Yahudi Meselesinin “Filistin Meselesi”ne dönüşümü

Yüzyıllardır Avrupa’da, Hristiyan dünyanın kendi içinde var olan Yahudi Meselesinin -20. yüzyılda yaşanan iki dünya savaşının etkisiyle- Ortadoğu’ya, İslam dünyasına ihracı sonucu ortaya çıktı. Yahudi Meselesi önemli. Zira yüzyıllarca Katolik dünyada Yahudiler, dönemin hahamlarının Roma yönetimiyle işbirliği yaparak Hz. İsa’nın yargılanması ve çarmıha gerilmesine yol açmaları nedeniyle hep “Tanrı Katili” olarak görüldü, dışlandı ve eziyet gördüler.

Yahudi Meselesinin “Filistin Meselesi”ne dönüşümü

Zahide Tuba Kor

Bu metin Zahide Tuba Kor'un çeşitli yerlerde yaptığı Geçmişten Günümüze "Filistin Meselesi" başlıklı konuşmalarının bir özetidir.

Konuşmamda öncelikle “Filistin Meselesi” dediğimizde ne anlamamız gerektiğini geçmişi ve bugünüyle ele alacağım. Ardından başarı ve başarısızlıkların bir muhasebesini yapacağım. Son olarak bu meselenin çözüm yoluna girmesi için neler yapılması gerektiğine ve bize düşen görevlere değineceğim. Bu arada “Filistin Meselesi ifadesini hep tırnak içinde kullandığımı belirtmek istiyorum; çünkü bu meselenin aslı aynı zamanda bir Yahudi veya İsrail Meselesidir.

Yahudi Meselesinin “Filistin Meselesi”ne dönüşümü

Öncelikle “Filistin Meselesi”nin sadece 100 yıllık geçmişi olan nispeten yeni bir mesele olduğunu belirteyim. Yüzyıllardır Avrupa’da, Hristiyan dünyanın kendi içinde var olan Yahudi Meselesinin -20. yüzyılda yaşanan iki dünya savaşının etkisiyle- Ortadoğu’ya, İslam dünyasına ihracı sonucu ortaya çıktı. Yahudi Meselesi önemli. Zira yüzyıllarca Katolik dünyada Yahudiler, dönemin hahamlarının Roma yönetimiyle işbirliği yaparak Hz. İsa’nın yargılanması ve çarmıha gerilmesine yol açmaları nedeniyle hep “Tanrı Katili” olarak görüldü, dışlandı ve eziyet gördüler. Unutmayın Hz. İsa bir Yahudi idi ve bozulmuş dinî akideyi düzeltme çabası, yani reformculuğu en çok hahamları rahatsız etmiş ve onu sapkın, kâfir ilan etmişlerdi. Yahudilerle Hristiyanların kısmi barışması, Protestanlığın ortaya çıkışıyla, Kitab-ı Mukaddes’in anadillere çevrilip okunması ve böylelikle Yahudilerin yeniden keşfedilmesiyle gerçekleşti diyebiliriz. Zaman el vermediği için ayrıntısına giremeyeceğim. Yahudi Meselesinin bu dinî içeriğinin yanısıra bir de 19. yüzyılda Aydınlanma, liberal milliyetçilikler ve ulus-devlete geçiş sürecinde vatandaşlık eksenli bir boyutu var. Yani “Yahudilik nedir; etnik bir kimliğe mi, yoksa dine mi işaret eder?”, “Bir Yahudi, Alman veya Fransız vatandaşı olabilir mi?” soruları etrafında gelişen bir tartışma.

Kısaca Avrupa’da Hristiyanlık tarih boyunca dinî eksenli, 19. yüzyılda da seküler-vatandaşlık eksenli bir tartışma olan Yahudi Meselesinin 20. yüzyılda Ortadoğu’ya ihracıyla “Filistin Meselesi” doğdu diyebiliriz. William Cleveland’in Modern Ortadoğu Tarihi kitabından bir alıntı yaparsak, “1200 küsur yıldır Arap çoğunluğun yaşadığı topraklar, üçüncü bir tarafça (İngiltere), 1900 yıl evvel sürülen ve çoğunluğu Doğu Avrupa’da yaşayan Yahudilere anavatan olarak vaat edilmiştir.” (s.266)

Bu noktada Hitler’in Yahudi Meselesine “Nihai Çözüm” politikası çerçevesinde Avrupa’da yaptığı kıyım kritik bir aşama. Öyle ki Piers Brendon’ın Decline and Fall of the British Empire 1781-1997 başlıklı kitabında Batı’nın, bağrında yaşanan Yahudi katliamından duyduğu suçluluk hissini ele alırken yazdığı şu satırlar konuyu çok iyi özetliyor: “İsrail Devleti Holokost’un bir kefaleti olacak”, “Hristiyanların günahının cezasını Müslümanlar çekecek”, “Batı’nın suçlu vicdanını bastırmak için emperyalizmin sunağında Ortadoğu kurban edilecekti” (s.479). Kısaca, Avrupa kendi iç meselesini Ortadoğu’ya atarak kurtulacak; diasporadaki Yahudilerin yüzyıllar boyunca yaşadığı zulümden hiçbir sorumluluğu ve suçu olmayan Filistinliler ve Araplar ise 20. yüzyılda ağır bir bedel ödeyecekti.

Yahudi Meselesine bir çözüm olarak benimsenen Siyonizm, “Filistin Meselesi”nin de başlangıcı

Yahudi Meselesinden ve diasporadaki zulümden kurtuluş için üretilen “yerli çözüm” ise ilk kez 1880’lerde (Doğu Avrupa ve Rus Çarlığında sistematik kıyımların ivme kazandığı ve ABD’ye kitlesel göçün başladığı bir dönemde) Rus kökenli Yahudi Leo Pinsker tarafından Auto-Emancipation (1882) adlı eseriyle ortaya atılan, yüzyılın sonunda Avusturya Yahudisi Theodor Herzl’ın Yahudi Devleti (1896) kitabıyla ve yoğun faaliyetleriyle ete kemiğe bürünen Filistin’de milli yurda dönüş fikrini ve ideolojisini içeren Siyonizmdir. Aslında Siyon’a/Kutsal Topraklara dönerek kurtuluş fikrinin 2000 yıllık bir geçmişi vardır; ama 1789 Fransız Devrimi ve milliyetçilik akımının etkisiyle bu fikir, 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başında -dini içeriğinden arındırılarak- siyasal ve örgütlü bir programa dönüştürülür. Bu fikrin somut bir arayışa dönüşmesinde 1894’te Fransa’da yürütülen Dreyfus Davası etkili olur. Davanın ayrıntılarına girmeyeceğim. Ama bu davayla birlikte, Avrupalıların bilincinde antisemitizmin iyice yerleşik olduğu, Yahudiler ne kadar sekülerleşir ve yaşadıkları toplumlar içinde asimile olurlarsa olsunlar hiçbir zaman eşit birer vatandaş gibi muamele göremeyecekleri kanaatine varılır. İşte böyle bir ortamda ateist ve asimile bir Yahudi olan Herzl, “dünya Yahudilerini tarihi felaketten kurtarmak” için milli yurt arayışına girerek 1897’de Birinci Siyonist Kongre’yi Basel’de toplar ve Dünya Siyonist Örgütü’nü kurarak Siyonizmi uluslararası bir harekete dönüştürür. Demem odur ki Siyonizmin doğuşu da Avrupa’nın kendi içinde yaşananlarla alakalı.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde bu fikre sempatiyle bakan Yahudilerin oranı sadece ve sadece %1 iken ve aralarında ciddi görüş ayrılıkları varken, dünya Yahudileri tarafından yaygın şekilde benimsenir hale gelmesi Holokost sonrasına, yani İkinci Dünya Savaşı yıllarına tekabül eder. Zira Siyonizm, ortaya çıkışı itibarıyla hem (pasif bir şekilde kurtuluşun beklendiği) 1900 yıllık diaspora hayatına, yani Yahudi tarihi ve geleneğine, hem (kurtarıcı gelmeden vaat edilmiş topraklara girişi haram sayan) Ortodoks Yahudilik anlayışına, hem de modern dönem Yahudi Aydınlanmasına ve (bir ihanet olarak gördükleri Yahudi elitinin) asimilasyon projesine bir tepki, bir meydan okumadır. Dolayısıyla cephe aldığı geniş bir Yahudi kitle sözkonusudur ve en büyük direnci yine Yahudilerden görür. Vaktimiz sınırlı olduğundan, gerek “Yahudi Meselesi”nin dönüşümü gerekse Siyonizm konusunda daha ayrıntılı bilgiye ulaşmak için Özgür Dikmen’in BİSAV’da yaptığı “Viyana’dan Kudüs’e Siyonizmin Seyri” başlıklı konuşmasını izlemenizi tavsiye etmekle yetineyim.  (Videoyu izlemek için TIKLAYINIZ)

Yahudilerin Filistin topraklarında devletleşmesini kolaylaştıran en temel faktörler 20. yüzyılda yaşanan iki dünya savaşıdır. Siyonist önderler bu savaş şartlarını kendi davaları lehine taviz koparmak için başarılı bir şekilde kullanırlar. Bu tavizlerden ilki ve en önemlisi, hiç şüphesiz dönemin süper gücü Britanya İmparatorluğunun Yahudilere Filistin’de bir “milli yurt” vaat ettiği 1917 Balfour Deklarasyonu’dur. 1917’de yaşanan Bolşevik Devrimi’yle Rus Çarlığı’nın çöktüğü bir ortamda gerek İtilaf devletleri safında çarpışan Rusların savaştan çekilmemesini gerekse ABD’nin savaşa girmesini sağlamak için kullanılacak en uygun aktör Yahudilerdir. Zira o dönemde dünyada Yahudi nüfusun en fazla olduğu ülkeler Rusya ve ABD’dir. Dahası İngiliz yönetiminin savaşın ağır mali yükünü kaldırabilmek için Yahudi bankerlerden borç alması gerekmektedir. Savaşta Almanları ve İttifak kuvvetlerini mağlup etme ve Yahudilerin bu eksene kaymasını engelleme kaygısının yanısıra, bir de Anglikan-Protestan olan İngilizlerin Kitab-ı Mukaddes’teki vaatleri/kehanetleri gerçekleştirme motivasyonu eklendiğinde -İngiltere’deki nüfuz sahibi Yahudilerin itirazlarına rağmen- bu deklarasyon ilan edilir. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlerin Ortadoğu politikasını ele alan David Fromkin’in Barışa Son Veren Barış: Modern Ortadoğu Nasıl Yaratıldı? (Epsilon Yayınları) kitabını okumanızı hararetle tavsiye ederim.

“Filistin Meselesi”nin katalizörü olarak İngiliz Manda Yönetimi (1920-1948)

Kudüs ve Filistin toprakları Balfour Deklarasyonu’ndan bir ay sonra 1917 Aralık’ında işgal edilir. Burada İngiliz manda yönetimi, yaygın kanaatin aksine, başlangıçtaki hedeflerinin hemen hiçbirine ulaşamayacağı gibi 28 yıl sonra apar topar geri çekilir. Öncelikle mandanın sömürgeden farkına kısaca değinmek isterim. Bir yanda SSCB öncülüğünde komünist dalganın yükseldiği, diğer yanda ABD’nin “halkların kendi kaderlerini tayin hakkını (self-determinasyon)” savunduğu bir ortamda artık klasik sömürgecilik devam edemezdi. “Manda”, sömürgeciliğin daha yumuşatılmış hali diyebiliriz. Mandater devletler, 400 yıldır Osmanlı egemenliği altında kalmış Arap coğrafyası kendi kendini yönetebilir hale gelene kadar yerli halka ve yöneticilere yardımcı olmak, yeni devletlerin kurumsal altyapısını kurmak gibi bir fonksiyon üstlenir. Doğrudan yönetim modelini benimseyen Fransızlar işgalleri altındaki topraklarda mandanın gereklerini yerine getirmese de İngilizler dolaylı yönetimlerle bunu önemli ölçüde gerçekleştirir. Ancak bunun tek istisnası Filistin Mandası olur.

Yahudi göçleri ve toprak alımları karşısında yerel Arap halkın isyanları ile sık sık karşı karşıya kalan İngilizler, burayı Londra’dan atadıkları İngiliz Yüksek Komiseri marifetiyle yönetirler ve bir türlü istikrar sağlayamazlar. Nitekim Filistinliler ayaklandıkça İngilizler “taviz” vererek Yahudi göçlerini ve toprak alımlarını sınırlayacaklarını ilan ederler, ama bu sefer de Yahudiler ayaklanarak Londra’ya yoğun baskı yaparlar. Dolayısıyla çelişkili politikaların damgasını vurduğu bu süreçte yerel bir hükümet kurulamayacağı gibi müstakbel devletin kurumsal ve hukuki altyapısı da tesis edilemez. Araplar ve Yahudiler, İngilizlerin talebi doğrultusunda yönetim konseyleri kursalar da Filistinlilerin her ayaklandıklarında siyasi oluşumları ve özerklikleri baskı altına alınır. Özellikle 1936-1939 Büyük Arap İsyanı sırasında Yüksek İslâm Konseyi feshedilirken Arap Yüksek Komitesi de yasadışı ilan edilir; dahası bu isyan sırasında yetişkin erkek nüfusunun %10’u ya öldürülür ya sürülür ya da hapse atılır ve böylelikle Filistinliler lidersiz ve başsız kalırlar.

Ayrıca ağır bir iktisadi krizle boğuşurlar. 1900 yıl sonra sürgünden dönerek yeni bir vatan kurma ümidindeki Yahudiler ise -insan sermayesinin ve para kaynaklarının sağlamlığı, moral motivasyonlarının yüksekliği, içte ve dışta gösterdikleri dayanışma, büyük güçlerden aldıkları destek sayesinde- gerek İngiliz manda yönetiminden gerekse Arap isyanlarından alabildiğine faydalanırlar. Manda yönetimi ve isyanlar sırasında kuracakları yapıların tamamı 1948’de İsrail bağımsızlığını ilan ederken devlet kurumlarına dönüşür. Mesela Yahudilerin Hagana, İrgun ve Stern gibi silahlı yeraltı çeteleri, daha doğru bir ifadeyle terör örgütleri İsrail ordusuna; Yahudi göçlerini kolaylaştırmak üzere kurulan Yahudi Ajansı ise İsrail hükümetine dönüşür; yine 1920’de kurulan işçi federasyonu Hisrasdut 1948-1977 arasında ülkeyi kesintisiz yönetecek bugünkü İşçi Partisi’nin nüvesi olur.
İkinci Dünya Savaşı ve bu süreçte Hitler’in Yahudilere yönelik katliamlarının bağımsızlığın önünü açtığına konuşmamın en başında değinmiştim. Ayrıntıya giremeyeceğim. Ama merak edenler Derin Tarih dergisinin 2. Dünya Savaşı özel sayısında “Hitler’in Holokost’u İsrail’in Kuruluşunu Nasıl Hızlandırdı?” başlığıyla yayınlanan makalemi okuyabilirler. (Bu yazıyı okumak için TIKLAYINIZ ) İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru Almanya’nın yenilgisine paralel olarak İngiliz-Yahudi ittifakı da sona erer. Yahudiler bağımsızlıklarının önünde en büyük engel olarak gördükleri İngiliz manda yönetimine karşı, daha evvelden bizzat İngilizlerden öğrendikleri terör taktiklerine başvurarak büyük bir isyana girişirler. Yaklaşık iki yıl Yahudi Ajansı’nın sabotajlarına, Yahudi çetelerin terör faaliyetlerine ve Amerikan yönetiminin yoğun baskısına direnen İngiliz hükümeti, sonunda Filistin Mandası’nın geleceğini 1947’de BM’ye havale eder. Sonuç, aşağıdaki haritaların ikincisinde göreceğiniz üzere, manda topraklarının %56’sının Yahudilere ve % 44’ünün Araplara verileceği iki devletli bir çözümü içeren 1947 BM Taksim Planı olur.


İsrail’in kuruluşu ve Arap-İsrail Savaşlarıyla “Filistin Meselesi”nin “Büyük Felaket”e dönüşmesi

BM Taksim Planı’nın ilan edildiği sırada Yahudilerin nüfusu toplam Filistin manda nüfusunun yaklaşık %30’u, yüzölçümünün de yaklaşık%6’sı kadardır. Planın ilanının hemen akabinde Yahudi çeteler harekete geçerek BM’nin masa başında kendilerine verdiği alanı ele geçirmek üzere -daha Büyük Arap İsyanı ve İkinci Dünya Savaşı yıllarında köy köy gezerek yürüttükleri casusluk faaliyetleriyle hazırladıkları planlar doğrultusunda- Filistinlilere karşı saldırıya başlarlar. 6 ay sürecek yerli Arap halk ile Yahudiler arasındaki çatışmalar, İngiltere’nin apar topar çekilmesi ve hemen ardından İsrail’in bağımsızlığını ilan etmesinin ertesi günü yani 15 Mayıs 1948’te beş Arap devletinin katılımıyla Arap-İsrail Savaşı’na dönüşür. Bu savaşta Yahudiler BM kararıyla kendilerine ayrılandan çok daha fazlasını, yani manda topraklarının %78’ini ele geçirirler. Kalan kısmı ise yani Doğu Kudüs ve Batı Şeria’yı komşu Ürdün, Gazze’yi ise Mısır kontrolü altına alır. Böylelikle 1949 yılı itibarıyla ortada Filistinlilerin yönettiği bir toprak parçası kalmaz.

Gerek bu bölgesel savaşın gerekse öncesindeki iç savaşın Filistinliler açısından insani maliyeti oldukça ağırdır; zira 1.300 Filistin yerleşiminden 531’ini yerle bir edilirken, manda döneminde 1,4 milyon olan nüfusun 800 bini mülteci konumuna düşerek ya Batı Şeria ile Gazze’ye sığınır ya da çevre ülkelere dağılır. 150 bini de bugünkü İsrail toprakları içinde kalır (Bugün İsrail nüfusunun %20’si Filistinli Arap’tır). Bu arada 1948’de -Yahudi çetelerin katliamlarına şahit olmuş veya işitmiş- Filistinliler topraklarını terk edip kaçarken aslında çatışmaların birkaç haftaya biteceğini ve geri döneceklerini zannetmişlerdi. Ama bugün onların torunlarının çocukları dahi hâlâ mülteci statüsünde bölgeye ve dünyaya dağılmış şekilde ve birçoğu son derece zor şartlarda yaşıyorlar.

Öte yandan Filistin topraklarının dünya Yahudileri için bir çekim alanına dönüşmesi 1948 Savaşı ile birlikte gerçekleşir. Daha öncesinde idealist veya mecbur kalmış kesimler dışında Filistin’e göçe geniş Yahudi kitleleri mesafeyle bakmış, “Yeni Dünya” ABD’ye göçü tercih etmişlerdi. 1914’te 85 bin olan Filistin’deki Yahudi nüfusu, 1947’de 650 bine ve 1956’da ise 1,4 milyona ulaşır.

Nekbe, yani Büyük Felaket diye anılan ve Filistinlileri büyük bir yenilmişlik psikolojisine sokan bu savaştan daha sarsıcı olanı, 1967’de sadece altı gün sürecek Üçüncü Arap-İsrail Savaşı’dır. İsrail bu savaşta bütün eski Filistin Mandası topraklarının (yani Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze’nin) yanısıra bir de Mısır’dan Sina Yarımadası’nı ve Suriye’den Golan Tepeleri’ni işgal ederek yüzölçümünü tam üç katına çıkarır. Kudüs başta olmak üzere kutsal mekânlar Yahudilerin kontrolüne girerek çatışmaya bir de dinî boyut eklenir.

İsrail, 1973 Dördüncü Arap-İsrail Savaşı’nın akabinde başlayacak müzakereler sonucunda, 1979’da Mısır’la barış antlaşması imzalayarak 1982’de Sina Yarımadası’ndan çekilir. Yani 1967’den 1982’ye kadar 15 sene boyunca Sina toprakları işgal atında kalır. 2005’te de Gazze’den bu defa müzakeresiz, tek taraflı olarak ayrılır; ama karadan, havadan ve denizden çepeçevre kuşatarak dünyanın nüfus yoğunluğu en fazla olan bu küçücük bölgesini bir açık hava hapishanesine getirir. 1980’lerde ilhak ettiği Golan Tepeleri ve Doğu Kudüs hâlâ işgal altında. Üç ayrı statüde olan Batı Şeria ise, yarıya yakını doğrudan İsrail işgali altında olup Filistinlilerin kısmi egemenliğindeki alanlar da kapalı askeri bölgeler, Yahudi yerleşimler, duvarlar, yollar ağı, kontrol noktalarıyla vs. kuşatılmış toplamda 95 ayrı parçaya bölünmüş durumda. Yani bugün Filistin Devleti dediğimiz yapı gerçek anlamda egemen bir devlet olmaktan oldukça uzak, toprak bütünlüğü bulunmayan, daha ziyade Filistinlilerin iç işlerini yürüten ve onları kontrol altında tutan özerk bir yönetim niteliğinde. Bu arada sözkonusu yapının da ancak 1994’te Oslo Barış Süreci şartlarında kurulabildiğini, yani Filistinlilerin kör topal da olsa kendi kendini yönetebilir bir özerk yapıya ancak son 24 yıldır sahip olduğunu vurgulamak isterim. FKÖ, 1994 öncesinde sürgünde Filistinlilerin temsilciliğini ve direnişi yürüten bir şemsiye örgüttü. Bugün ise Batı Şeria ile Gazze’de -2007’den itibaren birbiriyle adeta kanlı bıçaklı olan- el-Fetih/FKÖ ile Hamas kontrolünde iki ayrı hükümet kurulduğunu, yani özerk yönetim altında dahi birlik olunamadığını belirtmem gerekir.


Dinî bir mesele olarak Filistin

“Filistin Meselesi”, aynı zamanda dinî bir mesele. Üç semavi din için de kutsal, paylaşılamayan topraklar niteliğinde. Üç dinin de kabul ettiği birçok peygamber burada yaşamış ve defnedilmiş. Yani Filistin bir peygamberler diyarı. Tabii ki en kutsal yer Kudüs; ama bunun dışında Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yusuf’un vs. kabirlerinin bulunduğu el-Halil ve Hz. İsa’nın doğduğu kabul edilen Beytüllahim veya Nâsıra şehirleri de son derece önemli. Dahası Yahudilere göre buralar kendilerine Tanrı tarafından “vaat edilmiş topraklar”; yani kimliklerini bu topraklar üzerinden -üstelik bir de Tevrat’a atıfla- tanımlıyorlar. Kudüs, Yahudiler ve Hristiyanlar için hac mekânı; Müslümanlar açısından İsra ve Mirac mucizesinin mahalli, üçüncü kutsal belde. Dahası var. Başta Evanjelikler olmak üzere bazı Protestan mezheplerine göre İsa Mesih’in geri döneceği ve yeryüzü krallığını/cennetini kuracağı coğrafya da burası. Dolayısıyla bu mesele, barış süreçlerinde İsraillilerle Filistinlilerin toprak takasıyla veya türlü tavizlerle çözebileceği bir mesele değil; çok daha geniş çapta dünya Müslümanlarını, Hristiyanlarını ve Yahudilerini doğrudan ilgilendiren bir konu. Çözümü ne denli zor, daha doğrusu ne denli çözümsüz bir mesele olduğunu buradan anlayın.

İnsanî bir mesele olarak Filistin
“Filistin Meselesi” aynı zamanda insani bir mesele. Bu dallı budaklı konunun
(i) mültecilik, yerinden edilmişlik ve vatansızlık; parçalanmış ve dağılmış aileler;
(ii) temel haklardan mahrumiyet (hareket serbestisi, çalışma ve yaşama hakkı, temiz suya erişim vs.);
(iii) işgal ve ilhak, toprak gaspı, ev yıkımı;
(iv) düşük yoğunluklu savaş, toplu cezalandırma, hapis ve işkence, kitlesel kıyım;
(v) Filistinli liderlere ve mücadelenin seyrini etkileyecek önemli şahsiyetlere yönelik suikast, hapis veya sürgün politikasıyla Filistin siyasetini dizayn etme;
(vi) ambargolar ve iktisadi yaptırımlar;
(vii) geçim kaynakları hedef alınarak ve ekonomik faaliyetlere darbe vurularak iktisaden çökertip İsrail’e bağımlı kılma çabası;
(viii) duvar inşasıyla Filistinlileri yaşadıkları bölge içinde tecrit etme;
(ix) Yahudi yerleşimleri, yerleşimcilerin toprak, ev ve su kaynaklarını gaspları ve Filistinlilere saldırıları
başta olmak üzere saatlerce konuşulacak birçok boyutu var. Burada sadece birkaçına kısaca değineceğim. Daha ayrıntılı bilgiye yazarları arasında olduğum Siyonizm Düşünden İşgal Gerçeğine Filistin kitabından ulaşabilirsiniz. (Kitap için TIKLAYINIZ)

Filistin nüfusunun yarıdan çoğu mülteci konumunda ve her bir bölgedeki Filistinli bambaşka zorluklarla yüzleşiyor. Filistinli mültecilerden Ürdün’e gidenlere vatandaşlık verildi ama Lübnan’a ve Suriye’ye gidenlerin vatandaşlığı yok. Suriye’dekiler -iç savaş öncesine kadar- siyasi haklar dışında Suriyelilerin sahip olduğu bütün haklardan yararlanırken Lübnan’daki mülteciler ise en temel haklardan bile mahrumlar. 70 küsur alanda çalışmaları yasak, mülk edinemiyor, sahip olduklarını çocuklarına miras bırakamıyorlar, hareket serbestlikleri ve eğitim imkânları oldukça sınırlı. Dahası siyasetin mezhep dengelerine göre şekillendiği, 15 yıl iç savaş ve 18 yıl İsrail işgali yaşamış Lübnan’da Filistinli mülteciler istenmeyen grup konumundalar. Defalarca yıkım yaşamış mülteci kamplarının imarına izin çıkmıyor; camdan güneşin girmediği dip dibe evler her türlü hastalığa davetiye çıkarıyor. Aralarında bidûn denilen, hiçbir şekilde kayıt altına alınmamış, “var ama yok” hükmünde binlerce Filistinli var ki bunların çocukları ve torunları de aynı statüde olup eğitim ve sağlık başta olmak üzere hiçbir hizmetten faydalanamıyorlar. Bir gün vatanlarına geri dönme umuduyla bekliyorlar. Son yıllarda Suriye İç Savaşı yüzünden gerek bu ülkedeki gerekse Lübnan’daki Filistinli mültecilerin bir kısmı yeniden göç etmek, ikinci defa mülteciliği tatmak durumunda kaldı. 70 yıllık süreçte bulundukları ülkelerde tutunamayarak veya daha insanca bir hayata kavuşmak arzusuyla Batı’ya iltica etmiş yüz binlerce Filistinlinin karşılaştığı zorluklar da bambaşka. Öte yandan Batı Şeria, Gazze ve Doğu Kudüs’te de mülteciler yaşıyor; hatta Gazze nüfusunun yarıdan fazlası, Batı Şeria’nın da üçte biri mülteci konumunda ve kamplarda yaşıyorlar.


Gazzeliler, 2005’te İsrail askerlerinin ve yerleşimcilerin çekilmesi sayesinde içeride serbestçe hareket edebiliyorlar; ama karadan, havadan ve denizden kuşatma altındalar. Bölgenin uzun yıllar hayat damarı olan Mısır sınırındaki tünellerin kahir ekseriyeti yok edilmiş durumda. İşsizlik ve fakirlik oranının aşırı yüksek, gıdanın yetersiz, elektrik ve temiz içme suyunun yok denecek kadar az olduğu dünyanın en yoğun nüfuslu bölgesi Gazze, BM raporlarına göre iki yıl içinde tamamen yaşanması imkânsız bir yere dönüşecek. Öyle ki şu an İsrail’in en büyük korkularından biri bu şartlar altında Gazze’nin toplu olarak ayaklanması. Tam da bu yüzden Mısır aracılığıyla Hamas’la anlaşarak Gazze ve Sina Yarımadası’nın bir kısmını içine alan bölgede bir “Filistin devleti” kurma planları var.

Batı Şeria’ya gelince İkinci İntifada yıllarında etrafına duvarlar örülen bölgede Filistinliler bir yerden başka bir yere serbestçe hareket edemiyorlar; zira Yahudi yerleşimler, İsrail askerleri ve kontrol noktaları, Yahudilere mahsus yollar, kapalı askeri bölgeler ve duvarlarla kuşatılmış durumdalar. Yahudi yerleşimlerinin birçoğunu, değerli tarım arazilerini, su kaynaklarını, stratejik bölgeleri ve Kudüs’ü İsrail tarafında bırakacak şekilde inşa edilen ve oldubittiyle fiilî sınırları çizen duvar, bölge nüfusunun dörtte birinin hayatını doğrudan etkiliyor. Bazı Filistin yerleşimleri üç, bazıları dört taraftan duvarlarla çevrelenmiş durumda. Tarım arazisi, okulu, hastanesi duvarın diğer tarafında kalan birçok Filistinli var. Ürdün sınırı boyunca uzanan Batı Şeria’nın doğusu ise tamamen kapalı askeri bölge ve Filistinlilerin buraya girişi yasak; buralarda var olan Filistin yerleşimleri de tamamen kuşatılmış durumda.

Harita 7: İlk harita, 1949 Ateşkes Hattı sınırları dahilinde duvarlar, kapalı askeri bölgeler, Yahudi yerleşimleri ve yollar ağıyla kuşatılmış Batı Şeria’yı gösterirken; ikincisi, sadece yaşam alanlarını yansıtıyor: Filistinlilerin yaşadığı adacıkları beyazla, Yahudi yerleşimlerini koyu maviyle göstermiş.

Bugün Batı Şeria’nın ve Doğu Kudüs’ün her yerine virüs gibi yayılan Yahudi yerleşimleri, başlangıçta askeri, iktisadi ve stratejik kaygılara göre inşa edilirken 1970’lerin sonlarından itibaren siyasi ve dini motivasyonlarla hızla artar. Hedef, Arap çoğunluğun yaşadığı bölgeleri bölüp tecrit ederek kendi içinde coğrafi, siyasi, iktisadi ve kültürel bir bütünlük sağlamalarını engellemek, Filistinlileri adeta gettolarda yaşamaya mahkûm etmektir. 1996’da Netanyahu döneminde Doğu Kudüs’te yeni yerleşim birimleri kurmayı amaçlayan Har Homa Projesi başlatılır; projeyle Doğu Kudüs’teki radikal Yahudilerin nüfusunu artırmak, Doğu Kudüs ile Batı Şeria arasındaki bağlantıyı kesmek suretiyle Filistinlilerin Kudüs üzerindeki haklarını sona erdirmek hedeflenir. 1972’de 10.000 civarında olan yerleşimci sayısı bugün 800.000’i aşmış buluyor ve Filistinlilerin günlük hayatını çok çeşitli şekillerde doğrudan olumsuz yönde etkiliyor. Özellikle militan yerleşimciler Filistinlilere saldırarak, gelir kaynağı olan ağaçlarını söküp tarım alanlarına zarar vererek, sularını gasp ederek, evlerini zorla ele geçirerek ve bunun gibi türlü yollarla hayatlarını dayanılmaz hale sokuyor. Militan yerleşimci katliamlarından en önemlisi, 25 Şubat 1994’te el-Halil’deki Hz. İbrahim Camii’nde sabah namazı sırasında Yahudi bir doktor yerleşimci olan Baruch Goldstein’in 29 Filistinliyi öldürdüğü ve 125’ini de yaralandığı; akabinde caminin bir kısmının sinagoga dönüştürüldüğü meşum olay. Bugün hala beş vakit namaz esnasında caminin sinagog tarafında bulunan Yahudi yerleşimciler, son derece yüksek sesle Hz. İbrahim’in kabri başında dualar okuyarak ve ayinler yaparak Müslümanların namazlarını engellemeye çalışıyor ve bu sinir harbi istisnasız her gün devam ediyor… Barışın önündeki en büyük engellerden biri olan Yahudi yerleşimleri meselesi, İsrail’in hiç taviz vermeye yanaşmadığı en yakıcı konulardan.


 


Doğu Kudüs tamamen İsrail işgali altında; buradaki Filistinliler özel kimlik kartına ve oturma iznine sahip. Kudüs’ten Filistinlilerin göç etmeleri için olanca baskı yapılıyor. Birçok Filistin mahallesine çeşitli bahanelerle el konarak Yahudileştirildi. Aile mezarlığı olmayan Kudüslülerin ölülerini gömecek yerleri dahi yok. Bu arada Gazzeli herhangi bir Filistinlinin Kudüs’e ve Mescid-i Aksa’ya gitme şansı hiç yokken, Batı Şeria’dakiler ise ancak özel izinle girebiliyorlar.
Öte yandan İsrail, Filistinlilerin kaderini sadece şiddet ve zor araçlarını kullanarak değil, duvar inşası gibi emrivakilerle ve sessiz sedasız meclisinden geçirdiği kanunlar ve hukuki düzenlemelerle de belirliyor. Mesela son dönemde Kudüs’ü Yahudileştirme politikasını, belediye sınırlarını yeniden düzenleyen meclis kararlarıyla yürütüyor. Buna göre değiştirilen sınırlarla birlikte şu an Batı Şeria’daki 150 bin Yahudi yerleşimcinin yaşadığı bölge Kudüs sınırları içine alınırken, zaten duvarlarla şehirden fiziken koparılmış 100 bin Filistinlinin bu defa hukuken Kudüs kimlikleri de iptal edilecek. Kutsal mekânımız Mescid-i Aksa’ya gelince, 2000 yıl evvel Roma yönetimi tarafından yıkılmış Tapınağın kalıntılarını bulmak iddiasıyla

1996’dan beri yeraltında yürüten kazılarla camilerin temellerini oyan İsrail, son dönemde Yahudilerin de girip ibadet edeceği şekilde zamansal ve mekânsal olarak Harem-i Şerif’i bölme planları yapıyor. Tıpkı 1994’te Hz. İbrahim Camii’ni bir oldubittiyle bölüp sinagoga çevirdiği gibi…

Son olarak işgalin ne anlama geldiğini, 1967 Savaşı’yla birlikte vatanından ayrı düşmüş Filistinli şair Mourid Barghouti’nin Şairin Filistini (Klasik Yayınları) kitabından bir alıntıyla anlatmak istiyorum: “İşgal Filistin’in köylerini durağanlaştırdı, şehirleri ise köye çevirdi… Filistin’in doğal bir seyir izleyerek gelişmesini bile-isteye engelledi, sanki İsrail topyekûn Filistin toplumundan İsrail kentlerine bir taşra üretmek istedi. Daha da ötesi, bütün Arap şehirlerini İbrani devletin kırsal arka bahçesi yapma peşinde İsrail.” (s.144-145)

Küresel ve bölgesel bir mesele olarak Filistin

“Filistin Meselesi” yalnızca iki halk arasında değil, aynı zamanda küresel ve bölgesel bir mesele. Küresel güçlerin kendi aralarındaki bölgesel nüfuz mücadelelerinin bir aracı; bunu Soğuk Savaş yıllarında ABD-SSCB mücadelesi çerçevesinde gördük. Öte yandan antiemperyalist güçler ile Arap ve İslam dünyasını birleştiren tek ortak dava. “Filistin Meselesi” ve dört Arap-İsrail savaşından her biri Ortadoğu siyasetini derinden etkiler ve şekillendirir. Mesela 1948 Savaşı yenilgisinin ardından Arap dünyasında Mısır, Suriye ve Lübnan başta olmak üzere darbeler, karşı-darbeler veya darbe kalkışmaları döneminin kapısı aralanır; rejim ve elit değişikliklerine varan karışıklıklar yaşanır. Ürdün Kralı (ve aynı zamanda Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğlu) Abdullah, bu savaşta izlediği politika nedeniyle bir hain olarak görülerek Filistinliler tarafından öldürülür. 1956 Savaşı, Mısır lideri Cemal Abdünnâsır’ı Arap dünyasının kahramanı haline getirirken ve Arap siyaseti Nâsırcılar ile karşıtları arasında kutuplaşırken, 1967 Savaşı Nâsırcıların tam bir hezimeti olur ve bundan sonra Baasçı ve İslamcı akımlar yükselişe geçer. Bu süreç, 1970’ler ve 1980’lerde Lübnan İç Savaşı (1975-1990) ve İsrail’in Lübnan’ı işgaliyle (1982-2000) devam eder. Kısaca Filistin, Ortadoğu’nun kaderini belirleyen en yakıcı mesele olur.

Öte yandan bu mesele, bölgesel güçlerin içeride meşruiyetlerini artırmak, dışarıda ise liderlik rolü oynamak maksadıyla kullandıkları bir araç. Bölgesel liderliğe oynayan Mısır’da Cemal Abdünnâsır, Suriye’de Hafız Esed, Irak’ta Saddam Hüseyin, Libya’da Muammer Kaddafi, Suudi Arabistan’da Kral Faysal, İran’da Humeyni bu aracı en çok kullanan liderler… Ortadoğu’daki rejimler ekseriyetle ya darbeyle gelen asker kökenli cumhuriyet ya da babadan oğula geçen kraliyet rejimleri olup hemen hepsi iç meşruiyet sorunlarıyla yüz yüze kalırlar. İşte bu meşruiyet krizini aşmak için bir yandan yüksek retorikle Filistin davasını sahiplenirler, diğer yandan işgalci İsrail korkusuyla iç muhalefeti engelleyerek halklarını etraflarında kenetlemeye çalışırlar. Bütün Arap ülkelerinin en büyük davası Filistin’dir, ama kendilerine dokunmadığı sürece… Kendilerine dokunduğu anda davayı kolayca gözden çıkarırlar, hatta savaş dahi açarlar.
Örnek vermek gerekirse, Ürdün’deki Filistinliler muazzam derecede güçlenip adeta devlet içinde devlete dönüşüp rejimi devirebilecek noktaya geldikleri anda Ürdün kraliyeti, Eylül 1970’te -İngilizlerden ve İsraillilerden aldığı destekle- topraklarındaki Filistinli direnişçilere savaş açtı. Kara Eylül olarak tarihe geçen savaşta 3500 Filistinli öldürüldü ve direnişçiler tamamen Ürdün’den çıkartılarak Lübnan’a sürüldü. Bu arada Ürdün nüfusunun %60’ının Filistinli olduğunu ve rejimin yumuşak karnının da bu mesele olduğunu hatırlatayım. Kısaca şöyle söyleyebiliriz: “Filistin Meselesi”, milli güvenliğe ve bekaya dokunduğu andan itibaren Arap rejimleri, İsrail’in Filistinlilere yaptıklarından çok daha beterini yapmaktan hiç çekinmez. Bir örnek daha vereyim. Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgalinin ardından ABD öncülüğünde uluslararası koalisyonla 1991’de Irak’a karşı açılan Körfez Savaşı’na Yaser Arafat destek vermediği için Kuveyt ve Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkelerinde çalışan yüz binlerce Filistinli bir anda kovuldu. Oysaki Filistinliler eğitimli oldukları için Körfez ülkelerinin bugünlere gelmesinde, kalkınmasında en temel unsurdu. Mesela o döneme kadar Kuveyt’teki öğretmenlerin yarıdan fazlası Filistinliydi. Dolayısıyla belki siyasal hiçbir bağlantınız olmayabilir; ama eğer ki bir mülteciyseniz küresel ve bölgesel krizlerin kurbanı haline gelip bir anda işinizi kaybedip yerleştiğiniz ülkeden kovulabiliyorsunuz. Kuveyt hapishanelerinde ağır işkenceden parmaklarının uçları eriyip gitmiş bir Filistinliyle Ürdün’de tanışmıştım mesela.

Yeri gelmişken Filistinli şair Mourid Barghouti’nin mülteciliğin anlamını çarpıcı ve veciz ifadelerle anlatan satırlarını sizinle paylaşmak istiyorum: “İnsanın vatanından olması, yerinden edilmesi ölüm gibidir… Kendisini içinde buluverdiği ülkelerin halklarını kaygılandıran detaylar ya da dahili politikalar umurunda değildir. Ne var ki değişikliklerin sonuçlarını hissedecek ilk kişi de odur. Onların sevindiği şeylerle sevinmeyebilir, fakat daima onlar korkunca o da korkar. ‘İçeri sızmış ajan’dır gösterilerde, o gün hiç evini terk etmemiş olsa bile. Odur mekanlarla ilişkisi çarpıtılmış olan. Odur hikayesini süregiden bir anlatımla anlatamayan ve her dakikada saatler yaşayan… Yabancı o kimsedir ki ona kibar insanlar: ‘Burada ikinci evindesin, en yakınlarının arasındasın’ der. Yabancı olduğu için küçümsenir ve yine yabancı olduğu için yakınlık gösterilir. İkincisine tahammül ilkinden daha zordur.” (Şairin Filistini, s. 3-4)

Özetle diyebiliriz ki “Filistin Meselesi” gerek küresel gerekse bölgesel güçler arasında bir araç aslında; Filistinlileri kurtarmak gibi bir gaye sözkonusu değil. Daha doğrusu böyle bir gaye başlarda olsa da bunu başaracak araçlara sahip olmadıklarından defalarca ağır yenilgiye uğrayıp bu konuda geri adım atmak zorunda kaldılar.

İsrail açısından bir milli güvenlik meselesi olarak Filistin

“Filistin Meselesi”, İsrail açısından da bir milli güvenlik meselesi. Daha doğrusu tarihleri hep sürgünler, kovulmalar, zulümlerle dolu olduğundan ve en son Almanya’da yaşadıkları kıyımdan dolayı güvenlik Yahudiler için adeta bir din. Akıl almaz bir güvenlik saplantısı içindeler. Korkuyla besleniyor, ayakta kalıyorlar. Filistin-İsrail Meselesi bir çözülse ve Filistinliler egemen devlete bir kavuşsa emin olun çok kısa bir süre sonra Yahudiler birbirlerini yemeye başlarlar. Zira zannımızın aksine, Yahudiler kadar parçalanmış bir millet daha yoktur. Niye derseniz, İsrail’in dışarıdan göçlerle kurulduğunu hatırlatırım. 100’e yakın ülkeden bambaşka kültürlere, geleneklere, hayat tarzlarına, siyasi anlayışlara ve ideolojilere sahip Yahudiler göç ettiler; her ne kadar askerlik hizmeti ve milli eğitim üzerinden yeknesak bir millet oluşturulmaya çalışılsa da bu kısmen başarılı oldu. Bu arada meşhur bir Yahudi atasözüne göre “İki Yahudi’nin olduğu yerde üç görüş vardır.”
İsrail’deki fay hatlarından biri kökenlerdir. İsrail’in kurucuları çoğunlukla Doğu Avrupa’dan gelen daha seküler-sosyalist çizgideki Aşkenaz Yahudilerdi; bunlar kendilerini modern, gelişmiş, üst tabaka olarak gördüler. Sefarad ve Mizrahi Yahudiler ise, yani İspanya kökenli olup eski Osmanlı ve Afrika coğrafyasından gelenler ise gelişmemiş, aşağı tabaka olarak görüldü ve birçok alandan dışlandı, ayrımcılık gördü. 1977 seçimleriyle birlikte Sefaradlar seslerini duyurup siyasette etkin olmaya başladılar. Yine de bu köken ayrımı İsrail’in yumuşak karnı olmaya devam ediyor.

İkinci fay hattı dindarlar ve laikler arasında. Dindarlığın kendi içinde çok farklı tonları olduğu gibi, dinle hiç alakası olmayan, ateist veya deist, sadece etnik köken bakımından kendini Yahudi sayan laik bir kesim de var. Bu noktada İsrail, başlangıçta Aşkenazlar tarafından seküler bir devlet olarak kurgulansa da nüfus realitesi 1948 Savaşı akabinde değiştiğinden ve yeni devlete Yahudilik üzerinden bir meşruiyet sağlanması gerektiğinden Ortodoks Yahudilikle uzlaşmak ve belli konularda tavizler vermek zorunda kaldılar. Bugün büyük olayların çıktığı ultra-Ortodoksların orduya alınması meselesinde gördüğümüz gibi, laikler ve dindarlar arasındaki bu derin fay hattının çok farklı tezahürleri var.  

Dinî bakımdan çok farklı Yahudi ekollerin varlığı üçüncü fay hattı. Resmen kabul gören ekol Ortodoks Yahudilik olsa da Muhafazakâr, Reformist ve Yeniden Yapılanmacı Yahudilikler de var ve aslında bakarsanız dünyada bu ikinci grup çok daha yaygın olup İsrail’de de genişçe bir tabana sahipler. Ortodoks Yahudiliğin etkinliğinden ve baskınlığından diğer Yahudi dinî ekolleri son derece rahatsızlar. Evlilik, boşanma ve ihtida gibi konularda Ortodoks şeriat anlayışının dayatılması gerek diğer ekollerin gerekse laiklerin tepkisini çekiyor. Konunun daha iyi anlaşılması için bir örnek vermek isterim. Ortodoks Yahudilikte kadın dinî alandan dışlanmıştır; belli bir zaman diliminde yapılması gereken ibadetlerle yükümlü değildir, özellikle Yahudi sözlü geleneğinin yazıya aktarımı olan Talmud’u çalışması yasaktır. Ancak ABD başta olmak üzere Batı’da yaygın diğer dinî ekollerde Talmud uzmanı birçok kadın olduğu gibi, son yıllarda sinagoglarda haham olarak görev alan çok sayıda kadın var. Ki bu, Ortodoks Yahudilerin asla kabul edemeyeceği bir şey. Konuyla ilgili okuma yapmak isteyenlere, bundan on sene evvel kaleme aldığım, Nazife Şişman’ın editörlüğünde Klasik Yayınları’ndan çıkan Harf Harf Kadınlar kitabındaki “Yahudi Kadının Modernleşme Tecrübesi ve İsrail Örneği” başlıklı makalemi tavsiye ederim. (TIKLAYINIZ)

Kısaca bugün İsrail’de Aşkenaz-Sefarat, laik-dindar, Ortodoks-Muhafazakâr-Reformist-Yeniden Yapılanmacı gibi zaman zaman keskinleşen fay hatları sözkonusu. Dahası İsrail’in siyasi sisteminin doğal bir sonucu olarak ultra-Ortodoks partiler hükümetlerde kilit konumda olup dini alanı tahkim edici kanunlar çıkarttırmaktalar. Gelinen aşamada İsrail’de tarihinin en aşırı Sağcı hükümetiyle karşı karşıyayız ve bu, laik kesimi son derece rahatsız edip tersine göçü dahi tetikliyor. Ülke 1948’de İsrail’i kuran Siyonist ekibin hayallerinden bambaşka bir yere sürüklenmiş durumda.

Sosyolojik, siyasi ve dinî bakımdan bu denli parçalı bir İsrail’i ayakta tutan nedir? Beka ve milli güvenlik kaygısı. Yüzyılların sürgün ve diaspora mirası ile 20. yüzyıldaki Holokost travması karşısında varoluş, ayakta kalma en temel güdüleri. İsrail kendisini düşman Arap deniziyle çepeçevre kuşatılmış bir demokrasi ve istikrar adacığı olarak görüyor. Sürekli dış düşman olarak Arapları ve antisemitizmi, iç düşman olarak da Filistinlileri kullanıyor. Yani “Filistin Meselesi”nin varlığı İsrail’in var oluşunun ve birlik-beraberliğinin bir teminatı; kendi içindeki bütün ihtilafların ve tartışmaların üzerini örten ve öteleyen bir perde. Dolayısıyla Filistin topraklarında anlaşmanın maliyeti/bedeli statükoyu sürdürmekten çok daha fazla. İsrail tehditsiz yaşayamaz!

Doğal kaynakların paylaşımı meselesi

Çözümsüz denkleme 2009’da yepyeni bir boyut daha eklendi: Akdeniz’de Kıbrıs, Mısır, Lübnan, Gazze ve İsrail kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgelerinde keşfedilen muazzam doğalgaz kaynakları. Bu, oyunun kurallarını değiştiren bir faktör. Zira daha evvel İsrail doğal kaynak fakiri bir ülkeydi ve dışarıya bağımlıydı. Ancak şu an kendisine 100 yıldan fazla yetecek doğalgaz sahalarına sahip ve doğalgaz ihracatçısı bir ülkeye dönüşüyor. Özellikle doğalgazını Batı’ya pazarlamak istiyor ki bunun için en kestirme yol Kıbrıs üzerinden Türkiye. Tam da bu yüzden İsrail’in 2013’te Mavi Marmara baskınından dolayı Türkiye’den özür dilediğini hatırlatmak isterim. 1973 Arap-İsrail Savaşı sırasında Araplar ilk kez petrolü bir silah olarak kullanmışlardı. Bir daha böyle bir adım atılmamakla birlikte, Arap dünyasının teoride de olsa İsrail’e karşı uygulayacağı bir baskı aracı daha elinden gitmiş durumda.


 

Arap İsyanlarının/Devrimlerinin gölgesinde kalan bir mesele olarak Filistin

Son yıllarda Ortadoğu’nun dört bir yanında yaşanan çatışmalar, iç savaşlar ve parçalanmışlık ortamında “Filistin Meselesi”, Arap ve İslam dünyasının gündeminden -Amerikan Başkanı Donald Trump’ın Aralık 2017’de büyükelçiliği Kudüs’e taşıma kararına kadar- büyük ölçüde düşmüştü. Hatta diyebiliriz ki Filistin davası, artık Arap dünyasının sırtında bir “yük” olarak görülüyor. Mevcut rejimlere göre, şu an Ortadoğu’da İran yayılmacılığı, Türkiye’nin etkinliği, Müslüman Kardeşler hareketi ve siyasal İslam akımı, IŞİD başta olmak üzere terörün yaygınlaşması gibi çok daha varoluşsal tehditler sözkonusu.  Tam da bu tehditler yüzünden Arap yönetimleri daha evvel hiç olmadığı kadar İsrail’e yakınlaşmış durumdalar; ortak tehditler karşısında güvenlik ve istihbarat işbirliği her geçen gün artarken gizli ortak operasyonlar da yürütüyorlar.

Dahası “Filistin Meselesi”ni oldubittiyle çözülmüş gibi yapıp İsrail’le Arap ülkelerini barıştırma ve ilişkileri resmiyete dökme, Trump’ın damadı Jared Kushner’ın “Yüzyılın Anlaşması” adı altında şu an yürüttüğü bir çalışma. Balfour Deklarasyonu’nun 100. ve İsrail’in bağımsızlığının 70. yıldönümü olan bugünlerde Siyonist devleti meşru bir aktöre dönüştürmek gibi bir hedef var. Trump’ın 2017 Mayıs’ında gerçekleştirdiği Riyad Zirvesi’yle başlayan bu sürecin İsrail ile “ılımlı Arap” ülkeleri arasında bölgesel bir ittifakla sonuçlanması hedefleniyor. Bu hedefin önündeki en büyük engel; toprak bütünlüğü olmayan bölük pörçük parçalardan oluşacak, Doğu Kudüs’ün İsrail işgalinde kalacağı, mültecilerin geri dönüşüne izin verilmeyecek, Yahudi yerleşimlerin ekseriyetinin yerinde kalacağı, ordusu bulunmayacak, hava sahasında ve yeraltında egemenliği olmayacak, bağımsız değil şu anki gibi özerk kalacak bir yapıya razı olmayan Filistin yönetiminin ve halkının direnişi ile Arap kamuoyundan yükselen tepki. İşte bu yüzden Mısır, Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn gibi Arap rejimleri “Filistin Meselesi”ni bir “ayak bağı” olarak görüyor. Bugün Filistinlilerin ve Filistin yönetiminin tarihlerinde hiç olmadıkları kadar yalnız kaldıklarını söyleyebiliriz. Türkiye’nin bu davayı sahiplenmesi o yüzden çok önemli ve değerli.

Kısaca “Filistin Meselesi” çok katmanlı ve çok boyutlu olup mevcut güç dengeleri/güç dengesizliği ve oyunun kuralları değişmediği sürece çözümü mümkün görünmeyen bir mesele.

İsrail’in “başarı”sının nedenleri

İsrail ve Yahudilerin (kervan yolda düzülür mantığıyla hareket etmeyip) belirledikleri hedefler doğrultusunda gerekli hazırlıklarını yapıp, sabırla ama proaktif bir şekilde bekleyip, perde arkasından var güçleriyle çalışarak uygun fırsatı kollamaları ve doğan fırsatlardan istifade etmeyi bilmeleri başarılarının temel nedeni. Unutmayın, Birinci Siyonist Kongresi’nde Siyonizmin temellerinin atılmasının ardından bir devletin ortaya çıkması tam 50 yıllık bir mücadeleyi gerektirdi. 20. yüzyılda iki büyük dünya savaşı yaşanmasa bu kadar “hızlı” sonuç da alamayabilirlerdi… Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ile Arap Devrimleri/İsyanları gibi küresel ve bölgesel dengeleri sarsıcı dönüm noktalarından tam da az evvel söylediğim şekilde istifade ettiler. Bazı komplocu zihinlerin iddia ettiği gibi bunları kışkırtmış ve başlatmış değiller; ama ortaya çıkan fırsatları değerlendirmesini bildiler.
Hedeflerine ulaşmak için kullandıkları çeşitli araçlar var ve bunların en önemlileri şunlar:

Bir büyük dış güce sırtını dayama ve ondan tam destek alma: Bu büyük güç önceleri İngiltere’ydi, daha sonra ABD oldu. Daha evvel 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında Osmanlı ve Almanya’dan destek arayışına da girmişlerdi. Büyük güce sırtını dayamak suretiyle İsrail, attığı hukuksuz adımlara karşı uluslararası kamuoyundan yükselen tepkileri dikkate almayıp göğüs gerebiliyor. BM Güvenlik Konseyinden aleyhinde çıkartılmaya çalışılan kararları ABD vetosu sayesinde aşabiliyor. Washington yeşil ışık yakmadan büyük bir savaşa veya operasyona girişmiyor. Büyük bir güce sırtını dayamanın İsrail’in kurucusu David Ben-Gurion’un temel stratejisi ve müstakbel yöneticilere tavsiyesi olduğunu da vurgulamak isterim.

Diplomasi, lobi faaliyetleri, para, medya/propaganda/sinema, yüksek teknoloji, aşırı güç/terör ve istihbarat faaliyetleri: Yahudiler diplomasi alanında oldukça maharetli olup yumurtaları tek sepete koymazlar; tek bir tarafa bel bağlamayıp aynı anda farklı, hatta zıt taraflara oynarlar. Dolayısıyla hangi taraf galip çıkarsa sonunda ondan istifade etmiş olurlar… Başta ABD olmak üzere birçok ülkede yürüttükleri lobi faaliyetleri önemli; bu şekilde İsrail aleyhine adımlar atılmasını önledikleri gibi, kendi menfaatleri doğrultusunda diğer ülkeleri yönlendirebiliyorlar. Bu lobiler sayesinde İsrail, ABD’nin sadece bir dış politika meselesi değil, aynı zamanda bir iç politika meselesine dönüşmüş durumda... Para ve iktisadi güç alanını açmaya gerek dahi yok, hepinizin malumu… Propagandayla kitlelerin zihinlerini ve gönüllerini yönlendirmek kullandığı diğer bir araç ki bunun içine medyayı kontrol de giriyor, Hollywood filmleri de… Yüksek teknoloji en önemli araçlarından; bu hem nüfuslarının azlığına rağmen asgari insan gücüyle azami iş çıkartmalarını sağlıyor, hem teknolojiye ihtiyaç duyan diğer ülkeleri kendisine bağlayıp onlarla işbirliği fırsatı yaratıyor, hem de kendine güven duygusu katıyor. Bu sonuncusuyla ilgili bir örnek vereyim; bir İsrail askerinin elindeki yüksek teknoloji ürünü silahını alsanız korkudan ödü patlar. Çünkü tarihi tecrübelerinin de etkisiyle Yahudiler dünyanın en korkak milletlerinden biridir. Yüksek teknoloji işte bu korkuyu aşmalarını sağlıyor… Aşırı güç kullanma, topyekûn misilleme ve devlet terörü Filistinlilerin her gün, Arap komşularının da dönem dönem maruz kaldığı bir yöntem. Bu şekilde kendisine saldıran veya saldırma potansiyeli bulunan düşmanlarını daha baştan caydırmaya, onlara gözdağı vermeye ve birbirine düşürmeye çalışıyor... Son olarak dış istihbarat örgütü Mossad ve iç istihbarat Şin-Bet ve Şabak’ın faaliyetleri ve etkinliği ise yine hepinizin malumu. Bu güçlü istihbarat ağı sayesinde kendisini koruyabildiği gibi, diğer ülkelerle ilişkilerinin, özellikle de Arap ülkeleriyle gizli temaslarının temelinde istihbarat paylaşımı ve güvenlik konuları bulunuyor.

Yalan, şantaj ve merhametsizlik: Buna sadece Filistinliler maruz kalmıyorlar; dışarıda Filistin davasını savunanlara karşı baskı, şantaj ve yalan ziyadesiyle kullanılıyor. Açıkçası dinleri de buna el veriyor. Malumunuz 10 Emir sadece Yahudiler arasında bağlayıcı. Yahudi olmayan Gentilelere karşı yalan söylemek de faizli iş yapmak da diğer haramlar da helal, hatta bazı hahamlara göre sevap sayılıyor. Dolayısıyla bu araçları hiç çekinmeden alabildiğine kullanıyorlar.
Düşmanının iç zaaflarını ve fay hatlarını gayet iyi bilip, kışkırtıp kendi lehine kullanma: Bizim gibi “Küfür tek millettir” veya “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” tarzı sloganlara sığınmıyorlar; “kâfir” saydıklarının içindeki ayrılıkları öğrenip kullanıyorlar. Böl-yönet siyasetinde başarılılar.

Azınlıklarla veya farklı gruplarla ittifak kurma: 1958’de Çevre İttifakı çerçevesinde, etrafını saran merkezî Arap devletlerine karşı Ortadoğu’daki Türkiye, İran ve Etiyopya gibi Arap olmayan devletlerle ve Kürtler ile Maruniler gibi Arap veya Müslüman olmayan unsurlarla işbirliğine gitti. Bu sayede hem bölgede tecritten kurtuldu hem de Arap devletlerini istikrarsızlaştırmaya çalıştı… Bugün ABD’de “Hristiyan Siyonistler” de denilen Evanjeliklerle işbirliği sayesinde Netanyahu, Trump yönetiminden istediği her tavizi koparabiliyor. Amerikan büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınmasına ABD içindeki Yahudilerden ziyade Evanjelikler destek çıktı, hatırlayın. Yine şu sıralar Ortadoğu’da Arap Hristiyan azınlıklarla işbirliği yapma politikasına girişmiş durumda. “Ilımlı Sünni Arap” rejimleriyle işbirliklerinden daha evvel zaten bahsettim.

Antisemitizm ve Holokost kozu: Bu kozları kullanarak hem her yaptıklarını meşrulaştırmaya çalışıyor hem de kendisini eleştirenleri veya düşmanlarını sindiriyor. Batı’da aleyhlerine herhangi bir şey yazanlara, söyleyenlere, tavır takınanlara karşı güçlü bir aleyhte propagandaya giriyor. Batı’da “antisemitizm” suçlamasına maruz kalmanın bedeli ağırdır; sonuç, çalıştığı işi kaybetmeye ve hatta hapse atılmaya kadar varabilir.

Son olarak içerideki muazzam fikir ayrılıklarını, birbirlerini yiyip davalarına zarar verecek ve varlıklarını tehlikeye atacak boyutlara ulaştırmıyorlar. Azınlık psikolojisi, korku kültürü ve güvenlikleştirme siyaseti üzerinden içeride birlik-beraberliği sağlıyorlar.

Son bir hatırlatma yapayım: Yahudiler, dünyanın dört bir yanına dağılmış vaziyette, çeşitli zamanlarda ve mekanlarda dışlanarak ve zulme uğrayarak, pasif bir şekilde kurtarıcı bekleyerek ve bağımlı halde geçirdikleri diaspora hayatlarının ardından 20. yüzyılda Siyonizmin ve Holokostun etkisiyle “Bir Daha Asla” sloganını benimseyerek hareket ettiler ve anlattığım bütün bu araçları pervasızca kullanarak bir devlet kurup bölgenin kaderini etkiler hale geldiler. Yahudilerin bugünkü durumu tarihin bir istisnasıdır, normu değil! Her ne kadar her dönemde etkin Yahudi gruplar var olsa da…

Filistinlilerin ve Arapların başarısızlığının nedenleri

Osmanlı dağıldıktan sonra sömürgeciler eliyle ve onların çıkarlarına göre sıfırdan kuruldular; sınırları cetvelle çizilerek birçok Arap devletine ayrıldılar. Arap dünyasında bu parçalanmışlık hali, birbirleriyle daimi rekabete ve zaman zaman çatışmaya yol açacak ana unsur oldu. Ayrıca Osmanlı’nın eğitimli ekibi ve insan sermayesi imparatorluk dağıldıktan sonra daha ziyade İstanbul ve Anadolu’da kalırken; buralar insani, maddi ve askeri güç bakımından daha zayıf haldeydi. Arap coğrafyasında yepyeni devletler, kimlikler ve kurumlar oluşturuldu; ancak takdir edersiniz ki manda şartları altında güçlü devletler, kimlikler ve kurumlar mandater devletlerin buralardaki varlığı açısından bir tehdit olurdu. Dolayısıyla zayıf yapılar tercih edildi. Kuruluştaki zayıflıklar ve dışarıya bağımlılık Arap devletlerinin geleceğini etkileyecekti.

İç siyasi/tarihi bölünmüşlük ve rekabetler de mevcut yapıları zayıflattı. Filistin özelinde daha Osmanlı döneminde var olan iki büyük eşraf aile Neşşaşibiler ile Hüseyniler arasındaki keskin rekabet İngiliz manda yönetimi altında da devam etti. İngilizler bu iki aileyi kendi çıkarları doğrultusunda birbirine karşı kullanmaktan çekinmedi. Filistinlilerin güçsüzlüğündeki temel sebep, dış güçlerce kolay manipüle edilebilen iç çekişmeleri olacaktı. Tıpkı şu an FKÖ ile HAMAS arasında olduğu ve İsrail’in de bundan kıyasıya istifade ettiği gibi. Arap ülkeleri arasındaki çekişmelere girmeye dahi gerek yok; Ortadoğu’nun hali ortada… Önce Filistinliler kendi içlerinde, ardından da Arap ülkeleri arasında bir birlik ve beraberlik sağlanmadığı sürece bu meselenin çözülmeyeceğini belirtmek zorundayım. Nitekim tarihe gidersek Selahaddin-i Eyyubi de Haçlıları Kudüs’ten ve Doğu Akdeniz’den temizlemeden evvel tam 10 sene boyunca Ortadoğu’da birliği sağlamak için o cepheden bu cepheye savaştı. Önce Fatımi Devleti’ni ve onların İsmaili Hilafetini ortadan kaldırdı; ardından atabeylikler olarak adem-i merkeziyetçi bir şekilde yönetilen Bilad-i Şam topraklarını kontrolü altına aldı. Atabeyler kendi koltuklarını korumak ve Haçlı Krallıkları da varlıklarını sürdürmek için birbirleriyle Selahaddin’e karşı değişken ittifaklara girmekteydi; tıpkı bugün Ortadoğu’da her aktörün, birbiriyle işbirliği yapmak yerine, rakibine veya komşusuna karşı dış aktörlerle işbirliğini tercih ettiği gibi. Kısaca diyebiliriz ki Araplar arasında uzlaşma kültürünün yerleşmemiş olması, gerek “Filistin Meselesi”ndeki başarısızlığın gerekse Arap dünyasındaki diğer problemlerin temel nedeni. Bu konuyla ilgili Amin Maalouf’un Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri veya İSAM yayınlarından çıkan Ramazan Şeşen’in kaleme aldığı Eyyûbîler kitabını okuyabilirsiniz.

Gerek Arapların gerekse Filistinlilerin güçlü kurumlarının ve (İsrail’in “başarısının sırrı” olan) araçlarının hiçbir zaman olmaması diğer bir boyut. Daha evvel belirttiğim gibi, bugünkü Filistin yönetimi 1994’te kuruldu; daha önce Filistinliler sırasıyla İngiltere, Ürdün, Mısır ve İsrail işgali altında kendilerine mahsus güçlü kurumsal yapıları olmadan yaşadılar. 24 yıldır ortada bir yönetim bulunsa da bunun bağımsız ve egemen olmadığı aşikâr. Üstelik işgal şartları altında ve iç rekabetlerin gölgesinde, dahası yolsuzluk, adam kayırma ve İsrail’le güvenlik anlaşmaları kıskacında beklenen ve istenen bir yönetim tesis edilebilmiş değil. Yüzyıldır Filistinlilerin işgalcilere karşı her isyanında, her intifadasında liderlerinin saf dışı bırakıldığını ve muazzam bir yıkım yaşadıklarını da göz ardı etmemek gerekir.

Arapların diplomasiyi yeterince bilmemeleri, her şeyi sıfır toplamlı bir oyun olarak görmeleri, yani “ya hep ya hiç” mantığıyla hareket etmeleri de diğer bir zaafları olageldi.
Keza Arap yönetimlerinin yüksek retoriğe ve hamasete karşılık fiiliyatta zayıflıkları, dışarıya bağımlılıkları, tutarsızlıkları, samimiyetsizlikleri, plansızlıkları ve eşgüdümsüzlükleri de defalarca İsrail karşısında neden yenilgiye uğradıklarının bir diğer açıklaması. 1948 Savaşı’na ilişkin Eugene R. Logan ve Avi Shlaim’ın Filistin Uğruna: 1948’in Tarihini Yeniden Yazmak ve yine Avi Shlaim’ın Filistin’i Bölüşmek: Kral Abdullah, Siyonistler ve Filistin’i Taksim Siyaseti (Küre Yayınları) kitaplarını okursanız bu zafiyetleri çok daha iyi anlarsınız.

Öte yandan haksızlık da etmek istemem. Filistinliler Arap dünyasının en eğitimli, entelektüel ve en dinamik kesimini oluşturuyor; mühendislikten tıbba ve sosyal bilimlere kadar Arapların alanlarında en iyilerinin birçoğu hep Filistinli. Ancak İsrail’in konuşmam sırasında anlattığım birçok politikası ve taktikleri yüzünden bu dinamizmin başarılı bir sonuca ulaşması engelleniyor.

Peki “Filistin Meselesi” için neler yapmak lazım?

Öncelikle, İsrail dışarıdan büyük bir baskı olmadığı sürece politikalarını asla değiştirmez. Sık sık verilen örnek, Güney Afrika Cumhuriyeti’nde Apartheid rejiminin çöküşünü sağlayan politikalar. Bu dönemi inceleyebilirsiniz.
İkincisi, BDS (Boykot-Tecrit-Yaptırım) Hareketi, Batı’da ve dünyada giderek yaygınlaşmakta olup geçtiğimiz yıllarda İsrail tarafından bir numaralı milli güvenlik tehdidi ilan edildi. İsrail’i en çok korkutan şey gelecekte kendisine karşı uluslararası kamuoyunun birleşerek kapsamlı bir boykot uygulanması. Tam da bu nedenle BDS Hareketi üyelerinin artık İsrail’e girişine izin verilmiyor, sınırdışı ediliyor. Ayrıca başta ABD olmak üzere Batı’daki yönetimler nezdinde yoğun diplomatik girişimlerle bu hareket mensuplarını ve faaliyetlerini etkisiz hale getirmeye çalışıyor.

Üçüncüsü, Özgürlük Filosu gibi Gazze’ye uygulanan ablukayı delmeye çalışan uluslararası girişimleri ve Filistinlilerin günlük hayatta yaşadıklarını belgeleyip dünya kamuoyunun vicdanını harekete geçirebilecek türden belgeseller çekilmesini ve benzeri barışçıl ve yaratıcı taktikleri önemsiyorum. Görsel olanın etkisi, çoğunlukla yazılı olandan çok daha fazladır.

Dördüncüsü, önce Filistin, ardından Arap ve İslam dünyası içinde birliği sağlamadan bu meselenin çözülmeyeceğini zihinlerimize kazıyıp tevhid dininin mensupları olarak aramızdaki tali ve tabii ihtilafları düşmanlık boyutuna taşımamayı öğrenmeli ve asgari müştereklerde uzlaşma kültürünü içselleştirmeliyiz. Ne yazık ki bu konuda son derece başarısızız. Düşmanlarımız tam da bu zaafımızı istismar ediyor.

Beşincisi, İsrail’in Filistinlilere karşı uyguladığı taktikler ne yazık ki Ortadoğu’nun geldiği kaos ve çatışma ortamında giderek yaygınlaşıyor. İsrail’in 1990’larda Gazze’nin, 2002’den itibaren de Batı Şeria’nın çevresine inşa etmeye başladığı duvarların benzerleri, ilk olarak 2006’dan itibaren Bağdat’ın Sünni-Şii mahalleleri arasına örülmeye başlandı. Şimdilerde maalesef ki bizim doğu ve güneydoğu sınırlarımız da dahil birçok bölge ülkesi arasında duvarlar yükseliyor. 1948’den beri Filistinli mültecileri ve sürgünleri konuşurken bunu çoktan unuttuk; Suriye, Irak, Libya, Afganistan, Yemen başta olmak üzere Arap coğrafyasından kitlesel kaçışlar temel gündemimiz. İsrail’in kitlesel katliamlarına, mal-mülklere el koymasına, hapishanelerine vs. eleştiriler yağdırırken artık Ortadoğu’daki iç savaşlarda vahşet sıradanlaştı, ölen canların sayısını takip edemez olduk, şehirlerin enkaza döndüğü ortamda kalan binalar ve mal-mülk de kapanın elinde kalıyor. Dahası Arap hapishanelerinde sistematik işkence, taciz ve tecavüz rejimlerin gözdağı politikası olarak sıradanlaşırken ve on binlerce mahkûm maddi veya manevi işkencelerle hayatını kaybederken İsrail hapishanelerine artık “otel” deniyor. Şu an Suriyeliler “Keşke sadece İsrail’in Filistinlilere yaptığı kadar bir zulüm yaşıyor olsaydık” diyor.

Demek istediğim şu: Biz Müslümanlar olarak, İslam dünyası olarak İsrail karşısında her alanda sahip olduğumuz ahlaki üstünlüğümüzü kaybediyoruz. Artık Müslümanlar elinden ve dilinden emin olunan kullar değil, beldelerimiz emin beldeler değil maalesef. İsrail’in yıllardır Filistinlilere karşı uyguladığı insanlık dışı politikaların bir benzeri, hatta çok daha beterleri, rejimlerin beka kaygıları altında bölgede giderek meşruiyet ve yaygınlık kazanıyor, normalleşiyor. Filistinlilere yaptıklarını eleştirmeye, kınamaya, karşı koymaya kalkıştığımızda İsrailliler bize “Siz kendinize bakın” demezler mi? Denebilir ki Ortadoğu’da bu yaşananların sebebi dış güçlerin ve İsrail’in kışkırtması. Ben de soruyorum, “Müslüman aynı delikten iki defa sokulmaz” hadis-i şerifini nasıl unutup da bir yüzyıldır hala aynı kışkırtmalara, aynı oyunlara gelebiliyoruz? Bu noktada dördüncü madde üzerinde uzunca kafa yormaya ve şimdi söyleyeceğim son madde üzerinde yoğun bir şekilde çalışmaya ihtiyacımız var.

Son olarak, dostumuzu da düşmanımızı da diliyle, kültürüyle, siyasi aklıyla, iç zaaflarıyla ve kırılganlıklarıyla tanımamız, bilmemiz, okuyup öğrenmemiz lazım. Düşmanlarımız bizi tanıyor; zaaflarımızı ve kırılganlıklarımızı bize karşı kullanıyor. Ama biz dostlarımızı da düşmanlarımızı da tanımıyoruz; tanımadığımız için de ya içi boş hamasi söylemlerle ve “Kahrolsun İsrail”, “Filistin’e özgürlük” tarzı bolca sloganlarla yetiniyoruz ya da onları tanrılaştıran veya acizleştiren komplolara inanıp tespih çeker gibi sürekli “üst akıl” diyoruz. Gençler, öncelikle üzerinde çalıştığınız ülkenin dilini öğrenin, gidip gelin, “Twitter allameliği”ni bırakıp yazılı literatürü üşenmeyip okuyun, araştırın. Filistin’e gitmeden, İbranice ve Arapça öğrenmeden kat edebileceğiniz mesafe oldukça sınırlı. Unutmayın gitmediğiniz, görmediğiniz yer sizin değildir. İlimsiz eylemden de eylemsiz söylemden de Filistinliler ve Araplar çok çektiler. Bilgi en büyük güçtür, bunu da hiç unutmayın.

Güncelleme Tarihi: 05 Aralık 2018, 13:58
YORUM EKLE

banner33

banner37