banner39

Kayseri'nin orta yeri

Erciyes Dağı, pastırma, mantı ve kayak merkeziyle ismini duyurmuş olan Kayseri'de görülmesi gereken başka yerler de var.

Dünyanın Bir Ucu 31.10.2014, 16:04 31.10.2014, 16:04
Kayseri'nin orta yeri

Yazı ve fotoğraflar: İslâm Gemici / Dünya Bülteni

Anadolu'nun çok eski tarihe sahip şehirlerinin dar sokaklarında kaybolup gitmenin keyfine varmak için gidilebilecek yerleşim mekânlarından biri olan Kayseri'ye adım attığınızda, ilk olarak şehrin meydanına ulaşıyorsunuz. Sağa bakıyorsunuz kocaman bir otel, sola bakıyorsunuz Bürüngüz Camisi... Etrafınızdan vızır vızır arabalar geçerken, meydanı ikiye bölen tramvay yolunu fark ediyorsunuz. Ne yana gidelim derken, caminin yanından Kapalıçarşı'ya akan insan kalabalığına karışıp, sucuk ve pastırma kokuları arasında yürüyorsunuz.

Tarihî suru sol tarafınıza alıp, dükkânların arasından geçip de bir başka caddeye varınca, tam karşınızda Hunat Camisi ve Külliyesi'ni görüyorsunuz. Doğrusunu söylemek lazım gelirse, "hunat" kelimesini ilk duyduğumda Macarca olduğunu zannettim. "Tarihte Macarların Kayseri'de ne işi olmuş olabilir?" düşünmeden edemedim. Sonradan öğrendim ki, Farsça hanımefendi mânâsına gelen "Huand" kelimesi bozularak "Hunat" olmuş.

Külliye ve caminin girişindeki tabelalarda bulunan malumatı paylaşayım:

Hunat Hatun Külliyesi

Anadolu Selçuklu Devleti sultanlarından Alaaddin Keykubat  senesinde yaptığı uzun muhasara neticesinde, Alanya (Alaiye) Kalesini, hâkimi olan Kirvart'dan teslim almıştı. Yapılan bu teslim anlaşmasının şartlarından biri de "Kirvart'ın kızının, Sultan'ın zevcesi olmasıydı". Kız şartı kabul edip, Alaaddin Keykubat ile evlenince ismi değiştirilerek "Mahperi" adını almıştı. Fakat Mahperi Sultan halk arasında Farsça bir kelime olan Huand sözcüğünün Türkçe'ye uydurulmuş hali olan Hunat ile anılagelmişti.

Bir müddet Müslüman olmayan Hunat Hatun, 16 yaşında tahta geçen oğlu 2. Keyhüsrev'in saltanatının 1. senesinde İslâm ile müşerref olmuş ve sonrasında da Anadolu'nun çeşitli yerlerinde güzel eserler inşaa ettirmişti. Bunlardan en önemlisi; cami, medrese, hamam ve türbeden ibaret olan Kayseri'deki Hunat Külliyesi idi.

1238 yılında inşaa edilen Hunat Camisi, 55x44 metre ebadındaki caminin taç kapıları ve mihrabıyla Selçuklular dönemi mimarisinin bütün özelliklerini gösterir. Camiye bitişik olan hamamın son tamiri esnasında çok kıymetli Selçuklu çinileri bulunmuştur. Caminin kuzeyinde bulunan medresenin de, tıpkı hamam gibi, camiden önce inşaa edildiği anlaşılmaktadır.

Kayseri'deki kümbetlerin en güzeli sayılan Hunat Hatun türbesinin girişi, medresenin içindendir. Mermer mukarnaslı kaidesi ve kapalı alt katıyla çok sanatlı, sekizgen planlı üst kattan ve külahtan meydana gelen türbenin içerisinde Hunat Hatun'un mezarıyla beraber iki kabir daha bulunmaktadır. Ortadaki mezar 1284'de vefat eden Hunat Hatun'un torunu Selçuklu Hatun'a aittir. Diğer kabrin kime ait olduğu ise bilinmiyor.

Hunat Hatun'un Mezartaşı Kitâbesi'nde şu sözler yazılı: "Bu kabir, muhterem hanım, kötülüklerden arınmış, mutlu, şehide, dindar, abide, mukaddes değerlere bağlı, fedakâr, cefakâr, günahlardan sakınan, yüksek makam sahibi, adaletli, âlemdeki kadınların başı, iffetli, temiz, asrının Meryem'i, zamanının Hatice'si, anlayışlı, binlerce malını hayır yolunda veren, din ve dünya örneği Mahperi (Hunat) Hatunu'ndur. Gıyaseddin Keyhüsrev'in annesidir."

13. asır Anadolu Selçukluları devri manzumelerinden en mühimleri arasında yer alan Hunat Hatun Manzumesi; cami, medrese, hamam, türbe ve şimdi mevcut olmayan imaretten teşekkül etmiş bir yapı grubudur. Caminin minaresi ve orta kubbe, 1900 senesinde Sultan 2. Abdülhamid Han döneminde ilave edilmiştir. Camideki Selçuklu taş mihrap ve ağaç minber sanat değerine haizdir.

Hunat Hatun'un türbesine gitmek için geçmek mecburiyetinde kaldığımız medrese bölümünün bahçesine oturup çay kahve içmek konulan masa-sandalyeler gençler tarafından doldurulmuş vaziyetteydi. Masaların bazılarında kültür-sanat dergisi "Medrese"yi okunurken görmek beni mutlu etti. Çünkü yazmak gibi "okumak" fiili de artık unutulanlar arasına giriyor.

Cami-i Kebir

İstanbul'daki ve savaş sebebiyle şimdi yerinde yeller esen Halep'dekinden sonra, gördüğüm en büyük Kapalıçarşı Kayseri'de bulunuyor. Çeşitli isimler taşıyan birçok kapısı bulunan Kapalıçarşı'da dolaşmak ve alışveriş yapmak çok eğlenceliydi. Alışveriş yaparken esnafla yapılan sohbet de cabası... Kapalıçarşı'nın arka tarafı diye tarif edebileceğim bir yerde bulunan Cami-i Kebir yani Ulu Cami, Kayseri'nin en büyük camisiymiş. (15 - 20 katlı binaların yer aldığı yeni mahallelerin arasına kurulmuş olan taze camileri saymıyorum.) Kapılarından girilince 5 - 6 basamakla aşağı inilen Cami-i Kebir'in mânevi atmosferi insanı çepeçevre sarıp sarmalıyor.


Tarihinde "Yedi Tuğla" gibi çeşitli efsaneleri de barındıran Cami-i Kebir, Sultan Camisi olarak da anılmaktadır. Hicrî 530 / Miladî 1135 yılında, Danişmendli hükümdarı Melik Mehmet Gazi tarafından yaptırılmıştır. Caminin kuzeye açılan kapısının yanındaki kitâbe, onarımdan sonra konulmuş olan kitâbedir. Cami, Melik Mehmet Gazi’nin yeğenlerinden Yağıbasanoğlu Muzafferüddin Mahmud tarafından 1206 senesinde onartılmıştır. Aynı şahsın kızı olan Atsuz Elti Hatun da Gülük Camisi’ni aynı dönemde onartmıştır. Onarım kitabesinde şu ifadeler yer alıyor: "Bu cami, Kılıçaslan oğlu, büyük Sultan Keyhüsrev devrinde - Allah onun yardımını yüceltsin-Hicrî 602 / Miladî 1206 yılında Yağıbasanoğlu Muzafferüddin Mahmud tarafından onarılmıştır.” Uzunluğu 47,5 metre, genişliği ise 27 metre olan Ulu Cami'nin iki kubbesi var.  Yüksekliği 47 metre olan ve taştan dört köşe kaidesi bulunan minare, şerefeye kadar tuğladan örülmüş...

Ulu Cami'den çıktıktan sonra, Seyyid Burhaneddin türbesine, bence yaklaşık 30 dakika yürümeği göze alarak gitmek lazım... Bu esnada Hunat Camisi'nin yakınından geçerken de Seyyid Zeynel Âbidin türbesi göze çarpıyor. Kapıdaki bilgi tabelasını okuduktan sonra bir Fatiha okuyup yola devam edebiliriz.


Seyyid Burhaneddin Türbesi

Harabe haldeyken yenilenmiş olan mezarlığın kapısından içeri girip, ağaçların ve eski kabirlerin arasından 5 dakika kadar yürüyünce, mezarlıktan çok bir mesire yerini andıran bahçelik bölgeye geldik. Sağda taştan yapılmış türbe binası var. Kapısındaki tabelada da şu bilgiler yazılı: "Mevlânâ'nın hocası Seyyid Burhaneddin Muhakkık-ı Tirmizî, Hüseyin radıyallahü anh'ın neslinden olup, çok araştırdığı için "muhakkık", sırları bilmesinden dolayı da "seyyid-i sırdan" lakabıyla meşhurdur. Miladî 1165 senesinde Tirmiz'de doğmuş ve ilk tahsilini babasından yaptıktan sonra Belh şehrine giderek 12 yıl boyunca Sultan-ül Ulema Bahaeddin Veled hazretlerinden ilim tahsil etmiştir. Bu tahsil esnasında Celaledin Rumî'ye mürebbilik ve atabeklik yapmıştır. Bahaeddin Veled'den icazet aldıktan sonra Tirmiz'e gelerek irşada başlamış olan Seyyid Burhaneddin hazretleri, gördüğü bir rüya üzerine miladî 1231 senesinde Konya'ya gitmiştir. Mevlânâ Celaleddin ile bir yıl boyunca görüştükten sonra, Mevlânâ Halep ve Şam'a gidince Seyyid Burhaneddin de Kayseri'ye gelmiş ve 1244 senesi güz mevsiminde fani hayata gözlerini yummuştur."


Türbeyi ziyaret edip, Fatiha okuduktan sonra çıkıp, yeniden şehre dönünce Kayseri'yi hakikaten görüp öğrenmiş olmanın keyfine varsanız da, birkaç dönemdir belediye başkanlığı yapan Mehmet Özhaseki'nin estetik ve mimari adına işlediği cinayetlerin farkına daha kolay varılıyor. Eski taş evleri yıktırıp, yerine 15 - 20 katlı, karınca yuvası gibi apartmanlar dolduran Özhaseki Kayseri'yi mahvettiğinin farkında bile değil... Şehri güzelleştirmek adına, sanayileşmiş Avrupa'nın bile terk ettiği dev apartmanları dikmenin, Kayseri gibi geçmişi çok eskiye dayanan bir şehri katletmek anlamına geldiğini anlasa da artık iş işten geçmiş vaziyette... Doğrusu yeni binaları görünce çok üzüldüm.

Hunat Hatun'un kabri

banner53
Yorumlar (0)
19
parçalı az bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?