Diplomatik Ayrıcalıklar ve Viyana Sözleşmeleri (Elçiye Zeval Olmaz )

Diplomatik ayrıcalıklar meselesi ilk olarak Paygamber Efendimiz tarafından hayata geçirilmiştir. Elçilik müessesi İslam’dan önce de vardı. Yasin Suresinin tefsirinde uzun uzun anlatılmaktadır. Ancak dokunulmazlık boyutu zayıf idi. Mesela,  Hz. İsa’nın  12 elçisinden (Havarisinden) Yuhanna hariç hepsi katledilerek öldürülmüşlerdir. Peygamber veya Resul kelimesi  de “Allahın Elçisi” demektir.

Abdülhamit döneminde açılan Türkiye'nin Yangong Başkonsolosluğu
Diplomatik Ayrıcalıklar ve Viyana Sözleşmeleri (Elçiye Zeval Olmaz )

Osman Şahin | Dünya Bülteni

Yalancı Peygamber Müseylemetü’l Kezzab’ın elçileri Peygamber Efendimize  Müseylemeden mektup getirirler. Yalancı Peygamber mektubunda; Sen Peygambersin, ben de Peygamberim, gel ikimiz anlaşalım ve dünyayı ikiye bölelim. Yarısı senin yarısı benim olsun. Peygamberimiz, gelen elçilere “Siz benim Allahın Elçisi olduğuma  şehadet ediyor musun?” diye sorar. Onlar da  “ Hayır biz Müseyleme’nin Allahın Resulu olduğuna inanıyoruz” derler.  Peygamberimiz “Vallahi , eğer elçiler öldürülmez kuralı olmasaydı ikinizin de boynunu vururdum” buyurur. “Elçiye Zeval Olmaz” sözü bu hadis-i şerife dayanmaktadır.

Bu olaydan sonra  Efendimizin huzuruna gelen elçilerin nasıl davranacakları konusunda muaşeret kuralları (protokol) öğretilmesi geleneği de başlatılmıştır.  Peygamberimizin Elçi  dokunulmazlığı geleneği Sicilya veya Endülüs Devleti üzerinden Avrupa ülkelerine de yayılıp bütün dünya ülkeleri tarafından hüsnü kabul görmüştür. Bu gelenek günümüze kadar büyük bir itina ile süregelmiştir. (Ta ki  son zamanlarda bölgemizde ve ülkemizde yaşanan ve uluslararası etkileri belki yıllarca devam edecek olan trajik konsolosluk olaylarına kadar). İslam Hukukunda suç işleyen elçilerin bir süre bekletilmesi ve olaylar netleştikten sonra salıverilmesi kuralı da  Peygamberimizin uygulamalarına dayanmaktadır.

Peygamberimizin Elçilerinden Haris bin Umeyr’in Bizanslıların himayesindeki Gassanilerin Emiri Şurahbil tarafından şehit edilmesi üzerine, Hicri 8’inci senesinde istişare edilerek“savaş” kararı alındı. Halid bin Velid gibi strateji dehaları varken komutanlığına azatlı kölesi Zeyd bin Harise’yi  tayin etti. 3000 kişilik İslam Ordusunu uğurlarken Zeyd şehit olursa, Cafer, O da şehit olursa Revaha oğlu Abdullah sancağı taşısın dediği, Müslümanların 3000 kişilik bir ordu ile 200.000 kişilik Bizans Ordusunu yendiği, Halid bin Velid’in akşama kadar 9 kılıç parçaladığı “Mute Savaşı” akıllara ziyan muhteşem bir destandır ve Efendimizin Elçisi Haris bin Umeyr’in Gassani Hırıstiyanları tarafından şehit edilmesi üzerine ilan edilmiştir. Zira Elçiler fail-i muhtar olmayıp aracıdırlar, bir görev ifa etmektedirler. Bu savaş İslamın Elçilik müessesine verdiği önemi de anlatmaktadır. 

İslamın elçilere verdiği değer Osmanlı padişahları tarafından da olumlu olarak değerlendirilmiş ve gelen elçiler devletin misafiri olarak kabul edilmişlerdir. Kanuni Sultan Süleyman zamanında İstanbul Çemberlitaş’taki  Elçi Hanı (?) tamamen yabancı  temsilcilere tahsis edilmiştir. Masrafları da Devleti Aliyye tarafından karşılanmıştır. Öyle ki İngiltere’de bir Elçinin tayini İstanbul’a çıkınca sevincini bayram havasında kutlamıştır. Çünkü İstanbul’da yabancı elçilere değer verilmektedir. 1555 tarihinde İstanbul ve Anadolu’yu gezen Alman Elçisi Hans Dernscwam’in bütün ulaşım ve konaklama masrafları devlet tarafından karşılanmıştır. İşin garip tarafı  bu seyyah elçi Padişahın  bahşettiği imkan ve paralarla gezmiş olmasına rağmen Anadolu’da sürekli olarak Osmanlının  yaptığı hizmetleri küçümsemiş ve yönetimi kötülemiştir. Elçileri genellikle görgülü insanlar olarak biliyoruz  ama böylesi nankörler de yok değil. Osmanlı Devleti mütekabiliyet prensibini bilahare uygulayarak bunların yükünden kurtulmuştur. 

Diplomatik Dokunulmazlıklar uzun bir tarihi geçmişe sahiptir ve günümüz anlamında uluslararası hukuktaki yeri 1708 tarihine dayanmaktadır. İlk uluslararası teşebbüs ise 1895 senesindeki Hukuk Enstitüsü Taslak Sözleşmesiyle olmuştur. 1895 tarihi Osmanlı topraklarında Ermeni isyanlarının  doruğa çıktığı tarihtir. Keza bu tarihlerde  misyoner ofislerinin de de konsolosluk imtiyazları talep etmeleri manidardır. Bilahare 1928 tarihinde de Latin ülkeleri arasında Havana Sözleşmesi olarak anılan bir diplomatik ayrıcalıklar antlaşması imzalanmıştır.

Elçilerin dokunulmazlığı İslamiyet’ten sonra yasal zemine oturmuştur. Ancak son zamanlarda bütün dünyanın kabul ettiği diplomatik ayrıcalıkları kötüye kullanan diplomatlar ve bazen da devletlerin bu uluslararası yasanın  açıklarından yararlanarak insan hakları ihlalleri, adam öldürme, insan kaçırma, uyuşturucu ticareti yapmak gibi olumsuz yönde yararlandıkları duyulmaktadır. Uluslararası camianın bu suiistimalleri bertaraf etmek için  yeni tedbirler geliştirmesi lazım.

***
Günümüzde diplomatik ayrıcalıkları düzenleyen uluslararası sözleşme 18 Nisan 1961 tarihinde Viyana’da imzalanan “Diplomatik İlişkiler hakkındaki Viyana Sözleşmesi”dir. 53 Maddelik bu sözleşme  konsoloslukları kapsamadığı için 24 Nisan 1963 tarihinde yine  Viyana’da imzalanan “Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesi” imzalanmıştır. Bütün dünya ülkeleri gibi ülkemizce de bu antlaşma Bakanlar Kurulu kararıyla  müteakip yıllarda onaylanmıştır.

Konsoloslukların geçmişi elçiliklerden eskidir. Başlangıcı tüccarlara yardım maksadıyla kurulmuştur. (Bender: Ticaret yeri, işlek ticaret iskelesi, büyük iskele demektir.  Şehbender ise konsolos demektir). Abdülhamit zamanında 220 tane Konsolosluk açılmış idi. Konsolosluklar siyasi ilişkilerden ziyade ülkelerin yabancı ülkelerde kendi vatandaşlarının askerlik, ticaret, nüfus işlemleri, eğitim, evlilik, noterlik gibi hizmetlerin ifasını kapsamaktadır.

Konsoloslukların da rahat iş yapabilmeleri için resmi görevleriyle ilgili olarak uluslararası bazı ayrıcalıklar tanınmıştır. 1963 tarihli Konsolosluk İlişkileri Hakkındaki Viyana Sözleşmesi’nin başlangıcında, “bu ayrıcalıklar ve bağışıklıkların  amacının, bireyleri yararlandırmak olmayıp, konsoloslukların kendi devletleri adına görevlerini etkili biçimde yerine getirmelerini sağlamak olduğu” bildirilmektedir. 37 ’inci maddede “kabul eden devletin idari ve medeni yargısından  bağışıklık “ diplomatik personelin görevleri dışındaki eylemleri karşılamamaktadır. Viyana Konsolosluk Sözleşmesinin 41’inci maddesinin 1’inci fıkrasında, “Konsolosluk memurlarının  tutuklanmaları veya göz altına alınmaları, ancak ağır bir suç halinde ve yetkili adli makamın kararıyla olur” denilmektedir. 3’üncü maddesinde ise; “Aleyhine cezai bir dava ikame edilen konsolosluk memuru yetkili makamların önüne çıkmak zorundadır.” denilmektedir.

Yani verilen bağışıklık resmi görev ile sınırlandırılmıştır

Viyana 1961 Sözleşmesinin 41. maddesine rağmen  diplomatik bağışıklıklar ülkemizde Anayasanın 10. Maddesi olan eşitlik ilkesi ile uyuşmamaktadır.  (Madde: 41/1: “Kabul eden Devletin kanunlarına ve nizamlarına riayet etmek, ayrıcalıklarına ve bağımsızlıklarına halel gelmeksizin, bu gibi ayrıcalıklardan ve bağışıklıklardan yararlanan her şahsın görevidir. Anılan Devletin iç işlerine karışmamak da bu şahısların keza görevidir”).   Sözleşmenin başlangıç kısmında da;  “Diplomatik ilişkiler, ayrıcalıklar ve bağışıklıklar hakkında uluslar arası bir sözleşmenin, ulusların farklı anayasal ve sosyal sistemlerine bakılmaksızın aralarında dostane ilişkilerin  gelişmesine katkıda bulunacağı ….” denilmektedir. Burada yerel anayasalar Anayasamızın 10. Maddesi gibi herkesi eşit olarak kabul etse de dostane ilişkilerin geliştirilmesi bağlamında bütün ülkelerin Viyana 1961 Sözleşmesine katkıda bulunmaları talep edilmektedir. Bağışıklıkları bulunan diplomatlar görevleri  dışındaki alanlarda suç işledikleri zaman bu imtiyazlardan yararlanamamaktadırlar.

Diplomatik İlişkiler Hakkındaki Viyana Sözleşmeleri, hızla gelişen günümüz  terör, kaçakçılık, hukuk dışı hadiselere  cevap vermede zorlanmaktadır. Muhtemelen maddelerin hazırlanması sırasında böylesi yozlaşmaların zamanla meydana geleceği düşünülmediğinden sözleşmeye caydırıcılık veya müeyyide anlamında  herhangi bir madde derç edilmemiştir.  BM’nin yeniden yapılanma tartışmaları gibi Viyana  Diplomatik ayrıcalıklarının da ele alınması ve günün ihtiyaçlarına cevap verebilir hale getirilmesi lazımdır. Bütün ülkeleri bağlayan bir sözleşmenin istismar edilmesine izin verilmemelidir.  Zira, 1961 Viyana  Sözleşmesi taşları bağlayıp köpekleri salıveren bir düzenlemeye dönüşmüştür. Mesela, 1963 tarihli Viyana Konsolosluk Sözleşmesinin 55/2 fıkrasında; “Konsolosluk binaları, konsolosluk görevlerinin yerine getirilmesiyle kabil-i telif olmayacak şekilde kullanılmayacaktır” hükmünü amirdir. Ancak kullanılırsa nasıl prosedür uygulanacağı belirtilmemiştir. Halihazırda diplomatik imtiyazların kötüye kullanımlarının caydırıcı müeyyideleri  yok gibidir ve bütün yetkiler gönderen devlete verilmiştir.  

Bu bağlamda yaygın teamüller şöyle işlemektedir: Kabul eden ülke kanunlarını çiğnemiş bir diplomat, iki ülke arasındaki ilişkilerin zedelenmemesi için nazikçe kendi ülkesi tarafından geri çekilmesi istenir. Gönderen devlet bunu kabul etmezse  “persona non grata” (istenmeyen kişi)  ilan edilir. (Konsolosların büyük suç işlemeleri müstesna. (Madde: 41/1) 

Diplomatik imtiyazlar konusunda  yıllarca yanlış olarak yorumlanan görüşlerden birisi de Konsolosluk veya elçilik binalarının gönderen devletin bir uzantısı  olduğu inancıdır. Bu anlayış günümüzde terk edilmişse de hala öyle zannedilmektedir. Elçilik ve Konsolosluk binaları gönderen ülkenin uzantısı değildir. Gerektiğinde  olaylar yatışıncaya kadar imtiyazlı kişiler kontrol altında tutulabilir. Zira konsolosluklar yasalara aykırı suçların irtikap ve organize  edildiği mekanlar değildir. (Madde: 55/2)  Bilakis bir sorunla karşılaşmış vatandaşlarının yabancı bir ülkede sığınıp çare bulmaya çalıştığı güvenilir mekanlar olmalıdır.

1961 tarihli Viyana Sözleşmesine göre kabul eden devlet, diplomatik personeli  hiçbir şekilde göz altına alamaz, tutuklayamaz denilmektedir. Buna rağmen diplomasi tarihinde bu ayrıcalığa aykırı hak ihlali olayları  vuku bulmuştur.
- 11 Haziran 2014 tarihinde 900 kadar IŞID militanı tarafından  Musul Başkonsolosluğumuz 101 gün işgal edilmiştir.

- Keza, 1979 senesinde Şah Rejiminin yıkılmasından sonra İran’daki yeni rejim yanlısı bazı öğrenciler tarafından ABD’nin Tahran Büyükelçiliği 444 gün işgal edilmiştir. ABD, Tahran Elçiliğinin 39 yıl önce işgal edilmesini hala unutmuş değildir. Çeşitli bahanelerle İran’a ekonomik ambargolar uygulatmaya çalışmaktadır. O zamanki yeni İran idarecileri henüz devlet geleneklerine sahip olmadıklarından 444 günlük uzun bir sürede Viyana Sözleşmesinin ihlal edilmesine  seyirci kalmışlardır. 
- Öte yandan, 39  Diplomatımızın Ermeni ve diğer teröristler tarafından şehit edilmesi,
- Ankara’daki ABD Büyükelçiliğine DHKP-C örgütü tarafından yapılan saldırı ve El Şebab Örgütünün Mogadişu’da elçiliğimize intihar saldırısında bulunması (Burada şehit olan güvenlik görevlimize rahmet diliyoruz).
- 7 Ağustos 1998 tarihinde El Kaide Terör Örgütü tarafından  Nairobi Amerikan Elçiliğine Saldırı. Ölü sayısı 200.
- 20 Kasım 2003 tarihinde HSBC ve İngiliz Başkonsolosluğuna saldırı düzenlenmiş olup 51 kişi ölü 712 kişi yaralanmıştır. 4 intihar eylemcisi de olayda yanarak ölmüştür.

(Ankara’daki ABD Büyükelçiliğine yapılan saldırı hariç) bütün bu cinayetler devletlerin diplomatik misyonları koruma konusunda yeterli düzeyde etkin tedbirler almadıklarını göstermektedir.

Sonuç olarak, bazı diplomatlar diplomatik ayrıcalıklardan yararlanarak bu imtiyazları kötüye kullanabilmektedir. Uluslararası camia 1961 ve 1964 Viyana Diplomatik Ayrıcalıkları Sözleşmelerini son günlerde vuku bulan suiistimal olayları çerçevesinde yeniden mercek altına almalı ve yasal boşlukları doldurmalıdır. 

Güncelleme Tarihi: 16 Ekim 2018, 07:47
YORUM EKLE
YORUMLAR
Selim
Selim - 2 hafta Önce

Suudilerin hac konusundaki yetersizliklerinin ABD ile görüşülüp hal yoluna konulması lazım. İslam dünyasının eline bundan daha iyi fırsat geçmemiştir. Aşağıdaki linkte Mekke ve Medinedeki perişanlık kısmen anlatılmış. Ancak Suudi Krallığı bu hizmetlerin yeterli olduğunu zannediyor ama çok özür dilerim Kabe civarındaki ara sokaklarda idrar sokaklarda akıyor, kokudan geçilmiyor.

https://www.yenisafak.com/yazarlar/kemalozturk/yatacak-yeri-yok-prens-selmanin-2047668

Sedat
Sedat - 2 hafta Önce

Bu konuda Iran'in sicili cok kabarik. 2011 yilinda Tahran'da Ingiltere Buyukelciliginin basilmasi ve 2016 senesinde Suudi Arabistan'in Tahran Buyukelciligi ile Meshed Baskonsoloslugu'nun yakilmasi hadiselerini de unutmamak lazim. Ayrica yakin zamanda Iran'in Basra Baskonsoloslugu'da benzer kadere ugrayarak yakildi.

Okuyucu Görüşü
Okuyucu Görüşü - 2 hafta Önce

Keşke İstanbuldaki Suudi Konsolosluğunda meydana gelen vahşi olayın cezası hakkında da bir şeyler yazsaydınız. Adamlar ülkemizi Texasa çevirdiler. Sahi bunlar bu cesareti nereden alıyorlar. 1432 yıl önce Gassanilerin Bizanstan güç aldıklarını yazmışsınız. Suudilerin neden bu kadar kanunların dışına çıktıklarını yazmamışsınız. İşin ilginç tarafı onbinlerce vatandaşımız hac için bu ülkeye gidiyor. Kim hayat sigortası verecek. Sorular çok. bence hacıların özellikle kaybolmalara karşı sigortalanması lazım. Baksanıza konsolosluktan insan kayboluyor.

Aylin Kolçak
Aylin Kolçak - 1 hafta Önce

"Elçiye zeval olmaz" ama günümüz dünyasında maalesef güçlü olanlar daima haklı oldukları (!) için elçiye de, büyükelçiye de , diplomata da bürokrata da sitasetçiye de yani sözün kısası herkese zeval oluyor.
Dünya Bültenine ve araştırmacı Osman Beye en azından konuyu gündeme almış oldukları için teşekkürler. Baksanıza dünya gündemini yine birileri elçiye zeval vererek belirlemeye çalışıyor.

Tragedya
Tragedya - 1 hafta Önce

Suudilerin kendi vatandaşını İstanbul Başkonsolosluğunda yok etmeleri filmleri aratmayacak büyük bir trajedidir. Yakında filmlerini de beyaz perdede seyrederiz. Olan Cemal Kaşıkçı'ya oldu. İşin garip tarafı bütün müslümanlar hayatlarını sigorta ettirmeden hac vesilesiyle bu ülkeye gidiyorlar. Suudi Arabistan krallarına madem Hadimül Harameyn deniyor. O halde bu kişi Mekke ve Medineyi ziyaret ederken kaybolan insanlardan da sorumlu olmalıdır.

Abbas
Abbas - 1 hafta Önce

Sedat Bey İranlılar devrimden sonra diplomatik dokunulmazlıkları kötüye kullanarak Türkiye'de de muhaliflerin cadı avına çıkmışlardı. İyi yakalamışsınız. Hatta Şah zamanında Ali Şeriati'de Londra'da katledilmişti. Rejimler değişiyor ama zihniyet değişmiyor.

Ali canik
Ali canik - 2 hafta Önce

Harika tespitler. Umarız dünya gündemine de oturur ve uluslararası ilişkilerin yeniden dizayn edileceği platformlarda da bu konu yeniden gündeme alınır. Osman Beyi engin birikimi , donanımı ve tecrübesi ile velud kaleminden dolayı kutluyorum. Keşke bütün diplomatlarımız bu tür konularda kalem oynatsalar.

Çelebi
Çelebi - 3 gün Önce

Zannediyorum dünyada yükselecek tepkiler yükselirse o 15 kişilik Suudi çetedi yakında idam edilir. Selman da görevden alınır. Birini zaten trafik kazası süsü vererek öldürmüşler.

banner26

banner25