma ve Konstantinapol’ün ayrılmasıyla Katolikler ve Ortodokslar da ayrılıyorlar ve din siyasi bir kimlik kazanıyor bu topraklarda. İmparator hem devletin hem dinin başı haline geliyor. 6. yüzyılda Slav kavimleri Balkanlar’a girmiş, Hristiyanlığın burada yayılması, aşağı yukarı 300 yıl sonra 9. yüzyılda ve çoğunlukla zorla olmuştur. Bulgarlar istila ve Hristiyanlık arasında bırakılmış ve dönemin hanı Hristiyanlığı tercih etmiştir. Sonraları han yerine çar sıfatını kullanmaya başlamıştır. Zamanla Bulgarlar da Hristiyan Ortodoks olmuşlardır.”

Balkanlara giren ilk müslümanlar

Balkanlarda yaşanan olaylara değinerek, Balkanlara giden ilk Müslümanların karşılaştığı siyasi ve dini karmaşıklık ortamının altını çizen Kemal Karpat, İslam’ın Balkanlardaki insanlara berrak ve kalbe hitap eden bir yol sunduğunu kaydederken, Balkanlara giden ilk Müslümanları şu sözleriyle tasvir etti: “İşte bu şartlar altında Balkanlara İslam’ı ilk getirenler dervişler, dedeler, sufiler ve babalardır. Osmanlı’dan evvel ilk göç Sarı Saltuk’la olmuştur.

Osmanlı zamanında uçların kurulmasıyla, hem buralarda ordunun güvenebileceği Anadolu’dan getirilen Müslüman nüfus ikame edilmiş hem de fetihler için askeri merkezler kurulmuştur. Burada yerel halkın sorunlarını anlayarak, onlara uygun şekilde İslam’ı vaaz eden Babalar, bıkkın halkın ilgisini çekmişlerdir.”

Osmanlı Balkanlar’a İslam’ı yaymak için mi girmiştir?

Konuşması sırasında Osmanlı’nın Balkanlarda İslam’ın yayılmasına olan etkisine değinen Kemal Karpat, bu konuda sıkça sorulan bir soruyu dile getirerek, şu şekilde cevap verdi: “Osmanlı Balkanlara İslam’ı yaymak için girmemiştir. Zamanla Balkanlarda mescitler, medreseler yapılmıştır. Ancak insanlar Batılıların iddia ettiği gibi zorla Müslüman yapılmamıştır. Burada asıl amaç bu insanların dinini değiştirmek değil, toprakların genişletilmesi ve vergilerin arttırılmasıdır. Osman Gazi’nin en yakın arkadaşları da, mesela Evrenesoğlu ve Malkoç, ilk fetihlere katılırken Hristiyanlardı. Ancak sonraları bunlar kendiliğinden Müslüman olmuşlardır.”

Balkanlardaki asıl İslamlaşma dönemi

Balkanlarda uzun zamanlardan beri İslam’ı kabul eden insanlar olduğuna değinen Kemal Karpat, asıl İslamlaşma sürecini ve bu sürece etki eden faktörleri şu sözleriyle değerlendirdi: “Yeni topraklar fethedilip uçlar Batıya doğru ilerleyince, arkadaki bölgede savaşlar sebebiyle nüfus azalmıştır. Anadolu’daki insan kalabalığı buraya getirilmiştir. Devlet tarafından bu konuda bizzat teşvikler yapılmıştır. Ancak Babalar burada ana rolü üstlenmeye devam etmişlerdir. O dönemlerde kurulan köy isimlerine bakarsanız, Saru Baba, Altın Dede, Salih Baba benzeri isimler görürsünüz.

15. yüzyılın başlarında bugünkü Bulgaristan nüfusunun %10-15 kadarı Müslümanken, bu sayı Kanuni zamanında % 60-70’lere ulaşmıştır. Ancak bu toprakların asıl İslamlaşması 17.yy’da olmuştur. Bölgede refah seviyesi artınca, barış ve güven sebebiyle ticaret gelişmiş, bu topraklar büyük ticari merkezler haline gelmiştir. Hristiyanlar köylerden, yaşam standartlarını yükseltmek için Müslümanların yoğunluğunu oluşturdukları şehirlere göç etmişler ve zamanla Müslüman olmuşlardır. Bunlar zorla değil, kendi istekleri doğrultusunda göç eden insanlardır. Bu toraklarda derinleşemeyen Hristiyanlık, müreffeh Müslüman halkın zuhuru ile etkisini kaybetmiştir. Ayrıca bu bölgelerde entelektüel bir sınıf da oluşmuştur. Mesela Belgrat’ta isimleri maruf olan 40-50 tane tarihçi, şair, hoca gibi insanlar var.”

Balkanlarda yaşayan insanların, farklı kültürler ve dinlerle ilişki içerisinde olmalarına rağmen İslam’ı seçtiklerini kaydeden Kemal Karpat, sözlerine şöyle devem etti: “Tabi halkın kitlesel olarak da Müslüman olduğu zamanlar olmuştur. Mesela Bosna fethedildiği zaman, toprak sahiplerinin mülkiyetlerini koruması, Müslüman olmaları şartı ile kabul edilmiştir. Eliti Müslüman olan halk, toplu şekilde Müslümanlığı seçmişlerdir.

İslam’ın bu topraklarda yayılması Hristiyanlık ve Yahudilik için de daha rahat bir ortam sağlamıştır. Hristiyanlar kendi manastırlarını, okullarını kurmuşlardır. Ayrıca İspanya’dan Selanik’e getirilen Seferat Yahudileri de bu topraklarda kendi inançlarını yaşamışlardır. Halk bu ortamda İslam’ı seçmiştir. İslam’ın, bu topraklarda Hristiyanlığı yok etmesi gibi bir şey olmamıştır.”

İslam’ın Balkanlardan sökülmesi

İslam’ın Balkanlara geldiği ortamı, karşılaştığı kültür ve toplumu, insanların İslam’I kabul etme sürecini ve bu sürece etki eden faktörleri analiz eden Kemal Karpat, İslam’ın bu topraklardan söküldüğünü şu sözleriyle anlattı: “18.yüzyılda Hristiyanların içinden çıkan, ekonomik ticari alanlarda faaliyet gösteren elitler, Müslümanların yerlerinden sökülüp alınmasına sebep olmuştur. 19-20. yüzyıllarda Anadolu’ya 4,5 milyon insan göç etmiştir. Kafkaslardan Kırımlardan gelen insanlarla toplam sayı 7-7,5 milyonlara ulaşmıştır.

Bugün Balkanlarda on ülke vardır. (Hocamız Romanya ve Türkiye’yi dâhil etmediğini belirtiyor) Bu ülkelerden üçünde (Arnavutluk, Kosova, Bosna) Müslüman halk ekseriyettedir. Geriye kalan yedi ülkede ise %2-20 arasında Müslüman halk mevcuttur. Balkanlarda toplam nüfüs 55-60 milyon ise bunların yarıya yakını Müslümandır. Bunlar etnik olarak Arnavut ya da Boşnak olsalar da, İslam’ı Balkanlarda yaşayanlar kökenleri Türkiye’de olan insanlardır. Türk olmadan ve olmaya lüzum görmeden Türkiye’ye yakınlık duyarlar.” 

Bu çalışmanın hazırlanmasında yararlanılan kaynaklar

1-Abdülkadir Haktanır: Ataullah Efendi ve Rumeli Bostanı (nurnet.org)

2-Selim Çoraklı: Balkan Türklerinin Fikir Lideri Ataullah Kurtiş Efendi (yenidunyagundemi.com)

3-http://www.istanbultarih.com/muderris-ataullah-efendi-52.html

4-Muhammed Aruçi: Fettah Efendi (Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi)

5-Süleyman Baki: Nerezli Hafız Mustafa Efendi Şemo (fikircografyasi.com,  09.06.2016)

6-Süleyman Baki: Üsküplü Bir Hocaefendi: Hasan Efendi Bekir (fikircografyasi.com , 07.04.2016)

7-Süleyman Baki: Mehmet Efendi Sadık (fikircografyasi.com, 30.04.2016)

8-Süleyman Baki: Üsküplü Bir Hocaefendi: Hasan Efendi Bekir (fikircografyasi.com, 07.04.2016)

9-Süleyman Baki: Üsküb’ün Meşhur Fıkıh Hocası: Müderris Hafız Şaban Efendi(fikircografyasi.com, 09.07.2016)

10-Süleyman Baki: Reisu’l-Ulema” Hâcı Hâfız Bedri Efendi Hamid (Abaz), (fikircografyasi.com, 22.03.2016)

11-Süleyman Baki: Üsküb’ü İstanbul’a Bağlayan Köprü: Prof. Dr. Bekir SADAK Hocaefendi(fikircografyasi.com, 03.03.2016)

12-Seyyid Emin: Üsküp Kudemasından Fettah Efendi ve Mücadelesi(fikircografyasi.com, 20 Aralık 2015)

13-Nasir Redzepi (Üsküp İsa Bey Medresesi-İştip Şubesi Koordinatörü): Üsküp İsa Bey Medresesi’nin dünü ve bugünü, 100. Yılında İmam Hatip Liseleri..

14-Muhammed Aruçi: Bekir Sadak (Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi)

15-Muhammed Aruçi: Kemal Aruçi (Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi)

16-Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi Kütüphanesi (Kemal Aruçi dökümantasyon dosyası)

17-Yard. Doç. Dr. Ertuğrul Karakuş: Bir neo-klasik Balkan şairinin vatan ağidi: Abdülfettah Rauf’un şiirinde Üsküp ve Makedonya-2 (Hikmet dergisi, 23  Mayıs  2014)  (hikmetdergisi.org)

18- Yıldırım Ağanoğlu: Üsküp Kitabı (Fide Yayınevi)

19-http://www.mihraphaber.com/haber/muhammed-aruci-kimdir-66626.html

20- İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi: Prof. Dr. Muhammet Aruçi, Özgeçmiş)

21- Prof Dr Muhammed Aruci’nin Hayatı /VR Birlik Fonu.İsviçre - Zürih –

Hazırlayan ve sunan Hişam ARUCİ (https://www.youtube.com/watch?V=4vfbyfcs47c)

22- Doç.Dr. Aydın Topaloğlu-Doç. Dr. Ertuğrul Boynukalın: İslâm Araştırmaları Dergisi, 30 (2013): 163-165, Vefayat: Prof. Dr. Muhammed Aruçi (1956-2013)

23- http://www.hunersencan.com/uretim/makaleler/meddah-22.pdf

24-http://zahidan.blogcu.com/ali-yakup-cenkciler-hocaefendi-yi-yad/5565603

25- Dr. Süleyman Baki: Üsküplüşair Fettah Efendi’nin şiirlerinde Mehmet Akif’in vefatı”(2011 Sebahattin Zaim Üniversitesi Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Milli Birlik ve Bütünlük sempozyumu bildirileri)

26-Kamil Büyüker: Kosova’dan İstanbul’a bir âlim portresi: Ali Yakub Cenkçiler 

Https://kamilbuyuker.wordpress.com/

27-Ali Mete: Unutulan Bir Âlim: Muhammed Tayyip Okiç

-http://www.perspektif.eu/unutulan-bir-alim-muhammed-tayyip-okic/

28-TRT DİYANET TV: Muhammed Tayyip Okiç Belgeseli

29- Prof. Süleyman Ateş: Prof. Tayyip Okiç Sempozyumu (14 Temmuz 2010 çarşamba, vatan GAZETESİ)

30- İbrahim Hatiboğlu: Muhammed Tayyip Okiç(Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi)

31- Prof. Mehmet Mahfuz Söylemez: Muhammed Tayyip Okiç’in

Kütüphanesi ile ilgili bazimülahazalar (Siirt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt: 1 • sayi 1 • s. 9-26)

32- Prof. İsmail Cerrahoğlu: Eşsiz insan, kıymetli. Hoca Prof. Tayyip Okiç'I kaybettik.(Atatürk Üniversiteslİslami İlimler FakültesiDergisi , SAYI 2, 1977)

33- Dr. Ali Erken: 20’nci Yüzyılda Osmanlı Geleneğinin İzleri ve Bir Boşnak Alim: Tayyip Okiç: www.academia.edu

34- Yrd. Doç. Dr. Selda Kılıç; Bir Osmanlı Aydınının Arnavutluk’a Dair Görüş ve Düşünceleri,

35- Seyid Emin, Hafız İdris Hocaefendi,  www.dunyabizim.com,

36- Galip Kapusuz, Kosova'dan Mısır'a oradan İstanbul'a! (Ali Yakub Hoca) www.dunyabizim.com

37-Necdet Yılmaz, Ali Yakup Cenkçiler Hatıra Kitabı, zikreden Zeynep Doğan, www.dunyabizim.com

38- Ahmed Davudoğlu, Ölüm Daha Güzeldi adlı Hatıra kitabı, zikreden Mustafa Kesici, www.dunyabizim.com

39- Kemal Karpat, 'Balkanların İslamlaşma Süreci', Ramazan Oduncu, www.dunyabizim.com 

Güncelleme Tarihi: 18 Ocak 2017, 23:13
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35