Patolojik ittifak  Türk Amerikan ilişkilerinin görünümü

Önümüzdeki dönemde ABD’nin Irak ve Suriye politikalarında değişime gitmemesi ve Türkiye’nin ulusal güvenliğini ve toprak bütünlüğünü tehdit eder eylemlerini sürdürmesi durumunda iki ülke arasındaki krizlerin devam etmesi kaçınılmaz görünmektedir. Türkiye’nin bu nedenle ABD’ye özellikle savunma alanında bağımlılığını azaltma çabalarını sürdürmesi, milli savunma sanayiine ağırlık vermesi ve dış ilişkilerini ABD’yi dengeleyecek şekilde geliştirmesi gerekmektedir. 

Patolojik ittifak  Türk Amerikan ilişkilerinin görünümü

Kültür Üniversitesi Yrd. Doç.Dr. Bora Bayraktar

Türk-Amerikan ilişkileri özellikle son 10 yılda iki kavramla tanımlanmaya çalışıldı: “Stratejik Ortaklık” ya da “Model Ortaklık”. Bu iki ifade de Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin ne kadar yakın, köklü ve ortak vizyon içerdiğine dair olmaktan çok bir niyet ve beklenti beyanıydı aslında. İki ülke ilişkilerinin yakın tarihine bakıldığında bu iki kavramın da ilişkilerin gerçek durumunu yansıtmadığı görülüyor. Türk-Amerikan ilişkileri için “Zoraki ortaklık” ya da “Patolojik ittifak” demek belki daha doğru olurdu. Çünkü ilişkilerin yakın tarihine bakıldığında pek çok kriz ve anlaşmazlıklarla dolu olduğu görülüyor. İlişkileri tanımlamaya yönelik bu kavramların Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra gelişen yeni durumda, ilişkileri yeniden tanımlama ihtiyacından ortaya çıktığı anlaşılıyor. Başkan Obama’nın 2009’daki Türkiye ziyareti sırasında öne çıkan “model ortaklık” kavramı tarafların karşılıklı beklentilerinin dışa vurumu olmaktan öteye gidemedi. Zaten bu beklentiler çok uzun ömürlü olmadı ve Türkiye ile ABD ilişkileri içinde bulunduğumuz 2017 yılında hiç olmadığı kadar kötü bir noktaya geriledi. Öyle ki iki ülkenin Suriye’nin kuzeyinde dolaylı bir çatışma içinde olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz. 

Sovyet Tehdidi ve Zoraki İttifak 

Türkiye’yi Batı ittifakına iten olay Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde Boğazlar üzerindeki taleplerini ortaya koyması olmuştur. 7 Ağustos 1946 tarihinde Rus Büyükelçi tarafından iletilen nota ile Ruslar, İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nda hak iddia etmiş, üs kurmak istemiştir. Notada “Boğazların savunulması noktasında Sovyetler ile Türkiye ortak hareket etmelidir” denilmiştir . Türkiye bu notaya ABD ve İngiltere ile istişare ederek sert bir yanıt vermiş, artan tehdit karşısında kendisini Batı ile ittifak içinde bulmuştur.  1947 yılında bu yakınlaşma ABD’nin bir politikası haline gelmiş, ABD Başkanı Harry Truman Sovyetlere karşı Yunanistan ve Türkiye’nin desteklenmesini, böylelikle Sovyet yayılmacılığının önüne geçilmesi doktrinini benimsemiştir.  Bu politika Türkiye’nin NATO’ya katılması ve Kuzey Atlantik İttifakı’nın güneyinde önemli bir ön cephe olması ile kurumsallaşmıştır. Özetle Türk-Amerikan ilişkilerinin temeli ortak Sovyet tehdidi olmuştur. 

Türk-Amerikan ilişkileri Soğuk Savaş yıllarında bu çerçevede ilerlemiş, Türkiye NATO’nun nükleer şemsiyesi altına girerken bölgede ABD’nin politikalarının devamını sağlamış, üslerini NATO’ya açmış, Batı bloku içinde hareket etmiştir. 1991’de Sovyetler Birliği dağılıp geri çekilince ABD tek süper güç olarak ortada kalmış, inisiyatifi ele geçirmiştir. “Yeni Dünya Düzeni”nin tartışıldığı 1990’lı yılların başında Ankara yolunu çizmeye çalışırken Batı ile ilişkiler alışılagelmiş asimetrik düzende bir süre yürütülmüş, işlerin bundan sonra da bu şekilde yürüyeceği düşünülmüştür. 

Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin beklentisi Türkiye’nin yeni dönemde de kendi beklentileri doğrultusunda hareket etmesi, bölgede Amerikan çıkarlarının uygulayıcısı olması ve karşılığında belli konularda desteklenmesi idi. Türkiye ise ittifak ilişkisi içinde Amerikan tarafının güvenlik konularındaki taahhütlerini sürdürmesini, siyasi olarak da Avrupa ile ilişkilerinde Washington’un yanında durmasını umuyordu. Gözden kaçan ise Türk-Amerikan ilişkilerinin başından bu yana sorunlu olduğu, ABD ile Türkiye’nin çok temel konularda çıkarlarının örtüşmediği, iki tarafı bir araya getiren en önemli hususun ortak Sovyet tehdidi olduğu idi. Bu tehdidin ortadan kalkmasıyla birlikte tarafların çıkar ayrılıkları su yüzüne çıktı. Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler bir krizden diğerine sürüklendi. 

Soğuk Savaş'taki Krizler 

Soğuk Savaş yıllarında Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunlar daha büyük tehditler nedeniyle göz ardı edilse de Ankara-Washington hattında hatırı sayılı gerilimler yaşanmıştır. Aslında iki taraf arasındaki ilişkiler daha Cumhuriyet ilan edilmeden önce başlamıştı. 

Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermenilerin soykırım iddiaları, ABD tarafından hem desteklenmiş hem de bir baskı unsuru olarak gündemde tutulmuştur. Bu iddialar Türk-Amerikan ilişkilerinin ilk krizlerinden birine neden oldu denilebilir. Milli Mücadele yıllarında Mustafa Kemal Atatürk’ün danışmanlarından biri olarak görev alan, Osmanlı’nın Washington Büyükelçisi Ahmet Rüstem Bilinski, 1914 yılında göreve başladıktan kısa bir süre sonra, siyahlara yönelik katliamlar yapan bir ülkenin Osmanlı Türkiye’sini yargılayamayacağını söylemesi üzerine istenmeyen adam ilan edilmişti. Birinci Dünya Savaşı’nda ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın ilkelerinin Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması ve paylaşılması sürecine temel olması, milli mücadele yıllarında Amerikan mandası isteyenlerin faaliyetleri, Kurtuluş Savaşı’nda Yunanistan’ın ABD tarafından desteklenmesi Türk-Amerikan ilişkilerinin sorunlu başlamasına neden olmuştur. 

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye Batı ittifakına dahil olduktan sonra da sorunlar bitmemiş, Kıbrıs meselesinde, Türk-Yunan ihtilafında ABD, Türkiye’nin yanında olmamış hatta silah ambargolarıyla, baskı ve zorlamalarla Türkiye’yi “hizada tutmaya” çalışmıştır. 

1962’deki Ekim füzeleri bunalımında ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki anlaşmada Türkiye’deki Jüpiter füzelerinin geri çekilmesi ve Türkiye’nin korunaksız bırakılması en önemli güven bunalımlarından birisidir.  
Her yıl 24 Nisan günü Ermeni iddialarının anma gününde ABD Başkanı’nın “soykırım” ifadesini kullanıp kullanmayacağı gerilime yol açmış, Başkan Reagan bu ifadeyi kullanarak ilişkilere büyük zarar vermiştir. Soğuk Savaş yıllarında yine Türkiye’nin silah alımlarına Kongre’den gelen engeller güvensizliğe neden olmuş, yine de Sovyet tehdidi dolayısıyla bu hamleler Türk tarafınca sineye çekilmişti. 

Çekiç Güç ve Sonrası 

Türkiye ile ABD arasında asıl derin güvensizlik ve anlaşmazlık Soğuk Savaş’ın sona erdiği dönemde, 1991 Körfez Savaşı’ndan sonra, ABD’nin Kuzey Irak ve Kürt politikası yüzünden derinleşmiştir. ABD’nin 36. Paralelin kuzeyinde Saddam Hüseyin’in Kürtleri yok etme tehdidine karşı başlattığı “uçuşa yasak bölge” uygulaması burada bir Kürt devletinin nüvelerini oluştururken, Türkiye’nin terör örgütü PKK ile mücadelesinde ciddi bir handikap oluşturmuştur. ABD’nin PKK’yı terör listesine alması, 1980’lerin ilk yarısında faaliyete geçen bir örgüte karşı geç sayılabilecek bir zaman olan 1997 yılını bulurken, ABD’nin Kürt gruplara yaklaşımı her zaman kuşkuyla karşılanmıştır. 

Irak’a yönelik askeri harekatın yol açtığı ekonomik sorunlar, mülteci baskısı ve terör sorunu Soğuk Savaş sonrası Türk-Amerikan ilişkilerindeki ayrışmanın temel taşlarını döşemiştir.  Ancak NATO’nun doğuya doğru genişlemesi sürecinde Türkiye’nin desteği, Bosna ve Kosova savaşlarında Müslüman nüfusa sahip Türkiye’nin ittifakın içinde yer almasının önemi, anlaşmazlıkların ötelenmesine neden olmuştur.  
Bu uzun dönem boyunca ABD’nin Türkiye ile ilişkilere yaklaşımı genellikle askeri temelde gelişmiştir. Adeta siyasette ne olursa olsun iki genelkurmay arasındaki ilişki esas kabul edilmiştir. Bu nedenle Türk siyasetine yönelik müdahalelerin ardında, ABD’nin bulunduğu iddiaları her zaman gündemdeki yerini korumuştur. Amerikan yönetimi özellikle Clinton döneminden itibaren Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılması konusunda Avrupa başkentlerini teşvik ederken, Türkiye’ye de cesaret vermiştir. Irak’ta silahlanan Saddam rejimi, ideolojik rekabetten dolayı İslam devriminden sonra İran yönetiminin tutumu Türkiye’yi Batı ile ilişkilerini koruma yönünde hareket ettirmiştir. 1999 Şubat’ında terör örgütü PKK’nın lideri Abdullah Öcalan’ın Kenya’da Türk yetkililere teslim edilmesi iki ülke ilişkilerinin yükselişe geçtiği önemli bir olay olmakla beraber bu balayı uzun sürmemiştir.

2000'lerdeki Değişim ve Ayrışma

2000’li yıllara gelindiğinde hem dünyada hem bölgede hem de Türkiye’nin içerisinde köklü değişiklikler yaşanmıştır. Rusya’da Batı’dan gelen dalgaya direnemeyen Boris Yeltsin yerini, gerektiğinde güç kullanmaktan çekinmeyeceğini de ortaya koyan bir lidere Vladimir Putin’e bırakmıştır. İsrail-Filistin arasındaki barış süreci çökmüş bölgeye yeniden çatışma hakim olmuştur. 11 Eylül saldırıları gerçekleşmiş ve ABD ilk kez evinde böylesine bir saldırıya maruz kalmıştır. Türkiye’de ekonomik kriz sonrası eski siyaset çökmüş ve alışılagelmiş düzenin temsilcisi siyasi partiler siyaset sahnesinden çekilmiştir. Suriye’de Hafız Esad hayatını kaybetmiş, yerine ‘reform’ vaad eden oğlu Beşar Esad geçmiştir. 

Bu dönemde Türk-Amerikan ilişkileri Filistin, Irak, Suriye, İran ve Kürt meseleleri hattında ayrışırken Türkiye teröre karşı mücadelesinde ABD’nin yanında yer almıştır. Son yıllarda ise Türkiye’nin Rusya ve İran ile giderek yakınlaştığı, Batı ile ilişkilerine alternatif geliştirmeye çalıştığı anlaşılıyor. 

Türk-Amerikan İlişkilerinin Fay Hatları

Türkiye ile ABD ilişkilerinde krize yol açan anlaşmazlık noktaları birden fazladır. Filistin sorunu, İran ile ilişkiler, Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşması, Suriye ve Irak politikaları, ABD’nin Kürt politikası gibi pek çok alanda Türkiye ile ABD’nin çıkarları çelişmektedir, çatışmaktadır.   

Filistin Sorunu: Ortadoğu’da değişimlerin yaşandığı konu başlıklarının büyük bölümü Türkiye ile ABD arasındaki çıkar çatışmalarını da beraberinde getirmiştir. 28 Eylül 2000’de İsrail muhalefet lideri Ariel Şaron’un Mescid-i Aksa’yı ziyaretinden sonra patlak veren İkinci Filistin intifadası, Türkiye ile İsrail ilişkilerini temelinden sarsmıştır. ABD’nin bölgedeki Arap olmayan iki önemli müttefiki arasında Ecevit hükümetinin İsrail’in uygulamalarını eleştirmesi dolayısıyla ortaya çıkan çatlak giderek derinleşmişti. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, İsrail’i soykırımla suçlarken, Amerikan Yahudi lobilerinden gelen baskı üzerine geri adım atmak zorunda kalsa da surda delik açılmış oldu. 2002 Kasım ayında iktidara gelen AK Parti hükümeti bu anlamda Türk-İsrail ilişkileri açısından zor bir mirası devralmış oldu. İslami gelenekten gelen partinin üst yönetiminin Filistin hassasiyeti, bölgede şiddet dozunun artması, Filistin topraklarının yeniden işgali, Filistin liderlerine yönelik suikastlar dolayısıyla Ankara-Tel Aviv ilişkileri baş aşağı inmeye başlamıştır. 

Hamas liderleri Şeyh Yasin ve Abdulaziz Rantısi, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) Abu Ali Mustafa suikastları, Filistin lideri Yaser Arafat’a uygulanan abluka ve Arafat’ın  kuşkulu ölümü, Türk-İsrail gerilimini tırmandırmıştır. 2006 yılında yapılan Filistin seçimlerinden sonra Ankara’nın, İsrail ve ABD tarafından terör örgütü kabul edilen Hamas’ın lideri Halid Meşal’i demokratik seçimle iş başına gelmiş meşru lider olarak ağırlaması, tarafların giderek birbirinden uzaklaştığının işareti olmuştur. 

2000-2008 yıllarında Başkan George W. Bush liderliğindeki Neo-con’lar tarafından yönetilen Washington, Türkiye’nin İsrail ile karşı karşıya gelmesi ve Filistin’de Hamas ile yakınlaşmasından büyük rahatsızlık duysa da gerilimi belli bir noktada tutmaya gayret etmiştir. Başbakan Erdoğan ile İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un bir araya gelmesi, İsrail ve Filistin liderlerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde buluşması bu çabaların bir sonucuydu. Türkiye 2008’deki Annapolis Zirvesi’nde yer aldı. İsrail ile ilişkileri belli bir düzeyde tutmaya özen gösterdi. Hatta İsrail-Suriye arasında gizli görüşmelere aracılık etti. İlişkiler 2008 sonundaki Dökme Kurşun operasyonu ile çöktü. Bunu 2009’daki Davos krizi, “one minute krizi” olarak da bilinen Erdoğan-Peres arasındaki tartışma izledi. Mavi Marmara olayı ve İsrail’in 9 Türk vatandaşını (biri aynı zamanda Amerikan vatandaşı idi) uluslararası sularda katletmesi  ile Türk-İsrail ilişkileri dibe vurmuş oldu.

Amerikan yönetimi bu krizde arabulucu rolü oynamaya çalışsa da ilişkilerin düzelme sürecine girmesi ancak Başkan Obama’nın 2013’teki İsrail ziyaretine kadar olmamıştır. İsrail başbakanı Netanyahu’nun, Obama’nın çabasıyla Türkiye’den özür dilemesi normalleşme sürecini başlatsa da Türk-İsrail ilişkilerinin eski seviyesine çıkması bugün için de uzak bir mesafedir. Türk-İsrail ilişkilerini bu seviyede olması, Amerikan yönetiminin Ankara’ya bakışını etkilemekte, ABD’deki Yahudi lobisi faaliyetleri ile Türkiye üzerinde baskı kurulmasını teşvik etmektedir. 

Suriye Meselesi: Türkiye’nin Suriye ile ilişkileri 2000 yılından itibaren her yönüyle Türk-Amerikan ilişkilerini etkilemektedir. 2000’li yılların başında, özellikle de ABD’nin 2003’teki Irak işgaliyle birlikte Şam yönetiminin kuşatılması, yalnızlaştırılması Washington’un politikası olmuştur. Irak’taki Sünni direnişi, Filistin intifadasında İsrail’e yönelik saldırılar düzenleyen Hamas, İslami Cihad, FHKC gibi örgütleri desteklediği gerekçesiyle Amerikan yönetimi Esad rejimi üzerinde ciddi baskı kurmaya çalışıyordu. Lübnan’daki Hariri suikastının ardında Esad yönetiminin bulunduğu iddiaları yüzünden ABD, Birleşmiş Milletler üzerinden Suriye’ye diz çöktürmeye çalışırken, PKK’nın Suriye’den çıkmasının ardından 1998 Adana mutabakatını imzalayan Ankara bu ülkeyle ilişkileri geliştirme çabası içine girmişti. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Hafız Esad’ın cenazesine gitmesi ilişkilerin başlangıcı olmuş, AK Parti hükümeti de bu politikayı destekleyip geliştirerek Suriye ile üst düzey ilişkiler kurmuştu. Türkiye bu politikalarıyla Suriye’nin yalnızlaşmasına izin vermemiş, izolasyonu kırmıştır. 

Türkiye-Suriye ilişkileri 2008’de Başbakan Erdoğan’ın İsrail başbakanı Ehud Olmert ile Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad arasında arabuluculuk yapmasına kadar varmış, ancak İsrail’in böylesine bir ortamda Gazze müdahalesini gerçekleştirmesi ile başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Türkiye, Suriye’ye nefes aldırırken ABD, Şam’ın Irak’taki direnişi desteklediğini düşünüyor, bu nedenle Türkiye’ye de baskı yapmayı sürdürüyordu.
2011’de başlayan Suriye iç savaşının ilk günlerinde de Türkiye, Esad yönetiminin bu meseleyi çözeceği düşüncesiyle hareket etmiştir. Aynı dönemde Türkiye, Libya’ya NATO müdahalesine de karşı çıksa da sonra pozisyonunu değiştirerek harekata kerhen de olsa destek vermiştir. Arap isyanlarında “halkların yanında” yer aldığını açıklayan Türkiye’nin Suriye politikası 2011 yazında değişirken, Esad’ın da Libya lideri Muammer Kaddafi gibi çabuk devrileceği bir Batı müdahalesinin sinyallerini aldığı savı, hala varlığı kanıtlanmamış bir iddia olarak orta yerde durmaktadır. İç savaşta şiddetin dozunun artması ve Suriye rejiminin aşırı güç kullanması da Türkiye’nin tavır değişikliğinin bir gerekçesi gibi görünmektedir. Sebebi ne olursa olsun Esad’ın devrilmesi noktasında Türkiye başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerle aynı safta yer alırken çok geçmeden bu politikada yalnız bırakılması, göç baskısı ve sınır bölgelerindeki istikrarsızlık Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunlara bir yenisini eklemiştir.  

Özellikle 2013 Ağustos ayında Doğu Guta’da kimyasal silah kullanılması, ABD’nin bunu bir kırmızı çizgi olarak açıklayıp sonrasında geri adım atması, Türk hükümetinde derin bir hayal kırıklığı ve ABD’ye karşı güvensizliğin artmasına neden olmuştur. Türk yetkililer başta Başkan Obama olmak üzere ABD ve Batılı ülkeleri kamuoyu önünde ağır bir dille eleştirirken Beyaz Saray bu durumdan duyduğu rahatsızlığı gizlememiştir.

Suriye konusu, Türkiye ile ABD arasındaki “patolojik ortaklığın” su yüzüne çıktığı ana mesele olmuştur. ABD’nin Suriye’deki PKK terör örgütünün uzantısı olan PYD ve YPG’ye silah desteği vermesi, Kürt meselesi başlığında incelenecektir.

İran’ın Nükleer Programı: Türk-Amerikan ilişkilerindeki gerilimin bir başka nedeni ise Türkiye’nin İran politikası olarak öne çıkmaktadır. ABD’nin nükleer silah peşinde olduğu gerekçesiyle İran’ın nükleer programını hedef alması, yaptırımlarla bunu engellemeye çalışması Türkiye tarafından desteklenmemiştir. Türkiye, tüm ülkelerin barışçıl yollardan nükleer enerjiye ulaşma hakkını savunmuştur. İran’a uygulanan ambargonun, komşuluk ilişkileri, ticari ilişkiler ve Türkiye’nin İran’ın enerji kaynaklarına ihtiyacı dolayısıyla Ankara’nın aleyhine olacağı gerekçesiyle Türkiye, diplomasi ile sorunu çözmeye çalışmıştır. Brezilya ile birlikte Türkiye 17 Mayıs 2010’da Nükleer Takas Anlaşması’nı imzalamıştır. ABD bu sürece destek olmamıştır. 9 Haziran 2010’da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, İran’a yönelik yeni yaptırımları tartıştığında Türkiye ‘hayır’ oyu vermiştir. 

Filistin meselesinde de Türkiye, İran ile aynı cephede yer almıştır. İsrail ile ilişkileri bozulan Türkiye’nin nükleer meselede İran ile birlikte hareket etmesi Washington’da kaşların yukarı kalkmasına neden olmuştur. Türkiye, 1991 ve 2003 Irak savaşlarının tecrübesiyle diğer komşusu İran ile sorun yaşamak istemediğinden ABD ile İran politikası yüzünden ciddi gerilim yaşamıştır. Buna rağmen Ankara, NATO’nun 2011’deki Lisbon Zirvesi’nde Türkiye’ye füze kalkanı radarı kurulmasına razı olmuştur. İran’ı hedef alan ve Malatya Küreci’'e kurulan radar, Tahran ile Ankara arasında önemli bir sorun olarak yerli yerinde durmaktadır. 
İran’a yönelik ambargonun delindiği iddiaları, İran asıllı işadamı Reza Zerrab’ın 2016 yılında ABD’de gözaltına alınması ve tutuklanması, bir yıl sonra Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın yine benzer iddialarla tutuklanması, Amerikan mahkemelerinde Türk yetkililer hakkında gözaltı kararları alınması, İran eksenli gerilimin uzantıları olarak karşımıza çıkmaktadır. 

Irak’ın İşgali: Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunlar listesinin başında Irak meselesi ve ABD’nin Irak’ı işgali yatmaktadır. Herkesin malumu olan 1 Mart tezkeresi ile Amerikan birliklerinin ülkenin kuzeyinden Irak’ı işgaline izin verilmemesi Neo-con’lar tarafından adeta bir kan davasının başlangıcı olarak görülmektedir. Dönemin Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Yardımcısı Paul Wolfowitz, eski ABD Büyükelçisi Eric Edelman’ın yönlendirmesiyle Amerikan yönetimi ve medyası son 15 yılı Türkiye karşıtlığı yaparak, bu politikayı kökleştirerek geçirmiştir. Türkiye’nin “eksen kayması” yaşadığı haberleri 2003’teki Irak savaşı sonrası sıkça Amerikan basınında yer almaya başlamıştır.  Aslında daha askeri müdahale olmadan önce Türkiye’nin, Irak’a Komşu Ülkeler toplantılarına öncülük etmesi, savaşı engellemeye çalışması Amerikan yönetimince not edilmiştir. Birinci Körfez Savaşı’nın neden olduğu sosyo-ekonomik sorunlar yüzünden bölgesinde savaş istemeyen Türkiye ile Ortadoğu’da hegemonyasını sürdürmek isteyen ABD’nin çıkarlarının açık bir biçimde çatıştığının göstergesidir.   

Irak’ın işgalinden sonra Türkiye’nin endişelerinin hiç de boş olmadığı bir bir ortaya çıkmaya başlamıştır. İşgal sonrası Türkiye ile ABD arasında birçok kriz yaşanmıştır. 4 Temmuz 2003’te Süleymaniye’de Türk askerlerinin Amerikan 173. Hava İndirme Tugayı’na bağlı birlikler tarafından başlarına çuval geçirilerek gözaltına alınmaları ve 60 saat süreyle alıkonmaları büyük bir kırılmadır. 

Savaş sırasında ABD’nin Felluce ve Sünni üçgeni olarak bilinen Bağdat’ın kuzeydoğusunda “terörle mücadele” adı altında çok sayıda sivilin ölümüne neden olması, Ebu Gureyb hapishanesinde ortaya çıkan işkence skandalı gibi olaylarda Türkiye’nin verdiği tepkiler ABD’yi rahatsız etmiştir. Başbakan Erdoğan’ın 2004 yılında ABD askerlerinin Felluce’de bir camide ağır yaralı bir sivili öldürmesi sonrasında “Dünyadaki güçler, egemenliğini acımasız şekilde uyguluyor, buna karşı başta Müslümanlar güç birliği yapmalı. Temennim odur ki Türkiye bunun bayraktarlığını yapsın” sözleri taraflar arasındaki gerilimi dışa vurmuştur.  Amerikan yönetimi, Türkiye’deki Amerikan karşıtlığının nedeninin bu söylem olduğunu savunarak Türkiye’ye bu konuda baskı uygulamaya başlamıştır.

Irak’ta işgal sonrası ABD’nin Kürt devleti kurma çabaları, ilk Amerikan temsilcisi Jay Garner’ın bu yöndeki ifadeleri yine krize yol açarken, Garner’ın görevden alınarak yerine Paul Bremer’ın getirilmesi, olayın büyümesine engel olmuştur. ABD gözetiminde Şii-Kürt dengesine göre yazılan Irak Anayasası’nın, oluşma sürecinde Sünnilerin devre dışı bırakılması, Türk tarafınca ABD’nin Irak'ı parçalama girişiminin dışa vurumu olarak değerlendirilmiştir.  2006 yılında Kurtlar Vadisi Irak filmi, Ankara’daki Amerikan Büyükelçiliği tarafından ciddi bir sorun olarak eleştirilmiştir.
Irak’ın mezhep savaşına sürüklenmesi, olayların kontrolden çıkması, Kürt Bölgesel Yönetimi’nin ayrılık yönündeki hamleleri, Irak’ta bozulan güvenlik durumu ve Türkiye’nin Ortadoğu ticaretinin kısıtlanması bu anlamda işleri daha da zorlaştırmıştır. ABD’nin desteği ile işbaşına gelen Maliki hükümetinin mezhepçi politikaları sürdürmesi, Türkiye’nin Irak siyasetinde diğer güçlerle rekabete girmesi de Washington’da rahatsızlığa yol açmıştır. 

2014 yılında Irak Şam İslam Devleti(IŞİD/DEAŞ) terör örgütünün ülkenin kuzeybatı hattındaki Sünni kesimini ele geçirmesi, Musul’a kadar Irak kentlerini kontrol etmesi, Irak’ın istikrarsızlaşması, terör örgütü PKK’nın Sincar’da alan bulması, Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit eder hale gelmiştir. Bu noktada Türkiye’nin güvenlik endişeleri ABD’de karşılık bulmamıştır.    

Kürt Meselesi: Irak ve Suriye krizlerinin ortak paydası Kürtler, Türk-Amerikan ilişkilerinde en önemli ayrışma hatlarından birini oluşturmaktadır. ABD’nin 1990’lı yıllardan itibaren bağımsız bir Kürt devleti tezine yönelik çalışmalar içinde olması, Irak’ın işgalinden sonra ağırlık kazanmıştır. Kürt Bölgesel Yönetimi’nin görece istikrarlı durumu, Kürtlerin ABD’ye kayıtsız şartsız destek olması ve beklenti içinde bulunması, buralarda ABD ordusu ile peşmerge arasında yapılan işbirliği iki taraf arasındaki ilişkileri güçlendirmiştir. ABD’li yetkililer, Kürtlere arka çıkarken bağımsızlık fikrine hiçbir zaman açıkça karşı çıkmayarak “uygun zamanın beklenmesi” telkininde bulunmaktadırlar. 

DEAŞ’a karşı mücadele sürecinde Kürt gruplar, askeri ve siyasi olarak desteklenmiştir. Son dönemde Amerikan birlikleri terör örgütü PKK’nın Suriye kolu PYD ve YPG ile aynı safta yer almayı seçmiştir. 
DEAŞ’ın Kobani’yi ele geçirmesinden sonra Başkan Obama’nın başlattığı DEAŞ’la mücadele operasyonlarında PKK’nın Suriye kolu PYD ve YPG, ABD’nin kara gücü olarak seçilmiştir, desteklenmiş ve geliştirilmiştir. Türkiye’nin 24 Ağustos’ta Rusya ile sağladığı mutabakat üzerine Fırat Kalkanı Harekatı’na girişmesi, güney sınır hattında bir PKK/PYD koridoru ile alanına hapsedilmek istenmesine itirazıydı. Amerikan Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın Türkiye ziyareti sırasında başlayan operasyon, Türkiye’yi yeniden bölgede önemli bir aktör haline getirirken, ABD’nin Suriye’nin kuzeyine tamamen hakim olma planlarını sekteye uğratmıştır. Türkiye’nin operasyonu durdurması için yapılan baskılar netice vermemiştir. Fırat’ın batısındaki Münbiç kentinin PYD tarafından boşaltılacağı sözü ABD tarafından yerine getirilmemiştir. Ancak Türkiye El Bab’a kadar inerek PYD’nin Akdeniz’e açılmasının önünü kesmiştir. 

Türkiye’nin, PYD ile PKK’nın aynı örgüt olduğu uyarısını ABD görmezden gelmektedir.  Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeni başkan Donald Trump ile Beyaz Saray’da yapacağı ilk görüşme öncesinde PYD’nin desteklenmesi kararnamesi imzalanarak, 2017 Mayıs ayında yürürlüğe sokulmuştur. Böylece ABD müttefiki Türkiye’nin terör örgütü kabul ettiği bir grupla açıkça ve doğrudan askeri işbirliğine girmiştir. Bu da Türk-Amerikan ilişkilerinde onarılması güç bir yara açmıştır. 

ABD, Türkiye’nin tüm itirazlarına, tepkilerine rağmen Rakka’nın kurtarılması operasyonunu bu terör örgütü ile yürütmüştür. 17 Ekim’de Rakka, DEAŞ’tan kurtarılana kadar 3500 TIR dolusu silah, mühimmat ve askeri araç terör örgütüne aktarılmıştır. ABD bunu yaparken PYD’nin yanına bazı Arap grupları entegre ederek isimlerini Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) çevirerek bu çarpıklığı kapatmaya çalışsa da örgütün Rakka merkezinde Öcalan posterleriyle yaptığı kutlama hiçbir soru işareti bırakmayacak şekilde gerçekleri gözler önüne sermiştir.  

Irak’ta da Türkiye ile ABD Kürt meselesinde derin görüş ayrılığı içinde olmuştur. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin eski lideri Mesut Barzani’nin aldığı bağımsızlık referandumu kararı başta Irak olmak üzere tüm bölge ülkelerince gayrimeşru bir girişim olarak değerlendirilmiştir. Irak’ın bölünmesi anlamına gelecek girişim, tartışmalı bölgeleri de içerdiğinden Irak Anayasası’nın da ihlali anlamına geliyordu. ABD ve diğer Batılı ülkeler zamanın uygun olmadığı gerekçesiyle açıkça destek vermeseler de bir Kürt bağımsızlığına ilke olarak karşı çıkmamışlardır. Bölge ülkelerinden sadece İsrail bağımsız Kürdistan fikrine destek olmuştur. 25 Eylül’de yapılan referandum sonrasında Irak-Türkiye ve İran’ın ortak tavır takınarak IKBY’ni kuşatma altına alması, Irak ordusunun tartışmalı bölgelerde anayasal düzeni yeniden sağlaması bu planı kısa sürede boşa çıkarmıştır. Irak merkezi hükümetine bağlı güçlerin 16 Ekim’de Kerkük’ü ele geçirmesinden sonra Amerikan yönetimi tarafsız kalmış ve 14 yıllık bağımsız Kürdistan çabalarına sırt çevirmiştir. Türkiye’nin bu sorunda İran ile birlikte hareket etmesi ve netice alması da Amerikan yönetimini rahatsız etmiştir. 

Rusya-Türkiye İlişkileri: Soğuk Savaş döneminde Türkiye ile ABD’yi birbirine yaklaştıran meselenin Sovyetler Birliği ortak tehdidi olduğunu belirtmiştik. Bu tehdidin ortadan kalkmasından sonra Moskova, Rusya Federasyonu olarak bölgeden uzun süre uzak kalmıştır. Ancak Putin’in ülkede durumunu güçlendirmesi, içerideki sorunları yoluna koyması dikkatinin “yakın çevresine” odaklanmasını sağlamıştır. SSCB’nin dağılmasını tarihin en önemli jeopolitik depremi olarak nitelendiren, NATO’nun genişlemesini Rusya’ya karşı varoluşsal tehdit olarak değerlendiren Putin, 2008’de NATO’ya girme planları yapan Gürcistan’a müdahale etmiştir. Buradaki Amerikan yanlısı yönetimi devirmiştir. Bu operasyonun başarılı olmasında Türkiye’nin 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne bağlı kalması ve Amerikan uçak gemilerini Karadeniz’e sokmamasının rolü büyüktür. Amerikan yönetimi bu nedenle tıpkı Irak’ta olduğu gibi yine Türkiye’yi suçlamıştır. 

2014’te Rusya’nın Kırım’ı işgali, Suriye operasyonlarını mümkün kılmıştır. Soğuk Savaş yıllarından bu yana Moskova’nın müttefiki olan Baas rejimine karşı yürütülen girişimler Rusya tarafından kabul edilmemiş ve Putin 30 Eylül 2015’te Beşar Esad’ın yardımına koşmuştur. Rusya, Esad’ı devirmek isteyen Batı ile işbirliği halindeki Türkiye ile uzun süre ayrı saflarda yer almıştır. 24 Kasım 2015’te Türkiye’nin, bir uçağını düşürmesi üzerine Ankara-Moskova ilişkileri tarihin en büyük krizine sürüklenmiştir. Dış politikasında Batı’ya karşı Rusya dengesini yitiren Türkiye, güvenlik durumunun kötüleşmesi, 15 Temmuz darbe girişimi ve artan terör olayları dolayısıyla, sadece Moskova ile ilişkileri düzeltme yoluna gitmemiş Suriye politikasını da Batı’dan ayırarak değiştirmiştir. Esad’ın devrilmesi stratejik hedefini geri plana atarak Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasına öncelik veren Ankara 9 Ağustos 2016’da St. Petersburg Erdoğan-Putin zirvesi ile bu konuda mutabakat sağlamıştır. Fırat Kalkanı Harekatı bu sayede gerçekleşirken Ankara Washington’dan uzaklaşarak Rusya ile yakınlaşmıştır. Ardından Türkiye, Rusya ve İran ile 9 Aralık Moskova Deklarasyonu uyarınca Suriye’de ateşkes imzalayarak garantör ülke olmuşlardır. Astana Süreci’ni başlatarak çatışmasızlık bölgelerini kurmuşlardır. Türkiye, Suriye’de ABD-PYD ittifakına, İran ve Rusya ile yanıt vermiştir. Bu da Türk-Amerikan ilişkilerinde bir başka kırılma hattı olarak gelişmiştir. 

Türkiye bunlara ilaveten NATO’dan alamadığı hava savunma sistemleri için Rusya ile anlaşmış, S-400 savunma sistemleri için anlaşmaya imza atmıştır. Bu durum ABD ve NATO tarafından da “bedeli ödenmesi gereken” bir karardır. 

15 Temmuz/FETÖ: Türk-Amerikan ilişkilerindeki en önemli kırılma noktalarından biri de 15 Temmuz 2016’da yaşanan kanlı darbe girişimine ABD’nin verdiği, daha doğrusu vermediği tepki olmuştur. Darbe gecesi Dışişleri Bakanı John Kerry’nin “Türk demokrasisinin yanındayız” demek yerine itidal tavsiye etmesi, İncirlik Üssü’nden darbecilerin uçaklar kaldırması ve ABD’nin bu konuda hiçbir önleyici girişimde bulunmaması, darbeyi gerçekleştiren Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) başı Fetullah Gülen’in iade edilmemesi, sadece Türk hükümetinin değil Türk kamuoyunun da büyük tepkisine neden olmaktadır. 

Darbeci eski askerlerin itiraflarına, ortaya konan görüntülere ve tanık ifadelerine rağmen ABD’nin iade için “yeterli delil yok” demesi, örgüt elemanlarının faaliyetlerini kısıtlayıcı hiçbir girişimde bulunmaması, Amerikan medyasında örgüt mensuplarının propaganda yapmasına izin verilmesi darbe girişiminin ABD tarafından desteklendiği izleniminin güçlenmesine neden olmaktadır. 

İki ülke arasında yaşanan son vize krizi, FETÖ meselesinin bir devamı niteliğinde gelişmiştir. İstanbul’daki Amerikan Konsolosluğu’nda görevli bir Türk vatandaşının FETÖ mensupları ile şüpheli, yakın ilişkileri yüzünden tutuklanmasına tepki olarak “avukatlarıyla görüştürülmediği” gerekçesiyle ABD’nin Ankara Büyükelçisi John Bass, Türkiye’den vize başvurularının 8 Ekim’de askıya alındığını açıklamıştır. Türkiye’de güvenlik koşullarının uygun olmadığı gerekçesiyle uygulamaya konan karar, iki ülke ilişkilerinde ciddi sorunlara yol açmış, güven bunalımı iyice derinleşmiştir. Türk yetkililer, Amerikan Büyükelçisi’ni ağır dille eleştirmiş, elçinin ülkeden ayrılmasından bir ay sonra vizelerin askıya alınma kararı kaldırılmıştır. Ancak bu kriz, iki ülke arasındaki ilişkilerin geldiği noktanın anlaşılması bakımından önemlidir. 

Görüldüğü gibi Türk-Amerikan ilişkileri, Sovyet tehdidi çerçevesinde gelişmiş, askeri-güvenlik boyutu öne çıkan bir ilişki biçimidir. Bu tehdidin ortadan kalkmasıyla küresel bir güç olan ABD ile bölgesel bir güç olan Türkiye arasındaki anlaşmazlıklar, çıkar çatışmaları gün yüzüne çıkmıştır. Bu görüş ayrılıkları Türkiye için varoluşsal tehditlerin ABD tarafından desteklenmesi şeklinde tezahür etmektedir. Bu nedenle Türkiye, geçmişte yine varoluşsal tehdit olarak gördüğü Rusya’ya yakınlaşabilmektedir. 

Türk-Amerikan ilişkilerinin bunca krize rağmen devam edebilmesinin nedeni NATO gibi kurumsal bir yapı içinde devam etmesinden ve Türkiye’nin geçmiş yıllarda savunma konusunda dışa bağımlı olmasından kaynaklanmaktadır. Türkiye son yıllarda Milli savunma sanayiine yaptığı yatırımlarla, ihtiyaçlarını karşılamakta, kaynaklarını çeşitlendirmekle bu bağımlılığı kırma çabası içindedir. Bunu farklı ülkelerle ittifaklar kurarak desteklemektedir. 

Önümüzdeki dönemde ABD’nin Irak ve Suriye politikalarında değişime gitmemesi ve Türkiye’nin ulusal güvenliğini ve toprak bütünlüğünü tehdit eder eylemlerini sürdürmesi durumunda iki ülke arasındaki krizlerin devam etmesi kaçınılmaz görünmektedir. Türkiye’nin bu nedenle ABD’ye özellikle savunma alanında bağımlılığını azaltma çabalarını sürdürmesi, milli savunma sanayiine ağırlık vermesi ve dış ilişkilerini ABD’yi dengeleyecek şekilde geliştirmesi gerekmektedir. 

Yrd. Doç. Dr. Bora Bayraktar kimdir?

1973 doğumludur. Türkiye’nin ve dünyanın önde gelen medya kuruluşlarında görev yapmış, Türk dış politikası ve Ortadoğu sorunları üzerine uzmanlaşmış bir gazeteci ve akademisyendir. Afganistan, Irak, Suriye, Kosova, Filisttin gibi 30'a yakın ülkede habercilik yapmıştır. Benazir Butto, Yasser Arafat, Lech Walessa gibi birçok liderle röportajları, Ortadoğu üzerine kittapları vardır. İstanbul Kültür Üniversitesi öğretim üyesidir.

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi, Sayı:3

Güncelleme Tarihi: 16 Ekim 2018, 07:57
YORUM EKLE
YORUMLAR
süleyman şah
süleyman şah - 5 ay Önce

muhteşem bir yazı,tespit ve en sonda da çözüm üretmiş...tebrik ediyorum sn.bora bayraktar beyi...

Kazım
Kazım - 5 ay Önce

Sayın Bora hocam, bu yazı için teşekkür ederim. 100 yıllık tarih içerisindeki olayları sebep ve sonuçlarıyla sade bir dil içerisinde çok güzel özetlemişsiniz. Bugünü anlamak adına şahane bir makale olmuş. Ellerinize sağlık. Yazılarınızın devamını dilerim.

banner33

banner37