Yunanistan’da Türk kimliğinin inkârı ve Batı Trakya Türkleri

Şüphesiz ki Batı Trakya’daki Türk varlığı ve Türk azınlığın çözüm bekleyen sorunları Türk-Yunan ilişkilerindeki temel parametrelerden birini oluşturuyor.

Yunanistan’da Türk kimliğinin inkârı ve Batı Trakya Türkleri

Ahmet Bağçeci

Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesinde yaşayan Türk nüfusun, Lozan Barış Antlaşması’n-dan doğan haklarının Atina yönetimi tarafından uzun yıllardır göz ardı edilmesi, bölge halkının eğitim, milli kimlik, inanç ve ifade özgürlüğü gibi temel haklar konusunda yaşadığı sıkıntıların başlıca sebebini oluşturuyor.

37 yıllık Avrupa Birliği üyesi Yunanistan’da yaşayan Batı Trakya Türkleri bugün, 1991’de ilan edilen “Yasalar Önünde Eşitlik” politikası ışığında bazı temel vatandaşlık haklarından kısmen yararlanırken; gerek ulusal gerekse ikili ve uluslararası antlaşma ve sözleşmelerle garanti altına alınan azınlık haklarından istifade edemiyor.

Batı Trakya Türklüğü, karşı karşıya kaldığı sıkıntılarla uzun süre kendi başına mücadele etmek zorunda kaldı. İnsan hakları ihlalleri kapsamına giren pek çok uygulama, sivil toplum örgütlerinin tüzel kişilikleri veya gerçek kişiler tarafından yargıya taşındı. Bu davalar, Yunanistan’daki iç hukuk yolları tüketildikten sonra da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götürüldü. Türk azınlık, Yunanistan devletinin uyguladığı ayrımcı politikalara karşı açılan davaların hemen hepsini kazandı. Ancak Atina yönetimi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf olmasına rağmen AİHM’de alınan kararları uygulamayı kabul etmedi.

Şüphesiz ki Batı Trakya’daki Türk varlığı ve Türk azınlığın çözüm bekleyen sorunları Türk-Yunan ilişkilerindeki temel parametrelerden birini oluşturuyor. Başta Kıbrıs olmak üzere, Ege’deki karasuları ve kıta sahanlığı gibi taraflar arasındaki uzlaşmanın zor olduğu anlaşmazlıklar ise dolaylı olarak Batı Trakya Türklerine tesir ediyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 65 yıl sonra bir ilk olan geçtiğimiz Aralık ayındaki Yunanistan ziyareti, Batı Trakya’daki sorunların yeniden iki ülkenin de gündemine taşınmasında etkili oldu. Zira Cumhurbaşkanı Erdoğan, sadece Atina’da değil aynı zamanda Gümülcine ve İskeçe’de de temaslarda bulundu. Özellikle, Erdoğan’ın henüz ziyaretten önce Yunan medyasına verdiği bir mülakatta Lozan Barış Antlaşması’nın güncellenmesine ihtiyaç olduğunu ifade etmesi her iki ülke kamuoyunda da geniş bir yankı uyandırdı. Bu ziyaret sırasında gündeme gelen başlıkların ayrıntıları ve ziyaretin ardından Yunanistan’da yaşanan bazı gelişmelere değinmeden önce bölgenin yakın tarihine dair kırılma anlarını hatırlamakta fayda var.

58 Günlük Cumhuriyetten Lozan Barış Konferansı’na

Yaklaşık beş asır boyunca Osmanlı hâkimiyetinde kalan bölge, Balkan Savaşı sırasında Bulgaristan tarafından işgal edilmişti. Savaşın yeniden başlamasıyla birlikte 13 Ağustos 1913 günü kurulan Batı Trakya Türk Cumhuriyeti uzun ömürlü olmadı. Türk tarihinin de ilk cumhuriyeti olarak kabul edilebilecek bu siyasi oluşum sadece 58 gün ayakta kalabildi. 29 Eylül 1913 tarihli İstanbul Anlaşması ile bölge yeniden Bulgaristan’a bırakıldı. Bir yıl sonra patlak veren Birinci Dünya Savaşı’nda ise bu kez Osmanlı Devleti ve Bulgaristan aynı safta yer aldı. Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın da yer aldığı bu ittifak, savaşı kaybedince Batı Trakya Türklerinin tarihinde de yeni bir sayfa açılmış oldu. 27 Kasım 1919 tarihli Neuilly Anlaşması gereğince bölge bu kez Yunanistan’ın bir parçasına dönüştü. Batı Trakya bu anlaşmanın ardından 22 Mayıs 1920’de Fransız askerlerinin de desteğiyle, tek bir kurşun dahi atılmadan Yunan birliklerine teslim edildi.

20 Ocak 1920’de toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin kararına göre Misak-ı Milli sınırları içerisinde yer alan bölge, Kurtuluş Savaşı’nın başarıya ulaşması ve Yunanistan’ın Anadolu macerasının hezimetle sonuçlanmasının ardından barış antlaşması için Lozan’da toplanan konferansın da ana gündem maddelerinden birini oluşturdu. Konferansta Türk heyetine başkanlık yapan İsmet İnönü, 22 Kasım 1922’de yapılan ilk oturumda Meriç nehrinin doğusunda kalan bu bölgede yaşayan nüfusun çoğunlukla Türklerden oluştuğuna dikkat çekerek, Batı Trakya’nın kaderinin belirlenmesi için bir plebisit yani halk oylaması yapılmasını talep etti. Ancak dönemin Yunanistan Başbakanı Venizelos, bu isteğe sıcak bakmadı. Ülkesinin, bugün Türkiye sınırları içinde kalan Trakya’nın doğu kısmını bırakarak barış için yeterli fedakârlığı yaptığını savunan Venizelos’un tavrı, başta İngiltere olmak üzere Romanya ve Yugoslavya tarafında da desteklendi. Böylece Türk tarafı, uzun tartışmaların ardından Batı Trakya’nın bugünkü statüsünü kabul etmek durumunda kaldı.

Türk tarafı bu durum karşısında; Batı Trakya Türklerini, Türk-Yunan Mübadele Anlaşması’nın dışında bırakacak bir strateji geliştirdi. Böylelikle TBMM hükümeti ile Yunanistan arasında imzalanan mübadele anlaşmasında Batı Trakya’daki Türk nüfus ile İstanbul’da yaşayan Rumlar mübadele kapsamının dışında kaldı.

Lozan Barış Antlaşması’nda Batı Trakya Türklerinin kaderini belirleyen unsur, anlaşmanın üçüncü faslını oluşturan Azınlıkların Korunmasına Dair Protokol. Bu protokolün 38-44. maddelerinde Türkiye’nin İstanbul Rumlarına tanımayı garanti ettiği haklar belirtiliyor.

45. madde ile de aynı hakların Atina hükümeti tarafından Müslümanlara tanınacağı ifade ediliyor ve önceki maddelere atıf yapılıyor. İlk bakışta mütekabiliyet esasına uygun gibi gö-rünen bu protokolün söz konusu maddeleri, her iki toplumun o dönemdeki sosyo-ekonomik gerçekliklerini yansıtmıyor. Zira İstanbul Rumları geleceklerini koruyabilecekleri sosyal ve ekonomik güvenceleri daha Osmanlı döneminde elde etmişse de Batı Trakya’daki Türkler ilk kez bu anlaşmayla ‘resmi azınlık’ durumuna düşüyordu. Dolayısıyla da Türk toplumu, kendi yarınlarını garanti altına alabilecek sosyal ve ekonomik teşekküllerden mahrumdu. Lozan Barış Antlaşması’na konu olan iki azınlık arasındaki sosyolojik farklar bir yana bırakıldığında ilgili protokolde tarafların garanti altına alınan hakları şöyle özetlenebilir:

Yaşam ve özgürlük hakkı, dolaşım ve göç hakkı, yurttaşlık ve siyasal haklar, kanunlar önünde eşitlik, kamu hizmet ve görevlerine kabul, çeşitli meslek ve iş kollarında çalışma hakkı, mahkemelerde tercüman kullanma hakkı, eğitim, din, hayır ve sosyal kurumlar alanlarında sınırlı özerklik hakkı, dilediği dili kullanma hakkı, ana dilde eğitimde uygun görülen kolaylıkları kullanma hakkı, resmi dili öğrenme hakkı, eğitim, din ya da hayır işleri için devlet ve belediye bütçelerinden uygun ölçüde yararlanma hakkı, ibadet yerlerinin ve mezarlıkların korunmasını talep etme hakkı vb. Yukarıda sıralanan bu hakların, Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasından bugüne dek eksiksiz uygulandığını söylemek güç.

Lozan Sonrası Batı Trakya Türkleri

Antlaşmanın imzalanmasının ardından Atina yönetiminin Batı Trakya Türklerine bakışı, Türk-Yunan ilişkilerinin seyrine paralel bir çizgi izledi. Daha net bir ifadeyle, Atina ve Ankara arasındaki ilişkilerin yakın olduğu dönemlerde Batı Trakya Türklerine tanınan haklar göreceli olarak artarken, ilişkilerin gergin olduğu dönemlerde ise azınlık toplumu çeşitli baskılara maruz kaldı.

Türk tarafı, barış antlaşması için toplanan Lozan Konferansı’nda halk oylaması teklif eder-ken, gerekçelerinden biri de Batı Trakya’daki taşınmazların mülkiyetiydi. Bu nedenle Yunanistan, antlaşmanın hemen ardından bölgedeki mülkiyet dengesini değiştirecek adımlara hız verdi. Bunun için yeni bir iskân politikası uygulandı ve demografik yapı bölgenin tarihsel gelişimine aykırı biçimde değiştirildi. 1922 yılında Batı Trakya’da 129 bin Müslüman Türk, 33 bin Yunanlı yaşıyordu. Türklerin toprak mülkiyeti oranı yüzde 84, Yunanlıların ise yüzde 5’ti. 1950’ye kadar geçen evrede bu istatistikler Türklerin aleyhine değişti. Batı Trakya Türklerine ait taşınmazlara zorla el konulması gibi uygulamalar Türkiye tarafından zaman zaman Milletler Cemiyeti gündemine taşınsa da durum değişmedi.

İkinci Dünya Savaşı ve Yunan İç Savaşı dönemlerinin ardından kurulan Balkan Antantı, Ankara ile Atina arasındaki ilişkilerde yeni bir yakınlaşmayı beraberinde getirirken, bu durum Batı Trakya Türkleri için de olumlu sonuçlar doğurdu.

1952 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar Gümülcine’yi ziyaret etti. Bu ziyaret sırasında halen faal olan Celal Bayar Lisesi de açıldı. Mareşal Papagos tarafından imzalanan 3065/1954 sayılı yasa ile de Yunan meclisinde Türk Okulları Eğitim Kanunu onaylandı. Böylelikle Lozan Barış Antlaşması’ndan bu yana azınlık ilk defa ‘Türk’ olarak adlandırılmış oldu. Azınlığın eğitim gördüğü mektepler için artık ‘Türk okulları’ tabiri kullanılıyordu. Aynı dönemde sınır kapılarının açılması sonucu çok sayıda Batı Trakya Türkü anavatana göç etti. Bu göç dalgası, Batı Trakya’daki Türk varlığının geleceğini de olumsuz etkiledi.

Ne var ki; Türk-Yunan ilişkilerindeki yakınlaşma dönemi ve bunun Batı Trakya Türk toplumuna olan olumlu yansımaları fazla uzun sürmedi. 1955 yılından itibaren Kıbrıs konusunda başlayan anlaşmazlık, Batı Trakya Türkleri için zorluklarla dolu yeni bir dönemi işaret ediyordu.

Albaylar Cuntası’nın iktidarda olduğu 1967-1974 dönemi sadece Türk toplumu açısından değil tüm ülke için temel demokratik hakların askıya alındığı karanlık bir dönem olarak kayıtlara geçti. 1972’de çıkan 1109 sayılı kanun hükmünde kararname ile ‘Türk okulu’ ifadesi yerine ‘azınlık okulu’ yazılması mecbur kılındı. Azınlığın milli kimlik konusunda 1954 yılında elde ettiği bu önemli kazanım çok geçmeden kaybedilmiş oldu. 1974 yılındaki Kıbrıs Barış Harekâtı’nın ardından Albaylar Cuntası’nın devrilmesi ve ülkenin yeniden demokrasiye dönüşü, Yunan halkının temel hak ve özgürlüklere yeniden kavuşmasını sağlarken, Batı Trakya Türkleri atılan demokratik adımlardan mahrum bırakıldı. Zira Atina’da kurulan hükümetler, Kıbrıs’taki hüsranın ardından kendi vatandaşları olan Batı Trakya Türklerine karşı daha hasmane bir tavır takındı.

Yunanistan’ın 1981 yılında Avrupa Birliği’ne üye olması, azınlık hakları açısından yeni bir umut doğursa bile Atina yönetiminin Türk toplumuna karşı izlediği yıldırma ve baskı politikaları Brüksel tarafından görmezden gelindi. Avrupa Birliği üyeliğinin ardından oluşan olumlu hava da çok geçmeden dağıldı. Çünkü 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilan edilmesi üzerine Batı Trakya Türkleri üzerinden bir ‘rövanş’ arayışı başladı.

Dönemin Dışişleri Bakanı Yannis Kapsis, 16 Kasım 1983’te Gümülcine Türk Gençler Birliği, Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği ve İskeçe Türk Birliği isimli derneklerin kapatılmaları için mülki amirlerin harekete geçmesini istedi. Gümülcine ve İskeçe valileri, 1984 yılında isimlerinde “Türk” adı geçtiği gerekçesiyle söz konusu derneklerin kapatılması için mahkemeye müracaat etti. Yunan mahkemeleri, üyelerinin “Türk kökenli” olduklarını belirtmeleri ve isimlerinde “Türk” kelimesinin bulunması gerekçisiyle 1936 yılında kurulan Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği, 1928 yılında kurulan Gümülcine Türk Gençler Birliği ve 1927 yılında kurulan İskeçe Türk Birliği’nin kapatılmasına karar verdi. Karar 1987 yılının sonunda Yargıtay’ın onayıyla kesinleşti. Böylece Yunanistan yargısı, bir toplumun kimliği inkâr etmiş oldu.

Azınlık mensupları, milli kimliğine indirilmiş bir darbe olarak gördükleri bu haksız uygulamaya karşı harekete geçti ve 29 Ocak 1988’de Gümülcine’de düzenlenen yürüyüşe polisin tüm engellemelerine rağmen, binlerce kişi katıldı. 29 Ocak tarihi halen Batı Trakya Türkleri tarafından ‘Milli Direniş Günü’ olarak anılmaya devam ediyor. Aynı yıllarda Batı Trakya Türklerinin siyasi lideri Dr. Sadık Ahmet ve Gümülcine seçilmiş müftüsü İbrahim Şerif, seçim konuşmaları sırasında ‘Türk’ olduklarını beyan ettikleri için 18’er ay hapis cezasına çarptırılmış ve Selanik’teki Diavata Hapishanesi’ne gönderilmişti.

1980’li ve 90’lı yıllarda ise ilişkiler inişli çıkışlı bir seyir izledi. 1988 yılında dönemin başbakanları Turgut Özal ile Andreas Papandreu arasında Davos’ta gerçekleşen buluşmanın yumuşatıcı etkileri uzun soluklu olmadı. Bu dönemde Batı Trakya Türklerinin elde ettiği en büyük kazanımlardan biri, Avrupa Birliği’nin de baskıyla başlatılan “Yasalar Önünde Eşitlik” politikası oldu.

Batı Trakya Türkleri, kısmen de olsa uygulanan bu politika sayesinde gayrimenkul alım satımı, işyeri açma ruhsatı, özgürce seyahat etme, tarım makineleri satın alma ve kullanma, araba ve traktör ehliyeti alma, taşınmaz mülk edinme ve kısıtlı kredi alma gibi temel vatandaşlık haklarından yararlanmaya başladı.

Devam eden yıllarda karşılıklı önyargıların ve tarihsel rekabetin göz ardı edilemeyeceği iki ülkenin savaşın eşiğine geldiği dönemler de yaşandı. Kardak krizi ve Kıbrıs müzakerelerinde yaşanan tıkanıklıklar çoğu kez diyalog kanallarını tıkadı. Ancak 1999 yılında art arda meydana gelen Gölcük ve Atina depremleri, Türk-Yunan ilişkilerinde yeni bir yumuşama dönemi başlattı. İnsani yardımlarla başlayan yakınlaşmanın ardından taraflar arasında uzun süredir tıkalı olan diyalog kanalları yeniden açıldı. Bu ivme 2000’li yıllar boyunca da devam etti.

2000’li yıllarla beraber hem Ankara hem de Atina ortak çıkarlara dayanan ‘faydacı’ bir ilişki modelini benimsedi. 2006 yılının Mayıs ayında it dalaşına giren Türk ve Yunan jetlerin çarpışması ve bir Yunan pilotun hayatını kaybetmesi gibi tansiyonu yükseltebilecek gerilim anları bile krize dönüştürülmeden atlatıldı. 2010 yılında kurulan Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi ise iki tarafın hükümetleri arasında iyi işleyen yeni bir mekanizma oluşmasına zemin hazırladı. Taraflar, o tarihten bugüne kadar farklı başlıklarda işbirliğini artırmayı öngören 54 belgeye imza koydu.

Batı Trakya’ya 65 Yıl Sonra Gerçekleşen Ziyaret

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2017 yılının Aralık ayında Yunanistan’ın başkenti Atina’ya gerçekleştirdiği ziyaret, 65 yıl sonra bu ülkeye cumhurbaşkanlığı düzeyinde yapılan ilk ziyaret olması açısından tarihi bir önem taşıyordu. Atina’yı cumhurbaşkanı sıfatıyla ziyaret eden son isim 1952 yılında Celal Bayar olmuştu.

Ziyaretin Atina kısmında ikili ilişkilerin, özellikle ekonomi alanında hız kazanmasına yönelik vurgular hâkimdi. Ancak bu kez taraflar arasında çözüm beklenen sorunlar da yüksek sesle dile getirildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ziyaretinden önce Yunan medyasına verdiği mülakatta Lozan Antlaşması’nda bir güncellemeye ihtiyaç duyulduğunu ifade etmişti. Bu açıklama, Türkiye ve Yunanistan’da farklı yorumlara ve tepkilere açtı. Bu sözler, tarihi Atina ziyaretinin içeriğini de belirledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Yunan mevkidaşı Prokopis Pavlopulos arasındaki görüşmenin de can alıcı başlığı Lozan Barış Antlaşması üzerine başlayan tartışmalar oldu. Pavlopulos, söz konusu tartışmaya dair kameraların önünde şu sözleri sarf etti:

“Lozan, iki ulusun sınırlarını çizen bir anlaşma teşkil etmektedir. Bu ikili ilişkiler açısından hiçbir boşluk bırakmayan, tamamlanması gerekmeyen, muğlak bölge sınırları taşımayan bir anlaşmadır. Bunun tartışılacak, reform edilecek bir sözleşme olduğuna inan-mıyoruz. Bu anlaşma gereğince iki ülkede de yaşayan azınlıklar çok belirgin bir şekilde dile getirilmiştir. Azınlıklar Yunanistan açısından dini azınlık olarak tanınmıştır. Müslüman bir azınlık Lozan Anlaşması temelinde Yunanistan’da yaşamaktadır ve Yunanistan bir hukuk devleti olarak bu azınlığın tüm haklarını öngörüldüğü şekilde korumaktadır.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras’ı kabulünden sonra düzenlenen ortak basın toplantısı sırasında da Lozan Barış Antlaşması’nın uygulanmayan maddeleri ve Batı Trakya Türklerinin çözüm bekleyen sorunlarına dair tartışmalar yaşandı.

Erdoğan, Batı Trakya’daki sorunları pek çok başlık altında sıraladı. Yunanistan’ın Türk kimiğini inkâr etmekteki ısrarından yakınan Cumhurbaşkanı Erdoğan; müftü seçimi ve Türkçe eğitimin önündeki engeller gibi kronikleşen sıkıntıları dile getirmekle yetinmedi, bölgeye uygulanan ekonomik ayrımcılığa da dikkat çekti. Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras ise bu eleştirilere Cumhurbaşkanı Pavlopulos’un ifadelerine benzer sözlerle yanıt verdi:

“Lozan Barış Antlaşması’nın güncellenmesi için imzası bulunan diğer 9 ülkeyi de aynı masaya toplamamız lazım. Yunanistan’ın toprak bütünlüğüyle ilgili herhangi bir durum söz konusu değil. Gerçek biraz karmaşık. Bizim hükümetimiz Yunanistan vatandaşı Müslümanlarla ilgili hassas davranmaktadır. Azınlık konularıyla ilgili, yaşam standartlarının yükseltilmesiyle ilgili adımlar atılması gerektiğine katılıyorum. Ancak Yunanistan’daki Yunan vatandaşlarıyla ilgili konular başka ülkeleri ilgilendiren konular değil, bu bizim meselemiz.”

Atina’daki temaslarının ardından Batı Trakya’ya geçen Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha önce Başbakan olarak ziyaret ettiği İskeçe ve Gümülcine’de Türk sivil toplum örgütlerinin yetkilileriyle ve seçilmiş müftülerle bir araya geldi. Halka da hitap eden Erdoğan, Türkiye’nin gayesinin Yunanistan’ın iç işlerine müdahale etmek olmadığının altını çizdi ve Batı Trakya’daki sorunları iki taraf arasındaki dostluğun gereği olarak Yunan makamlarına ilettiğine vurgu yaptı. Cum-hurbaşkanı Erdoğan’ın dikkat çektiği husus ise yine Lozan Barış Antlaşması’ndan doğan ve Atina yönetimi tarafından görmezden gelinen azınlık haklarıydı. Erdoğan, asimilasyon konusunda Yunan makamlarına uyarıda bulundu:

“Bu devlette benim buradaki 150 bine yakın soydaşım Yunanistan Cumhuriyeti’nin bayrağı altında yaşıyor. Bizim isteğimiz şudur: Yunanistan devleti benim soydaşlarımdan asimile olmasını istememeli.”

Batı Trakya Türklerinin Çözüm Bekleyen Sorunları

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tarihi Yunanistan ziyaretinde bir kısmını gündeme getirdiği sıkıntıları yedi ana başlık altında özetlemek mümkün. Bu başlıklar; milli kimliğin inkârı, müftü seçimleri, eğitimdeki sıkıntılar, örgütlenme hakkının kısıtlanması, vakıf mallarının gaspı, siyasi engeller, 19. madde mağdurları ve ekonomik zorluklar olarak özetlenebilir.

Milli kimliğin inkârı: Bugün Yunanistan sınırları içinde büyük bir çoğunluğu Batı Trakya’da bulunan yaklaşık 150 bin Müslüman Türk yaşıyor. Türk azınlığın statüsünü halen 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması’nın belirlediği ölçütler oluşturuyor. Yunan idaresi, Batı Trakya’daki azınlığın “Türk” kimliğini Lozan Barış Antlaşması’nın 45. maddesine dayanarak reddediyor. Söz konusu 45. maddede; Batı Trakya azınlığının Yunan uyruğunda Türkiye’deki azınlıkların da Türk uyruğunda bulunması ve bunların ayırt edilmesi için din öğesinin kullanılması uygun bulunmuş ve Türk toplumu “Müslüman azınlık” olarak tanımlanmıştı. Ancak kuşkusuz o dönemde de bu azınlığın Türk olduğu aşikârdı. Zira 30 Ocak 1923 tarihinde “Türk-Rum Ahalinin Mübadelesi Ahitnamesi” imzalanmış, Türk ve Rum deyimleri ilk defa açıkça kullanılmıştı. Buna istinaden Batı Trakya’daki azınlık gruplarına dağıtılan ve burada yaşayanların mübadele dışında kaldıklarını kanıtlayan ‘etabli’ belgelerinde de din ayrımı yapılmamış, yine Türk ve Rum ibarelerine yer verilmişti. Türkçe konuşan bu insanların, 20. yüzyılın başındaki sosyolojik tanımlar dikkate alınarak hazırlanan Lozan Barış Antlaşması’nın 45. maddesine atıf-la ‘Yunanistan Müslümanları’ olarak tanımlanması, günümüz gerçekleriyle ve insan hakları değerleriyle tezat oluşturuyor.

Müftü seçimleri: Batı Trakya’daki en temel sorunlardan biri hiç kuşkusuz ‘seçilmiş’ ve ‘atanmış’ müftü karmaşası. Aslında Lozan Barış Antlaşması’nda din ve inanç özgürlüğünü garanti alan maddeler arasında müftülerin nasıl seçileceğine dair kesin bir hüküm yok. Bu makam ayrıntılı biçimde 1913 Atina Anlaşması ile düzenlenmiş ve 2345/1920 tarihli yasayla iç hukuka yansımıştır. Söz konusu bu yasa, geniş yetkilerle donatılmış müftülerin, yaşadıkları çevredeki Müslümanlar tarafından seçilmesini öngörüyordu. Başmüftü ise seçilmiş müftülerin tercihiyle belirlenecek ve Yunan makamlarınca da onaylanan isim bu görevi üstlenecekti. Türk azınlık 1985 yılına dek, bu kanun gereği kendi müftülerini hür iradeleriyle seçebilmekteydi. 1984 yılında Gümülcine Müftüsü Hüseyin Mustafa Efendi’nin ölümü üzerine Yunan hükümeti bu göreve Rüştü Ethem’i atadı. Bu uygulama üzerine Türk azınlık Ağustos 1990’da resmi olmayan bir seçim yaptı. Mehmet Emin Aga İskeçe müftüsü, İbrahim Şerif de Gümülcine müftüsü olarak seçildi. Yunan hükümeti buna karşılık 2345 sayılı kanunu kaldırıp, yerine 1920 sayılı kanunu getirdi. Bu yeni kanun, müftülerin cemaat tarafından seçilmesini engellemekte ve müftü tayinini tümüyle Yunan idaresine bırakmaktaydı. Ayrıca bu yeni yasa ile müftülerin elinden vakıfların mal varlığını yönetme yetkisi de alındı. Bir başka önemli değişiklik ise yazışmaların Yunanca olması yönünde getirilen zorunluluk oldu.

Bugün Batı Trakya’da hem atanmış hem de seçilmiş müftülerin varlığı, toplumsal bir karmaşaya yol açıyor. Zira Lozan Barış Antlaşması gereği, müftüler din işleri dışında bazı hukuki konularda da söz sahibi. Batı Trakya’daki Türk toplumu, evlenme ve miras gibi konularda yakın bir zamana kadar sadece şer’i hukuka tabiydi. Bu konularda imza yetkisi atanmış müftülerde. Ancak bu müftülerin bu yetkinin dışında halk nazarında bir karşılığı bulunmuyor. Bu durum seçilmiş müftüleri de bazı hukuki takip süreçleriyle karşı karşıya bırakıyor. Bunun son örneği İskeçe seçilmiş müftüsü Ahmet Mete hakkında açılan dava. Mete geçen yıl, Yunan ordusunda askerlik görevini yaparken kaza sonucu hayatını kaybeden Türk kökenli bir askerin cenaze töreninde vatandaşların talebi üzerine atanmış müftünün yerine geçmiş ve cenaze namazını kıldırmıştı. Yunan makamları bunu bir yetki gaspı olarak yorumladı ve Ahmet Mete ile Gökçepınar köyü imamı Erkan Azizoğlu 7’şer ay hapis cezasına çarptırıldı. Son olarak 2016’da düzenlenen bir toplu sünnet etkinliğine katılarak resmi makamı gasp ettiği gerekçesiyle Gümülcine seçilmiş müftüsü İbrahim Şerif hakkında da Rodop Savcılığı tarafından dava açıldı.

Bu arada Yunanistan Parlamentosu, bu yılın başında Batı Trakya Türk azınlığı için şer’i yet-kilerin kullanımını ihtiyari hale getiren, taraflar arasında bir ihtilaf olduğunda medeni hukukun kullanılmasını da mümkün kılan yeni bir yasayı kabul etti. Yunan siyasilerin önemli bir reform olarak lanse ettiği bu düzenleme, Lozan’ın güncellenmesi önerisine tepki gösteren Atina yönetiminin Lozan’da yaptığı tek taraflı bir güncelleme olarak değerlendirilebilir. Yunanistan’ın bu yasayı hazırlarken, azınlık temsilcilerine danışmamış olması, Batı Trakya Türkleri tarafından şüpheyle karşılanıyor. Aslında bu düzenleme, Batı Trakyalı bir Türk’ün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde açtığı dava üzerine hazırlandı. Ancak AİHM’in Türk azınlık lehine aldığı diğer kararları uygulamamak için ayak direten Yunanistan’ın bu konuda elini çabuk tutması da manidar. Zira pek çok Batı Trakya Türkü, günlük hayatı ilgilendiren konularda İslam hukukunun geçerli olmasının, azınlığın kendi kültürünü koruması açısından önem taşıdığını düşünüyor.

Eğitim sorunu: Batı Trakya’da azınlığın en önemli sorunlarından biri de eğitim. Bölgede resmi olarak 230 azınlık ilkokulu, 2 lise ve 2 medrese bulunuyor. Bu okullarda eğitim dili Türkçe ve Yunanca. Her şeyden önce 150 bin nüfuslu bir azınlık için bu okulların sayıca az olduğu açık. Verilen eğitimin içeriğine dair da tartışmalar var. Yunanistan, eğitim konusundaki uygulamalarıyla hem Lozan Barış Antlaşması’nın hükümlerine uymuyor hem de 1951, 1952 ve 1968 yıllarında imzalanan kültür anlaşmalarındaki yükümlülüklerini yerine getirmiyor. Zira Lozan’a göre azınlıkların eğitim kurumlarını işletme hakkı var. Oysa Yunan hükümeti, bu kurumları Din İşleri ve Eğitim Bakanlığı’na bağlayarak kontrolü kendi eline tutuyor. Son dönemlerde bazı Türk köylerinde öğrenci sayısının yetersizliği bahane edilerek çok sayıda azınlık ilkokulu da kapatıldı.

Eğitimdeki önemli bir sıkıntı da öğretmen açığı. 20 Nisan 1951 tarihinde Türkiye ve Yuna-nistan arasında imzalanan kültür anlaşmasında iki ülkenin karşılıklı öğretmen değişimi yapması ve birbirlerinin diplomalarını tanıması kabul edilmişti. Gümülcine’deki Celal Bayar Lisesi, bu anlaşmadan sonra kuruldu ve öğretim kadrosu Türkiye’de eğitim almış öğretmenlerden teşkil edildi. Anlaşmanın uygulanmasına son verilen 1970 yılına dek Türkiye’de eğitilen 500 öğretmen Yunanistan’a dönerek çeşitli okullarda görev aldı. ‘Kontenjan öğretmenleri’ olarak adlandırılan bir kısım öğretmen de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından oluşuyor. Maaşları Türkiye tarafından ödenen ve her ders yılının başında çalışma izinleri yenilenmekte olan bu öğretmenlerin bir bölümü, Yunan yetkililerce çeşitli nedenler gösterilerek reddediliyor. Yunan makamları; bu öğretmenlerin sayısının, İstanbul’da iyice azalmış olan Rum öğrencilere yetecek Yunanlı öğretmen sayısını aşmamasına özen gösteriyor. Bir diğer öğretmen grubu olan ‘Formasyonlu Öğretmenler’, Türkiye’deki öğretmen okullarında eğitim görmüş olan Batı Trakya Türkleri. Günümüzde resmen kapatılmış olan Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği’nin çatısı altında toplanan bu öğretmenlerin maaşları, sözleşmeli olarak çalıştıkları okul encümeni tarafından ödeniyordu. Ancak 1973 yılından beri, Türkiye’de okumuş hiçbir Batı Trakyalı öğretmene Türkçe eğitim yapan okullarda çalışma izni verilmedi.

Batı Trakya’daki Türk azınlık üniversite eğitimi konusunda da ciddi sıkıntılarla karşı karşıya. Avrupa Birliği’nin azınlıklara verilen eğitim konusundaki baskıları sonucu Yüksek Öğrenim Yasası’nda değişiklik yapılarak, 1996-97 öğretim döneminde üniversite seçme sınavına katılacak Türk azınlığa Yunan üniversitelerine girişte yüzde 0.5 oranında kontenjan ayrıldı. Ancak, bu uygulama, Yunanlıların kendi aralarında dahi azınlığı eritme politikasının bir parçası şek-linde yorumlanıyor. Eğitim alanında Türkçe kitap ve materyal konusunda yaşanan sıkıntılar da sürüyor. Tüm bu sıkıntılardan ötürü, Yunanistan’da okur-yazarlık oranının en düşük olduğu bölge Batı Trakya.

Örgütlenme hakkının kısıtlanması: Batı Trakya’daki azınlığın önündeki önemli sorunlardan biri de örgütlenme hakkının önündeki engeller. Her şeyden önce Yunan makamları, kurulan sivil toplum örgütlerinin ve derneklerin isminde Türk ifadesi bulunmasına izin vermiyor. Bu konuda pek çok örnek var. Bunlardan biri de kapatılan İskeçe Türk Birliği. 1927 yılında kurulan İskeçe Türk Birliği, Batı Trakya Türklerinin ilk sivil toplum örgütüydü. İsminde “Türk” kelimesi geçtiği gerekçesiyle 1983 yılında kapatıldı. İskeçe Türk Birliği’nin iç hukuk mücadelesi 2005 yılına kadar devam etti. Yunanistan’da Yargıtay’ın İskeçe Türk Birliği aleyhine verdiği karardan sonra dava Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşındı. AİHM, 2008 yılında açıkladığı kararla İskeçe Türk Birliği’ni haklı buldu. Bu tarihi karardan sonra İskeçe Türk Birliği, söz konusu kararın uygulanması ve resmiyetinin iade edilmesi için yeniden iç hukuka başvurdu. Ancak AİHM’nin kararı yapılan tüm uyarılara rağmen Yunanistan tarafından bugüne kadar uygulanmadı. Ancak bu mücadele bitmiş değil. İskeçe Türk Birliği’nin AİHM kararının uygulanması için Trakya İstinaf Mahkemesi’nde açtığı davanın ilk duruşması Şubat ayında yapıldı, davanın sonucu ise merak konusu. Çünkü kapatılan diğer Türk dernekleri de AİHM kararının uygulanmasıyla yeniden resmiyet kazanacak İskeçe Türk Birliği’nin kendilerine emsal oluşturmasını bekliyor.

Yunanistan’ın AİHM kararlarını uygulamıyor olması, ülke genelinde de tartışma konusu. Bu konuda hazırlanan ve geçtiğimiz Ekim ayında kabul edilen yasa tasarısı ise Atina yönetiminin Türk azınlığa yönelik önyargılarını açıkça ortaya koyuyor. Yunanistan Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan AİHM kararlarının uygulanmasına dair tasarının ilk hali mecliste yoğun tartışmalara neden olmuştu. Söz konusu yasanın Batı Trakya’da kapatılan İskeçe Türk Birliği’nin resmiyet kazanmasına yol açacağını ileri süren hükümetin küçük ortağı Bağımsız Yunanlılar Partisi ve bazı muhalefet partilerinin itirazları nedeniyle tasarı geri çekildi. Yasal düzenleme “milli güvenlik söz konusu olduğunda karar uygulanmayabilir” şartı getirilerek yeniden meclise getirildi ve onaylandı. Yasaya eklenen bu ifade ile Yunanistan, kendi vatandaşları olan Türk azınlığı töhmet altında bırakmış oldu.

Vakıf mallarının gaspı: Batı Trakya’daki vakıflar, Türk azınlığın kültürel, tarihi ve dini mirasının temel bir parçası. Bu kurumlar, yakın zamana kadar Albaylar Cuntası tarafından 1960’lı yıllarda tayin edilen kişilerce yönetiliyordu. Bu kişilerin ölmesi sonucu Yunan makamları yeni yöneticiler tayin etti. Bugün Dimetoka, Gümülcine ve İskeçe Vakıfları devletin atadığı kişiler tarafından yönetiliyor. Azınlığın ise vakıflar üzerinde hiçbir denetim ve tasarruf hakkı bulunmuyor. Bu uygulama Lozan Barış Antlaşması’ndaki hükümlerin açık bir ihlali. Üstelik devlet, bu vakıfların vergi muafiyetini göz ardı ederek, Müslüman vakıflarının mülkiyetindeki mal varlıklarına aşırı vergiler ve yasal yaptırımlar uygulamaya devam ediyor. Ödenemeyen vergi cezaları yüzünden pek çok vakıf malına ipotek konmuş durumda. Üstelik vakıf mallarının bakım, onarım ve restorasyonunda da zorluklar yaşanıyor. Batı Trakya’daki Türk kültürünün bir parçası olan pek çok tarihi yapı bu zorluklar yüzünden işlevini yitirmiş durumda.

Siyasi engeller: Batı Trakya Türklerinin yaşadığı sıkıntılardan biri de ülkede uygulanan yüzde 3’lük seçim barajı. Ülkedeki Türklerin sayısı 150 bin. Uygulanan seçim barajı ise yaklaşık 200 bin oya tekabül ediyor. Pek çok azınlık temsilcisi, bu oranın Türk nüfus dikkate alınarak belirlendiği görüşünde. Üyelerinin çoğunu Türklerin oluşturduğu Demokrasi, Eşitlik ve Barış Partisi’nin yöneticileri de aynı kanıda. Partinin 2012 yılında seçim barajına yönelik kınama beyanında şu ifadeler yer almıştı:

“Barajın çok düşük olması demokratik görünüyor olabilir ancak korkunç bir anti-demokratikliği içeriyor. Çünkü 1993 seçimlerinde ilk defa yürürlüğe giren yüzde 3’lük baraj yalnızca siyasi partiler için değil aynı zamanda bağımsız adaylar için de geçerli. Böylece ne azınlıktan ne çoğunluktan, arzu edilen bir temsilciyi parlamentoya göndermenin önü kesiliyor.”

Henüz partinin kurucusu Dr. Sadık Ahmet’in hayatını kaybettiği kazanın arkasındaki sır perdesi de aralanmış değil. Dr. Sadık Ahmet’in kaza yaptığı otomobil, “Trakya’nın Bekçileri” isimli örgüt üyeleri tarafından 2015 yılında parti genel merkezine gerçekleştirilen saldırıda binanın garajından çalınmıştı. Dr. Sadık Ahmet’in yaşamını yitirdiği olayın “kaza mı, yoksa suikast mi?” olduğu konusunda farklı görüşler var.

Yüzde 3’lük seçim barajı uygulaması yüzünden, pek çok Türk siyasetçi de seçimlerde diğer Yunan partilerinin listelerinde yarışıyor. Bölgede son seçimlerinin kazananı Başbakan Aleksis Çipras’ın Syriza partisi olmuştu. Ancak reformcu bir söyleme sahip parti, azınlığın beklentilerini henüz karşılayabilmiş değil. Halen; Rodop ili Syriza milletvekilleri Mustafa Mustafa ve Ayhan Karayusuf, Demokratik Güçbirliği Partisi milletvekili İlhan Ahmet ve İskeçe Syriza milletvekili Hüseyin Zeybek, Türk toplumunu Yunan meclisinde temsil ediyor.

19. madde mağdurları: 1955 tarihli ve 3370 sayılı Yunanistan Vatandaşlık Kanunu’nun 19. Maddesi, ayrımcılığın ve temel vatandaşlık hakkının ihlaline bariz bir örnek teşkil ediyordu. Bu madde Yunanistan anayasasına ve uluslararası hukuka aykırı olup, şu hükümleri içeriyordu:

“Yunan kökenli olmayan ve geri dönme niyeti olmaksızın Yunanistan’dan ayrılan bir vatandaşın, Yunan vatandaşlığını kaybettiği ilan edilebilir. Aynı şey, Yunan olmayan etnik kökenden gelen, Yunan anne ve babadan doğan ve yurt dışında ikamet eden kişiler için de geçerli olacaktır. Her iki ebeveynin ya da hayattaki ebeveynin de vatandaşlığı kaybetmesi halinde yurt dışında yaşayan küçük çocukları da Yunan vatandaşlığından çıkarılabilir.”

23 Ocak 1998 tarihinde Yunanistan Vatandaşlık Kanunu’nun 19. Maddesi parlamento tarafından yürürlükten kaldırıldı. Ancak dönemin İçişleri Bakanı Alekos Papadapoulos, bu maddenin iptalinin, geriye dönük işlemeyeceğini açıkladı. Bu uygulamanın kurbanlarının çoğu, Türk azınlığın üyeleri. Bu nedenle çok sayıda azınlık mensubu halen vatandaşlıktan doğan hakları olmadan yaşamaya devam ediyor.

Ekonomik sıkıntılar: Yunanistan’daki resmi istatistiklere göre Batı Trakya, hem ülkenin hem de Avrupa Birliği’nin en yoksul bölgesi. Yunan devletinin bölgedeki yatırım oranı ülkenin geri kalan kesimlerine göre hayli düşük bir seviyede. Ülke genelinde kişi başına düşen milli gelir 15 bin avronun üzerindeyken, bu rakam Batı Trakya’da yarı yarıya azalıyor. Ülkede patlak veren ekonomik kriz de en çok Batı Trakya Türklerini etkiledi. Büyük oranda tarımla uğraşan Türk toplumu, AB ve IMF’nin Yunanistan’a dayattığını kemer sıkma tedbirlerinin faturasını en ağır biçimde ödeyen kesim. Bölgedeki mülkiyet dağılımı da son 100 yıl içinde köklü biçimde değişti. Batı Trakya’daki pek çok arazi için halen Osmanlı döneminden kalma tapu kayıtları geçerli. Miras yoluyla yaşanan bölünmeler ve istimlak uygulamalarıyla Türklere ait dönümlerce arazi el değiştirmiş durumda. Alım satım izni konusunda uygulanan kısıtlamalar yüzünden de Türk toplumu topraklarını Yunan kökenlilere satmak zorunda bırakıldı. Lozan Barış Konferansı’nın resmi istatistiklerine göre, 1923’te Batı Trakya’daki Türk azınlığının elindeki araziler bölgenin yüzde 84’ünü oluştururken, günümüzde bu oran yüzde 25’in altına düştü. Mülkiyet oranın değişmesindeki en önemli etkenler ise; devletin Yunan kökenli olanlara sağladığı avantajlı krediler ve 1923’ten sonra uygulanan iskân politikası.

Tarihi Ziyaretin Ardından Batı Trakya’daki Beklentiler

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 65 yıl sonra en üst seviyede gerçekleşen ilk Yunanistan ziyaretinde bu sorunların bir kısmını dile getirmesinden ve Atina yönetimine Lozan Barış Antlaşması’ndan doğan yükümlülüklerini yerine getirme çağrısı yapmasından sonra Batı Trakya Türkleri için umut dolu bir bekleyiş dönemi başladı. Türk toplumu şimdilerde Yunanistan’daki hükümetten, 65 yıl önce Celal Bayar’ın cumhurbaşkanı olarak bölgeye gitmesinin ardından elde edilen kazanımlara benzer açılımlar bekliyor. Syriza milletvekili Hüseyin Zeybek oluşan havayı şu sözlerle özetliyor:

“Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın vermiş olduğu mesaj önemliydi. Burada bizim sorunlarımızın takipçisi olduğunu ve çözüm arayışı içerisinde bulunduğunu gösterdi. Sorunların açıkça tartışılması ve ortaya konması lazım. Yüreklilikle çözüm arayışlarına gidilmesi gerekiyor. Bu mesajlar çıktı. Bizler iş birliği ve diyalog arzusundayız. Zor bir coğrafyada bulunuyoruz ve bölgede büyük sorunlar var. Ancak iki ülkenin birlikte önemli rol oynayabileceği ve bunun tüm taraflara yararlı olacağı düşüncesindeyiz.”

Aslında Türkiye’nin Batı Trakya Türklerinin sıkıntılarını birinci ağızdan gündeme getirmesi, ziyaret sırasında Yunan kamuoyunda rahatsızlık yaratmıştı. Ancak Atina yönetimi, ziyaretin hemen ardından atmaya başladığı bazı adımlarla, Batı Trakya Türklerinin maruz kaldığı bazı hak ihlalleri konusunda adım atabileceğinin sinyallerini verdi. Bu konuların başında da müftülük seçimleri geliyor. Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras’ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyaretinden sadece bir hafta sonra yaptığı açıklama bu açıdan hayli dikkat çekici:

“Bu durum ne bize yakışır ne de Azınlığın kendini rahat hissetmesini sağlar. Bunun ne Türk-Yunan ilişkileri ne de Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilgisi var. Yarın olacak demiyorum, zaman içinde olacak ama Yunan devletinin tanıdığı dini liderler, azınlık tarafından kuşku ile karşılanmamalı.”

Ancak Yunanistan’ın Batı Trakya Türk toplumunun temel insan hakları konusundaki taleplerini, Ankara-Atina arasındaki ilişkilerin seyrine indirgeme siyaseti, bu olumlu havanın önündeki en büyük bir risk. Çünkü son dönemlerde yaşanan bazı gelişmeler, Türk-Yunan ilişkileri açısından yeni bir kriz dönemini işaret ediyor.

Bu gelişmelerin başında Doğu Akdeniz’de Türkiye ve KKTC’nin tüm itirazlarına rağmen başlatılan tek taraflı doğalgaz arama faaliyetleri var. Atina ve Rum yönetimi, Kıbrıs sorununa henüz kalıcı bir çözüm bulunmadan ilan ettikleri münhasır ekonomik bölgelerde dünya enerji devlerine sondaj yapma izni veriyor. Türk donanmasının önleme faaliyetleriyle bölgede sular ısınırken, Atina ile Ankara arasındaki gerilim de artıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Afrin’in terör örgütlerinden temizlenmesine yönelik Zeytin Dalı Harekâtı’nın başlamasının ardından 13 Şubat’ta yaptığı konuşmada Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi’ne şu uyarılarda bulunmuştu:

“Sanılmasın ki Kıbrıs açıklarındaki doğalgaz arama ve Ege’deki kayalıklarla ilgili fırsatçı girişimler dikkatimizden kaçıyor. Ülkemizin güneyindeki gelişmelere yoğunlaşmasını fırsat bilerek Kıbrıs’ta ve Ege’de haddini aşanları, yanlış hesap yapmamaları konusunda buradan ikaz ediyoruz. Kıbrıs açıklarında faaliyet gösteren şirketlere Rum tarafına güvenerek hadlerini aşmamalarını tavsiye ediyoruz. Bunların efelikleri bizim ordumuzu görene kadardır.”

Son dönemde; Kardak kayalıkları açıklarında yaşanan tacizler de arttı. Yunan siyasilerin helikopterlerle bölgeye gerçekleştirdiği ziyaretlerde verilen tahrik edici mesajlar dikkat çekiyor. Dikkat çeken bir diğer husus da Atina yönetiminin 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden ardından Yunanistan’a kaçan Fethullahçı Terör Örgütü mensuplarının iade sürecini ısrarla geciktirmesi.

Türkiye’yi hedef alan popülist söylemlerin de Yunan siyasetinde giderek daha sık sarf edilmeye başlandığı görülüyor. Yunanistan Cumhurbaşkanı Prokopis Pavlopulos 12 adaların Yunanistan’a verilişinin 70. yıldönümü kutlamaları için Nisiros adasında gerçekleştirilen törende yaptığı konuşmada “Tarihsel olarak bize düşmesi gereken topraklara sahip olamayabiliriz ama Türkiye bizi mecbur bırakırsa atalarımızın yaptığını yaparız” ifadelerini kullandı. Milliyetçi söylemleriyle tanınan Yunanistan Savunma Bakanı Panos Kammenos ise Meriç’i geçen ve tutuklanan iki Yunan askerinin Türkiye’de ‘rehine’ statüsünde bulunduğunu iddia etti.

Belki de en vahim açıklama 1996-1999 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı yapan Theodoros Pangalos’tan geldi. 13 Şubat’ta katıldığı bir radyo programında “Siyasi kariyerimde çok Türk tanıdım. Ama iyi Türk bulamadım. En iyi Türk, ölü bir Türk” dedi. Yunanistan’a bir dönem hâkim olmuş bir zihniyetin de yansıması olan bu sözler, en temel hakları için demokratik yollarla mücadelesini sürdüren Batı Trakya Türkleri açısından da kaygı verici.

Ahmet Bağçeci kimdir?

1977 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Üniversitesi’nde ve Uluslararası İlişkiler alanlarında lisans ve yüksek lisans eğitimi aldı. SkyTürk ve DHA’da dış haberler editörlüğü görevlerinde bulundu. Yaklaşık 10 yıldır TRT’nin çeşitli kanallarında yayınlanan ‘‘Dünyamız Detay’’,‘‘Dünya Gündemi’’, ‘Dünya Raporu’’,‘‘Balkan Dosyası’’ ve ‘Hattı Müdafaa’’ gibi televizyon programlarında editörlük görevini sürdürüyor.
 

Kaynak: Bilimevi Dış Politika dergisi, Sayı:4
 

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner10

banner12