banner39

06.03.2012, 09:59

'Genel zayıflık'tan coğrafi bölünmüşlüğe: Sudan

Mevcut durumda Ortadoğu'ya ilişkin yöneltilen sorular, siyasi rejimlerin devrilmesi, kronik istikrarsızlık gibi konulara ilişkin belirlenmiş soruları aşan, bazı ülkelerin coğrafi dağılma halleriyle yakından ilgili daha karmaşık sorunlardır. Bölgede "ulus devlet"in karşı karşıya kalabileceği en tehlikeli mesele olarak Sudan, pratik olarak analiz edilebilecek bir örnek olarak karşımızda durmaktadır. Sudan'a ve Sudan'da bulunan yer altı ve yer üstü zenginliklere ilişkin derinlemesine yaklaşım, herhangi bir sıkıntıya maruz kalmadan mekanla insanlar arasındaki müthiş bileşimi kavrar. Sudan, yüzölçümü 1.609.000 kilometrekaredir. Kızıldeniz'deki sahillerin uzunluğu 300 kilometreyi bulmakta olup içinde birbirinden oldukça farklı iklimleri barındırabilmektedir. Bu tabii coğrafyanın özelliklerinin, 400'den fazla dilin ve lehçenin konuşulduğu, 597'den fazla kabileyi barındıran ülkenin demografik yansımaması düşünülemezdi. [i] 

Belki de bu, bir takım araştırmacıların, Sudan'la Afrika arasındaki söz konusu benzerliğin daha çok siyasi konulara ilişkin olmasına rağmen Sudan'ı Afrika'nın mikrokozmozu (küçültülmüş hali) olarak görmelerine neden olmuştur.[ii] Sonuç olarak Sudan, Araplık, Afrikalılık ve İslam gibi üç büyük hususiyeti kendi bünyesinde toplayan ortak bir alan olması itibariyle, tamamen kendine has özelliklerinin bulunduğu da ifade edilmiştir. Kenyalı siyaset bilimcisi Ali Mazrui'ye göre Sudan, Afrika gerçekliğiyle daha irtibatlı hal gelmesine neden olan demografik ve kültürel yapısına rağmen, gerçek özelliklerinin siyasi açıdan marjinal kalmasıyla yüzleşmek zorunda kalmıştır. O ne bir Arap ülkesi ne de bir Afrika ülkesidir. Dini mensubiyet bakımından da ne Müslüman ne de Hıristiyan'dır.[iii]

Sudan'daki kimlik ve kültürel aidiyet çatışmasının ulusal bağımsızlık döneminde ülkeyi gerçek bir krize götürdüğü kimse için sır değildir. Nitekim Kuzeyli elit, Arap ve İslam aidiyetini ön plana çıkarırken Güneyli seçkinler ise Arap olmayan Afrika kökenlerinin altını çizmişlerdir. Bu kimlik ve aidiyet çatışması, Sudan'da modern ulus devletin inşası projesinin temel dinamiklerinin zaafa uğramasına yol açan keskin bir kutuplaşma yaratmıştır. Sudan'ı kültürel kimlik bakımından Arap-Afrikalı bir İslam ülkesi haline getirmek için ortaya konan daimi çabalar, bütün Sudanlıların etrafında birleştiği biraya getirici bir ulusal kimlik inşa etme noktasında yönetici seçkinlerin başarısız olmasına yol açmıştır. Arap ve İslam aidiyetiyle Afrika-Hıristiyan kökenleri arasındaki bu keskin ayrışma, Sudan'da sürmekte olan savaşın en önemli damarıdır. Aynı zamanda bu, bağımsızlık sonrası yıllarda Sudan devletinin ne kadar zayıf kaldığını açıklar.

Sudan bağımsızlığın ilanından bir yıl önce, yani 1955 yılında dahi kendisini Güney Sudan'da bir savaşın içinde buldu. İşte ulus devletin gücünü ve kaynaklarını tüketen temel unsur buydu. 1972 yılında Addis Ababa Anlaşması'nın imzalanmasından sonra Sudan, ne güvenlik ne de barış konusunda uzun süre sükunet yüzü görmedi. 1983 yılında iç savaşın ikinci evresi hızla devreye girdi. 1985 yılında Sudan'da çatışmanın çerçevesi giderek genişleyerek bazı Kuzey bölgelerini de kapsadı ve 1994 yılında Doğu bölgelerine sıçradı. 2003 yılında Darfur'da durumu içinden çıkılmaz hale getiren şey, Güney Sudan'daki uzlaşma çabalarının iç savaşı sona erdirmeye yaklaşmış olmasıydı.[iv] 

Bu çalışmada ortaya konan soru, Güneylilerin ayrılmayı seçtiği 2011 yılında yapılan referandumla ülkenin fiilen bölündüğü Sudan'daki krizden ve ulus devletin zaafından kimin sorumlu olduğudur. Sudanlılar mı yoksa egemenliğini ve nüfuzunu yaymaya çalışan dış güçler mi? Belki de ikisini birlikte almak en doğrusu olacaktır.  

Bu nedenle, Sudan devletinin zayıflığı ve çöküşünü üç temel eksende önemli boyutlarıyla birlikte ele almaya ve aydınlatmaya çalışacağız. Bu eksenlerden ilki devletin bünyesinde zayıflığa ve acziyete neden olan asli sebepler hakkında bir görüş ortaya koymaya çalışacaktır. İkinci eksene gelince, burada konunun genel özellikleri ve dış yansımaları ele alınacak. Üçüncü eksende ise bölünme sonrası dönemdeki en büyük sorunları ve geleceğe ilişkin öngörüleri irdeliyeceğiz. 

Bir: Anlama ve açıklama çabası 

Sudan'daki devlet ve toplum krizinin doğasına ilişkin siyasi ve sosyal literatür gözden geçirildiğinde, Sudan'daki rahatsızlığa, fikri ve ideolojik eğilimlerin hakim olduğunu söylemek mümkündür. Bu eğilimler, Afrikalılıkla Araplık, İslam'la Hıristiyanlık, geleneksel güçlerle modern güçler arasında bir çatışmanın varlığı gibi keskin ikilemler şeklini almıştır. Aslında bu tür yaklaşımlar son derece karmaşık bir hal arz eden Sudan'daki sorunların aşırı derecede basitleştirilmesinden başka bir şey değildir. Bu yüzden, özetle çatışmacı bir yapının oluşmasında ve modern ulus devletin inşasının engellenmesine katkıda bulunan bir çok faktörün var olduğunu ifade edebiliriz. Bu faktörler şunlardır:   

1. İdeolojik ve kültürel anlaşmazlıklar

Darfur'daki çatışmaların dini bir açıdan değerlendirilmesinin imkansızlığına rağmen ideolojik ve kimliğe ilişkin anlaşmazlıklar, açıklayıcı faktörlerin bir boyutunu teşkil etmektedir. Bağımsızlık sonrası yıllar, Hartum'daki yönetici seçkinlerin Sudanlıların renkleri, etnik ve dini kökenleri ne olursa olsun etrafında birleşeceği ulusal bir kimlik inşasında başarısız olmasına yol açmıştır.[v] 

Sudanlıların bütün unsurlarını temsil eden milli bir sembolün olmayışı, Sudan örneğinde kültürel bölünmenin pekişmesine katkıda bulunmuştur. Örneğin, 19. yüzyılda doğan Mehdi hareketine bir isyan hareketi olarak da bir ulusal kurtuluş hareketi olarak da bakılabilir. Bu değerlendirmenin kalkış noktasını oluşturan ideolojik ve siyasi tutumla ilgili bir şeydir. Bağımsızlıktan sonraki ilk Başbakan olan İsmail Ezheri'yi ele alalım, kendisi birbiriyle çelişen vaatlerde bulunmuştur. Mısırlıların karşısında Nil havzasının birliğini savunurken, Güneylilerin yanında federalizmi savunmuştur. Sömürgeci hesapların da kültürel bölünme ve kimlik anlaşmazlıklarının derinleşmesine katkıda bulunduğunu düşünüyorum. Kapalı bölgeler kanunu, Güney'i daha da izole hala getirmeye yararken aynı zamanda Arap unsurunun egemenliği ve üstünlüğünü tanıyan bir kanun oldu. Bağımsızlık sonrası siyasetler, bu minval üzere devam etti, yani Sudan'ın Arap ve İslam kimliği teşvik edildi. Genellikle burada kamu kurumlarındaki görevlerle ilgili Sudanlılaştırma politikasından bahsedilir. Güneyliler devlet dairelerindeki memuriyetlerden son derece sınırlı bir şekilde yararlanabilmişlerdir. Bu durum onlar açısından, Batılı sömürgeciliğin yerini başka bir sömürgeciliğin alması anlamına geliyordu.[vi] 

90'lı yıllardan itibaren uygulamaya başlanan el Beşir hükümetinin politikaları, bir kez daha Sudan'ın Arap ve İslam kimliğinin altını çizmiş, medeniyet projesini vulgarize etmiştir. Kuzey'le Güney arasındaki bölünme, bağımsız Sudan'da kimlik ve ideolojilere ilişkin anlaşmazlığın tezahürlerinin ortaya çıktığı tek yer değildi. Bu çatışma, Doğu ve Batı ekseni üzerinde gelişiyordu. Bir başka ifadeyle bu çatışma, Modern Sudan devletine hakim olmuş Nil havzası kabileleriyle Sudan'ın Batısındaki Darfur grupları arasında gerçekleşmekteydi. Darfur Sultanlığı, İngiliz sömürgecilerin gelip onları Kuzey Sudan'a kattığı 1916 yılına kadar bağımsız bir yapıya sahipti. Darfur kimliğini ifade etmek, o dönemden beri Hartum'daki ulus devletin sahiplerinin Darfur bölgesini marjinalize etme çabalarına karşı bir protesto hareketi olmuştur. 

2. Merkezle çevre arasında bölünme 

Yazar Alex De Waal, Sudan'ın dünyada gelir adaletsizliği ve eşitsizliğin yaşandığı ülkelerin başında geldiğini belirtmektedir.[vii] Hartum sağlık sektöründe çalışanların %75'ine, ülke genelinde elde edilen gelirin ve devlet varlıklarının neredeyse yarısına sahiptir. Sudan'da başkentte orta gelir grubuna ait toplumsal kesimler mevcutken, diğer Sudan eyaletlerinde büyük bir fakirlik ve geri kalmışlık hakimdir. Kişi başına düşen milli gelirdeki artış ise daha çok yeni petrol kuyularının keşfedilmesine ve Hartum'a yapılan yatırımlara bağlanmaktadır. Sol ve Marksist eğilimli elitin bu analizi benimsemesi kayda değerdir. Dr. Şerif Hurayz, ülkenin içinde bulunduğu çöküş ve zaaf halinden Sudan'ı bağımsızlığın ilanından bu yana yöneten sınıfın sorumlu olduğunu belirtmiştir. Hartum, Sudan'da servet ve gücün temerküz ettiği bir kent olmuştur. Bu güç ve zenginlik, Sudan'ın diğer bölgelerinden esirgenmiştir. Arap ve İslam kültürü hakim bir yönelim olurken, Sudan'ın farklı bölgelerindeki kültürel ve etnik unsurlar ya görmezden gelinmiş ya da marjinalleştirilmiştir.[viii] 

Bu, askeri, idari ve ticari elitin Sudan'ın diğer bölgelerini bilinçli olarak sömürdükleri anlamına gelir. Bu analize bağlı olarak, Sudan'da savaş ve çatışmanın, kırsal bölge sakinlerinin 19. yüzyıldan itibaren yaşadığı yağma ve sömürünün doğal bir uzantısından başka bir şey olmadığını söyleyebiliriz. Merkezle çevre arasındaki bölünme, genellikle  kimliği belirleyen faktörlerin önemsizleşmesine ve kültürel bölünmenin yarattığı bir krize yol açmaktadır. Bununla birlikte kültürel yapılar halen önemini korumaktadır. Buna bağlı olarak Arap-İslam kültürü, Hartum'daki yönetici elitin ekonomik, askeri ve siyasi hegemonyasını oluşturan mekanizmaları temsil etmektedir. Darfur'daki isyanın baş aktörlerinden Adalet ve Eşitlik Hareketi'nin lideri Dr. Halil İbrahim, kaleme aldığı Kara Kitap adlı eserinde, Kuzey'deki Nil havzası kabilelerinin merkezî hükümete nasıl hakim olduklarını anlatır.

Sudan'da merkez ve çevre söylemi, son derece çekici olmasına rağmen tek başına tarihi bir yorumu ve marjinalleşme şekillerini teyit etmemekte, hakim ve teba kütlesi içerisindeki güç dengelerini ve çelişkileri anlamamıza izin vermemektedir.   

3. Sınırlı kaynaklar üzerinde rekabet 

Araştımacı ve yazarların çoğu, Sudan'daki mücadelenin özünde ekonomik faktörlere dayandığını ve sınırlı kaynaklar üzerinde bir mücadele olduğunu düşünmeye eğilimlidir. Sudan halkı, genellikle kendi içinde tarım, sulama ve su kaynakları üzerinde rekabet etmektedir. Belki de Neo-Maltusyen yaklaşım, Sudan'daki krizi en basit anlamıyla bize anlatacak bir yorum modeli sunabilir. Nüfusun hızlı artışıyla birlikte suyun nadir bulunması, kırsal bölgelerde farklı meslek sahipleri arasında özellikle de göçebelerle yerleşik çiftçiler arasında çatışmanın ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Araştırmacıların çoğu, küçük çiftçiler ve göçebeler tarafından ekip biçilmekte olan arazilerde tarımsal makineleşmenin yaygınlaşmasının etkilerine dikkat çekiyor. Bu modern makineleşme, Kordofan'da, Doğu Sudan'da, Mavi Nil'de Yukarı Nil vilayetinin  Kuzey bölgelerinde olduğu gibi, merkezin çeper üzerindeki hakimiyet kurmasına yol açmaktadır.[ix] Darfur, ekonomik kaynaklar üzerinde birbiriyle rekabet eden bir devlet için önemli bir model sunmaktadır. Darfur'un kuzeyinde havancılıkla geçinen Arap Kabileleri, sürekli olarak tarımla uğraşan Afrika kökenli kabilelerin elinden toprakları almaya çalışmaktadır. Bu yüzden, mera, otlaklar ve tarım bölgeleri üzerindeki anlaşmazlıklar, Darfur'da daima siyasi tablonun ayırt edici özelliklerinden biri olmuştur.

Bu rekabet yeni olmamakla birlikte, rekabetin kontrolü ve çözüme kavuşturulması konularında geleneksel yöntemler üretmiştir. Ancak bu geleneksel yöntemler iki temel faktörün etkisiyle yok edilmiş ve aşılmıştır. Birincisi, el Beşir yönetiminin güvendiği kesimlere yönelmesi; ikincisi, bölgesel istikrarsızlık nedeniyle silahların yaygınlaşması (Çad ve Orta Afrika'daki savaş), Kabile üyelerinin kurallara uymamasına ve geleneksel yöntemleri çiğnemesine neden olmuştur. Sudan'ın farklı çatışma bölgelerinde silah kullanımının yaygınlaşması, ister hükümet yanlısı olsun isterse isyancı hareketlerle birlikte hareket etsin, kabile milislerinin doğuşuna yol açmıştır. Belki de bu, her ne kadar yerel düzeyde de olsa, merkezle çevre arasındaki bölünme ve kimlik çatışmasının gerçek boyutunu ortaya koyan başka bir örnektir.  

4. Elitin bölünmesi ve ulus devlet inşa edememe

Sudan'daki krizi, güvenlik ve istikrara dayalı bir ulus devleti kurmakta yaşadığı mükerrer başarısızlıkları, Hartum'daki hakim elitin bakış açısına nüfuz ederek  anlamak mümkün olabilir. Bazı araştırmacılar, Sudan'da şiddetli çatışmaların ve iç savaşların devletin, şiddet ve maddi zorlama araçlarına etkin bir şekilde hakim olamamasından kaynakladığını belirtiyor. 

Peter Woodward, 19. yüzyıldan beri iş başında olan yönetici elitin doğasını anlamak için önemli bir analiz modeli sunuyor. Bu model, 1989 yılında el Beşir'in iktidara gelmesinden önce peş peşe ülkeyi yöneten elitin belirli bir biçimde kategorize edilmesine dayanıyor.[x] Birinci elit, siyasi ifadesini Ümmet Partisi'nde bulunan, kökenleri Mehdi hareketine dayanan ve Nil nehri bölgesi civarındaki arazi sahipleriyle Sudan'ın batısındaki kırsal bölgede bulunan aristokrat elit. İkinci elit kesim ise, Kuzey ve Doğu bölgelerindeki kırsal aristokrasi ve tüccarın çıkarlarını temsil eden Hatmiye tarikatı ve onun siyasal alandaki temsilcisi Demokratik Birlik Partisi çevresidir. Bu iki elit kesimin Hartum'da demokratik yönetim yılları boyunca, yani 1953-1958, 1964-1969 ve 1985-1989 yılları arasında, buraya hakim oldukları bilinir.

Ancak Sudanlı elitlerin üçüncü ve dördüncü modeline, tarihsel olarak Sudan soluyla irtibatlı askerlerin, işçi birliklerinin, sendikaların, meslek birliklerinin ve Komünist Partisi'nin de içinde bulunduğu yönetici eliti kapsayan modern güçler önderlik etmektedir. Bu elitlerin üyeleri, Hatmiye tarikatı gibi geleneksel güçlerin geldiği toplumsal kesimlere aittir. Bu da söz konusu elitlerin, iç içe geçmiş çıkarları ve aidiyetleri temsil etmelerine neden olmuştur.

İslamcılar, Sudan'daki elitin beşinci kolunu oluşturmaktadır. Bu elitin bireyleri, yetmişli yıllarda ortaya çıkmış, geleneksel ve modern cemaat üyeliğine göre istihdam edilmişlerdir. Ayrıca İslamcılar, dışarıda çalışmakta olan Sudanlıların gönderdikleri paralardan yararlanmış, toplumsal ve siyasi değişim projelerini hayata geçirebilmek için İslami kurumlarının finansına dayanmışlardır. Diğer dört elit grubunun hiçbiri, devlet aygıtı üzerindeki egemenliğini etkin bir şekilde kuramamış, bu da modern Sudan devletinin zafiyetinin en önemli nedenlerinden biri olmuştur. 

1989 yılında İslamcıların iktidara gelmesi, güçlendirme politikası adı verilen ciddi bir tahakküm ve hakimiyet üretmiş olmasına rağmen, İslami elit arasında, özellikle de İslami hareketin iki kanadı Hasan Turabi ile Ömer el Beşir arasında net bir anlaşmazlık ortaya çıkmıştır. 

5. Dışsal faktörler 

Yukarıda saydığımız faktörler her ne kadar Arap dünyasında ve Afrika'da bağımsızlık sonrası dönemde ulus devletin krizini bize özetlemiş olsa da Sudan devletinin bünyesinde zaaftan bölünmeye geçişi  bizlere açıklamamaktadır. Bu bölünme eğilimi sadece Sudan'da değil, Angola, Senegal, Tanzanya ve Etyopya'da da bulunmaktadır. Ancak bu ülkelerdeki ayrılıkçı eğilimlerin hiç birinin uluslar arası desteği yoktur. 

Dış güçler Sudan'daki iç savaş ve çatışmalara hep etnik ve dini bir perspektiften bakmayı terci etmiştir. Güney sudan'daki savaşa Hıristiyanlıkla İslam, Darfur'daki savaşa da Araplarla Afrikalılar arasındaki savaş şeklinde bakmıştır. Bu nedenle de dış güçler, söz konusu çatışmaların kendi çıkarlarını doğrudan etkilediğini düşünmeye başlamıştır. Örneğin, bazı Hıristiyan örgütler, Sudan'daki savaşın, Kuzey'deki Arap ve İslam yönelimli elitin hakimiyetini perçinlemek için uyguladığı bir strateji olduğunu düşünmüştür. Sudan, uluslar arası ve bölgesel olarak ciddi bir hareketlenmeye neden olmuş, bu da Sudan krizinin mahalli özelliklerinden yalıtılarak ele alınmasına yol açmıştır.[xi] 

Bu yüzden Sudan'ın Batı ve Güneyi'ndeki krizin uluslar arası bir konuya dönüşmesi, dış faktörlerin rolüne ilişkin bazı soruların sorulmasına itmektedir. Burada 11 Eylül'den sonraki yeni Amerikan stratejik düşünüş biçiminin, dünyadaki jeo-stratejik bölgelerin özellikle Kuzey Afrika ve Ortadoğu'nun yeniden şekillendirilmesini öngördüğünü söylemek mümkündür. Bu düşünceye dayalı Amerikan İmparatorluğu planı, bölgedeki bir çok coğrafi yapıların dağılması ve yeniden oluşumu üzerine kuruludur.[xii] Öyle görünüyor ki Sudan haritası çok daha önce hazırlanmış, sadece geriye uygulaması konusunda atılacak adımlar kalmıştır. Sudan'a yönelik Amerikan ve Batı siyasetinin istikrarlı bir şekilde aynı vurguyu yapması, bu ülkede devlet ve toplumun Afrikalılaştırılmaya çalışıldığını düşündürtmektedir. Bu da Sudan'ın Arap ve İslam kimliğinden uzaklaştırılması anlamına gelmektedir.  

Öte yandan, uluslar arası müdahale, 2011 referandum sonuçlarına göre Güney Sudan'ın ayrılmasını kolaylaştırmaya çalıştığı gibi, Birleşik Sudan'ın beşte birini temsil eden Darfur bölgesini da izole etmeye uğraşmaktadır. Ayrılık gerçekleşmezse zengin kaynakları ele geçirmenin kolaylaştırıldığı bir uluslar arası ve Amerikan himayesinin gerçekleşmesi mümkündür. 

İki: Genel özellikleri ve belirtileri 

Ardı ardına gelen Sudan hükümetleri, bağımsızlıktan bu yana İslam ve Araplık üzerine kurulu ulusal kimlik inşa etmeye çalışmış, bağımsızlık talebiyle ortaya çıkmış ulusal kurtuluş döneminde, kültürel politikaların öncülleri ortaya çıkmış, bu da 1955 yılında Güney Sudanlı silahlı güçlerin ayaklanmasına yol açmıştır. Uganda'daki Anyanya hareketinin yönettiği isyan hareketinin temelleri kurulmuş, bu aşamadan sonra ayrılıkçı hareketin ortaya çıkışı ve gelişiminin genel hatları belirmeye başlamıştır. Bu hareket içerisinde bir çok ayrılık ve bölünme yaşanmasına rağmen, hareket Jozef Laco liderliği altında birleşerek Güney'in ayılmasını talep etmişlerdir. 

General İbrahim Abbud hükümetinin 1964 yılında bir halk ayaklanmasıyla yıkılmasına rağmen, ondan sonra gelen hiçbir hükümet Güney Sudan'ın ayrılmasını kabule yanaşmamışlardır. 1969 yılında Cafer Numeyri'nin iktidarı ele geçirmesiyle birlikte Güney'deki savaşa bir son verilmesi için çabalar ortaya konmaya başlamış, 1972 yılındaki Abbas Ababa Anlaşması'yla da bu sağlanmıştır. Yapılan anlaşmaya göre Güney Sudan'a bölgesel bir özerlik verilmiş ve Sudan devleti, başkanlık sistemini esas alan laik bir yönetim olarak tanımlanmıştır. Numeyri'nin, tarım reformu ve tarım arazilerinin mülkiyetinin geleneksel usullere dayalı tarzdan farklı, başka düzeneklerin konulmasıyla ilgili aldığı bazı kararlar, Kuzey'de bu uygulamalara yönelik ciddi bir muhalefet orta konmasına ve gerilim oluşmasına neden oldu. Hükümetin Nil suyundan daha fazla yararlanmak için yaptırdığı Concalı barajı da, Güneylilerin bir çoğunu kızdırarak projeye şüpheyle bakmalarına neden oldu. Numeyri 1977 yılında yeni siyasi destek arayışlarına girdiğinde İslami güçleri kendi saflarına katma ve 1983 yılında İslam devrimi ilan etme kararı aldı. Sonuç, Sudan'daki iç savaşın yeni bir aşamaya girmesi oldu.[xiii] Güney, yetmişli yılların başlarından itibaren Anyanya hareketinin[xiv] doğuşuna tanık oldu. 1983 yılıyla birlikte Jhon Garang, Sudan Halk Kurtuluş ordusunun başına geçtiğinde demokratik laikliğe dayalı yeni bir Sudan için harekete geçti. 1985 yılında Numeyri hükümeti bir askeri darbeyle devrildi. 1986 yılında kabile milislerinin yardımıyla iktidara gelen Sadık Mehdi, isyan hareketine karşı el Mesiriyye ve Rüzeykat gibi kabili milislerinin yardımına başvurdu.  

Medeniyet projesi ve İslami ideolojinin etkinliğine katkı: 

İslami hareketin 1989 yılındaki Ömer el Beşir'in yaptığı darbenin ardından Sudan'da iktidara gelişi, Sudan'da ulus devletin kurulması sürecinde dönüm noktası kabul edilir. Sudan toplumunun çoğulcu yapısı, Arap-İslam aidiyetini, ulusal kimlik krizinin nedenlerinden biri haline getirmiştir. Bu da Sudan'da İslamcıların görüşleri karşısında önemli meydan okumaların gelişmesine neden olmuştur. El Beşir darbesi öyle görünüyor ki 1983 yılında ilan edilen İslam hukukunun korunmasını, İslami bankacılığı ve Sudan'ın Arap ve İslam kimliğini tahkim etmeyi hedeflemiştir. 

Yolsuzluk, kayırmacılık ve kötü yönetim 

Modern Sudan devletinin zaafının en büyük göstergesi, yolsuzluğun ve kayırmacılığın (iltimas) yaygınlaşması, kamuya ait kaynakların kötü kullanımıdır. Kayırmacılık, akrabalara ve kabile üyelerine gerek kamu sektöründe memuriyet gerekse hükümet kurumlarına bağlı ihalelerde hak etmedikleri üstün konumlar vermek şeklinde meydana gelmektedir. Sudan'da ülke genelinde torpil ve kayırmacılığa ilişkin sözcükler oldukça yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Kamu sektöründe kayırmacılığın yaygınlık kazanması, yolsuzluk ve kötü yönetimi örten bir işlev üslenmektedir. Hartum'da hükümette yapılan bazı değişiklikler nedeniyle, yolsuzluk yaptıkları için yargılanan bazı durumları istisna tutarsak çok az insanın rüşvet aldığı ya da yolsuzluk yaptığı için mahkemeye sevk edildiğini görürüz. 

Dr. Şerif Hureyz'e göre, Sudan devletindeki bu tür yolsuzluklar, Sudan'ın Güney, Batı ve Doğu bölgelerinde insanların daha fazla hüsran, hayal kırıklığı ve memnuniyetsizlik hissetmesine neden olmaktadır. Gerçekten de Darfur, Kordofan ve Doğu Sudan'da bir çok protesto hareketi baş göstermiştir. Bunun nedeni, bölge sakinlerinin dışlanmışlık hissine kapılmaları, zenginlik ve güç merkezlerinden uzaklaştırıldıklarını düşünmeleri, egemen Nil kabilelerinin kayırıldığını düşünmeleridir.[xv]    

Hükümet baskısının kullanılması 

Sudan hükümetleri, daima Sudan'ın merkezi dışında kalan protesto hareketlerine karşı bu hareketlerin "ırkçı" olduğu tezine sığınmaya çalışmıştır. Bu da egemen sınıfın söz konusu hareketlere rengini veren siyasi yapıdan, yani bu hareketlerin dışlama ve marjinalleştirmeye, Kuzey kabilelerinin zenginlik ve gücü tekellerine almalarına karşı geliştirdiği retçi tutumdan kendini ayırmasına yol açmaktadır. Bir sonraki aşamada ise merkezi hükümet, gelişigüzel tutuklamalar ve göz altılar gibi çeşitli baskı araçlarına ve ellerinde tuttukları maddi zorlama aygıtlarına başvurmuş, hatta bu yöntem bazı durumlarda fiziki tasfiye yöntemlerine kadar varmıştır. Güney Sudan'daki rejim muhalifi hareketler, hükümetin muhaliflerin devlet kaynaklarına erişimini engellemede çok ileri gittiğini belirtmektedir. 

Üçüncüsü: Bölünme sonrası dönemde meydan okumalar 

Sudan'ın Güney'in ayrılmasının bedelini doğrudan ödeyeceğini söylemek mümkündür.Yaklaşık 9 milyon insanın yaşadığı Güney bölgesi, Sudan'ın yüzölçümünün üçte birine tekabül etmekte, ve petrol yataklarının %80'i bu bölgede bulunmaktadır. Değişikliklerin Afrika boynuzunda, Sudan'ın bölgesel yerini etkileyeceği şüphesizdir. 

Kuzey'le Güney arasındaki ilişkilerin doğası 

Halen Kuzey ve Güney hükümetleri arasında, barışçı ve doğal ilişkilerin geliştirilebilmesi için üzerinde konuşulması gereken merkezi sorunlar bulunmaktadır. Bu sorunların başında su ve petrol gelmektedir. Petrol hisseleriyle ilgili yeni dağıtım şekilleri üzerine konuşulması gerekir. Sudan ekonomisi, %98 oranında petrol gelirlerine dayanmaktadır. Bazıları petrol akışını garanti etmek zaruretinden dolayı, bunun birlik ve işbirliği için önemli bir faktör olacağını düşünmektedir. Öte taraftan Güney ve Kuzey'den her birinin gelecekte Nil Nehri'nden ne kadar yararlanacaklarını belirlemeleri gerekir. Bu durum Mısır hükümeti için de bir rahatsızlık kaynağı olmayı sürdürmektedir. Öte taraftan yaklaşık 38 milyar dolar civarında bulunan devlete ait dış borçlar, taraflar arasında ileride sorun teşkil edecek en önemli noktalardan biridir. Halk Kurtuluş Ordusu, Hartum hükümetinin ikinci iç savaş dönemi (1983-2005) yılları boyunca silahlanmaya büyük paralar harcadığı kanaatindedir. Her ne kadar bazı uluslararası donörler, affedilmesini talep etse de, Hartum, Güney'deki hükümetin en azından bu borçların bir kısmını üslenmesini istemektedir. Vatandaşlık ve mültecilerin statüsü Kuzey'le Güney arasındaki geçiş aşamasında çözülmeyi bekleyen en önemli sorunlar olarak durmaktadır. Sınır bölgelerinde yaşamakta olan Sudanlılar olduğu gibi Kuzey'de yaşamakta olan Güneyliler de mevcuttur. Soru buradakilerin gelecekleriyle ilgilidir: Çift vatandaşlılık sistemine göre mi muamele görecekler yoksa istedikleri devletin vatandaşı olma noktasında serbest mi bırakılacaklar? 

Güney'deki güvenlik ve kalkınma açmazı 

Güney Sudan hükümetinin hükümet etme biçimi ve yönetim mekanizmalarıyla ilgili araştırma yapanlar, geçiş dönemindeki Özerk Yönetim'in Hartum yönetimi karşısında daha fazla talepte bulunmak dışında başka bir şey yapamamıştır. Taleplerdeki artış ise Hartum yönetimini barış anlaşması hükümlerini uygulamayı hızlandırmasına yol açmıştır. Ancak Güney'in kendi iç idaresi noktasında Halk ordusunun icraatları tam bir hayal kırıklığı yaratmıştır.

Güney Sudan'ın ayrılmasının beraberinde getirdiği özellikle güvenlik ikilemiyle ilgili merkezi soru şudur: Yeni yönetim, vatandaşlarının güvenliğini sağlama noktasında üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirebilecek mi, topraklarını koruyabilecek mi? Bu soru, 2011 sonrası dönemde bölgede barış ve istikrarın geleceğine ilişkin bir çok soru işaretinin doğmasına neden olmaktadır. 

"Bağımsız" Güney Sudan'daki güvenlik açmazı, bir taraftan bölgenin tanık olduğu ülke içi mücadelelerin doğasıyla sıkı bir şekilde irtibatlıyken diğer taraftan da Afrika boynuzu bölgesinin jeo-stratejik anlamda oluşturduğu bölgesel reaksiyon ve dinamiklere de bağlıdır. Belki de sınır bölgesindeki Elemi Üçgeni'ne ilişkin Kenya ile yaşanan anlaşmazlık  bu bağlamda açık bir örnek teşkil eder. 

Hartum ve Cuba hükümetleri arasındaki ilişkilerin doğası ile düşmanlık ve nefret üzerine kurulu tasavvur, bölünme sonrası dönemde taraflar arasındaki gerilim ve anlaşmazlıkların en önemli kaynaklarından biri addedilmektedir. Bilindiği gibi, Güney hükümetinin halkın ihtiyaçlarını ve beklentilerini karşılayacak şekilde ekonomik kalkınma ve alt yapı yatırımları, referandum sonrası dönemde en büyük sorunlardan biri olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle söz konusu sorunla mücadele, uluslar arası desteğe gereksinim duymaktadır.  Aslına bakılırsa Güney Sudan'daki petrol rezervleri ve diğer tabii zenginlikler, refah ve ekonomik kalkınma için son derece sağlam bir temeldir. Tabii ki bu rezervlerin kabiliyetle ve şeffaflıkla yönetilmesi şartıyla..Kaldı ki bu  başlı başına ayrı bir sorunu temsil etmektedir. Güney Sudan tecrübesi bu bağlamda Afrika kalkınma literatüründe "doğal zenginliklerin laneti" denen şeyin tekerrür etmesine neden olabilir. Zira bir çok Afrika ülkesinde doğal zenginliklerden elde edilen gelirler, yolsuzluğun ve iç savaşın finanse edilmesine ayrılmaktadır. 

Kabileler arasındaki çatışmalar, güvenliğe ilişkin en büyük sorunlardan birini teşkil etmektedir. Belki de dışlanan bazı grup ve siyasi partiler, kapsamlı barış anlaşması çerçevesinde bu bölünmeleri, kendi özel amaçlarını gerçekleştirmek için siyasileştirme yoluna gidebilirler. Müthiş bir silah akışının bulunduğu bir bölgede risk, özellikle eskiden silahlı mücadele veren örgütlerin silahtan arındırılma işleminin tamamlanmaması bütün bu güvenliğe ilişkin riskleri artırmaktadır. Şüphesiz, bütün bunlar bölgedeki güvenlik ve istikrara tehdit teşkil etmektedir. Bazı araştırmacılar, bağımsızlığını kazanması durumunda Güney Sudan'a dışardan gelecek tehditlerin varlığına işaret ediyorlar: Uluslararası şiddet grupları, kara para aklama mafyası, uyuşturucu ve insan kaçakçılığı, yeni doğan devletin zayıflığını yasadışı işlerini yapmak için fırsat bilecek gruplar.[xvi]

Öte yandan Güney Sudan'daki uzun süren savaş tecrübesi, farklı isyancı grupların elindeki silahlar ve dış ülkelere iltica eden Güney Sudan sakinleri yönetimin yapısını bozmuş ve geleneksel anlaşmazlıkların halli şansını ortadan kaldırmışlardır. Diğer Afrika toplumları gibi Güney Sudan da yerel anlaşmazlıkların çözümü noktasında köklü gelenekler geliştirmişlerdir. Konuyla ilgili yapılan alan araştırmaları, Güney'deki otlaklarda Kuzeyli kabilelere hareket serbestisi sağlayan bir anlaşma sağlamak için Kuzey ve Güney arasında yaşamakta olan kabile önde gelenlerinin ve geleneksel liderlerin gerçekleştirdikleri faaliyetlere ilişkin pratik örnekler sunmakta. 1993 yılında Dinka ve Nüveyr arasında anlaşmazlık çıktığında, barışçıl bir çözüm için iki tarafın bilge insanları müdahale etti. İş bununla da kalmadı, askeri liderlerle geleneksel önderler arasında, Kenya, Uganda ve Sudan arasındaki sınır boyunda yaşayan göçebe kabileler arasında anlaşmazlıkları bir çözüme kavuşturmak için ortak çabayla gerçekleştirilmiş bir çok anlaşma akdedilmiştir. Bu geleneksel mekanizmaların tahrip edildiği bir sır değildir. Nitekim isyan hareketinin liderleriyle alt rütbeli subaylar, geleneksel liderlerin çocukları olmalarına rağmen, müdahaleleriyle bu mekanizmaları etkisizleştirmişlerdir.

Güney'de sivillerin ellerinden silahlarının alınması, Juba hükümetinin karşı karşıya kalacağı en büyük meydan okumalardan biridir. BM'nin 2009 yılında hazırladığı raporunda da belgelediği Güney Sudan'daki kabileler arasında meydana gelen kanlı şiddet olayları, burada hayatını kaybeden ve yaralananların sayısının aynı dönemde Darfur'da meydana gelen ölüm olaylarındaki kayıpları aştığına işaret etmektedir. Güney Sudan'daki yetkililer belki de bunun iki neden dolayı meydana geldiğini söyleyeceklerdir: Birincisi Hartum hükümetinin doğrudan ve dolaylı müdahaleleri, ikincisi, Güney'de hafif silahların kolayca yayılması. Geçiş döneminde Güney'deki durum doğru okunduğunda karşımıza Güney'de hükümetle halk arasında bir güven eksikliği olduğunu ve hükümetin Güney'de silahtan arındırılmış bölgelerde sivil toplumu korumaya gücünün yetmediğine inandığını gösterir. Silve Kir, hükümetinin sivillerin silahlardan arındırmalarına öncelik vereceğini, gerekirse güç kullanacaklarını belirtmiştir. Bazı raporlar, Güney Sudan hükümetinin silahtan arındırma sürecinde son derece tarafgir davrandığını, hükümete yakın etkili kişi ve grupların kendilerine has özel milisler olduğunu ortaya koyuyor. 

Sonuç: 

Her halükarda Güney Sudan'ın bağımsızlığı, Güney'deki siyasi tabloyu etkileyen etnik çatışma ve bölünmeler, silahlı milisler, mobilize hırsızlık çeteleri ve ayrıca hiçbir zaman Abeye sorunu gibi kolaylıkla çözümlenmesi mümkün olmayan Güney'le Kuzey arasındaki sorunlu temas noktaları ışığında okunduğunda son derece tehlikeli bir sürece gebe görünmektedir. Buna bir de Kuzey'de yaşamakta olan Güneylilerin vatandaşlık sorunları ve Sudan devletinin borçlarının paylaşılması gibi sorunları eklemek gerekir. Bütün bunlar, Güney'in ayrılmasından itibaren bölgenin patlamaya hazır bir bomba gibi olduğunu söylemeyi mümkün kılmaktadır. Amerika ve Batı Güney Sudan'a yardım etmediği taktirde bu devletin uzun süre yaşaması mümkün değildir.[xvii]

Bu nedenle, Dr. Safvet Fanus'un dediği gibi, bu bölgede taraflar arasındaki sorunların win-win esasına göre iki tarafın da kazançlı çıkacağı ve aynı zamanda zararı da paylaşacakları ortak bir diyalog sürecine ihtiyaç vardır. Güney'in bağımsızlığını ilan edeceği zamana kadar kalan süre yeterli değildir. Bu nedenle iki devlet arasındaki bütün anlaşmazlıkların giderilmesi için bu süreci bir ya da iki sene daha uzatmaları kaçınılmaz olabilir. Bu süre zarfında bir zamanlar tek devlet olan iki komşu devlet arasındaki ilişkilerin durumu bir düzene sokulabilir. Belki bu sayede Arap toplumuna ve uluslar arası sisteme, Sudan sınırlarını aşacak dersler sunulabilir.

Mısır'da yayınlanan es Siyasiye ed Devliye Dergisi'nden Faruk İbrahimoğlu tarafından Dünya Bülteni için tercüme edilmiştir

Dipnotlar

[i] Peter K. Bechtold, More turbulence in Sudan: A new politics this time in John Vol، Sudan: State and Society in Crisis، Bloomington: Indiana University Press، 1991، pp.1-2

[ii] Muddathir 'Abd al-Rahim، Arabism، Africanism and Self Identification in the Sudan، in Yousef F Hassan، ed.; Sudan in Africa، Khartoum: Khartoum University Press، 1985.

[iii] Ali Mazroui، The Multiple Marginality of the Sudan in Hasan، op.cit، pp.240

[iv] Deng، Mohamed I. Kahlil، Sudan's Civil War: The Peace Process before and since Machakos، Pretoria: Michigan State University Press، distributed for Africa Institute of South Africa، 2005.

[v] Francis M. Deng, War of Visions: Conflict of Identities in the Sudan, Brookings Institution Press، 1995

[vi] Bkz: Hamdi Abdurrahman, Müşkiletu Cenubi's Sudan...Dirasetun fi'l uturi't tarihiyyeti ve dinamiyyeti's sıra', (Güney Sudan Sorunu..Tarihsel çerçeve ve çatışmanın dinamiklerine ilişkin bir çalışma). Mısr ve İfrikiyya, el cüzuru't tarihiyyetu li'l müşkilati'l ifrikiyyeti'l muasara (Mısır ve Afrika, Çağdaş Afrika'daki sorunların tarihi kökenleri) içinde. Afrika İnceleme ve Araştırma Enstitüsü ile Kültür Yüksek Konseyi Tarih ve Tarihi Eserler Komisyonu'nun ortaklaşa düzenlediği Sempozyum, Kahire: el Heyeti'l amme li'l Küttab, 1996. 

[vii] Alex De Waal، Sudan: What Kind of State? What Kind of Crisis? London: Crisis States Research Center، Occasional Paper no 2 ، April 2007، p.6.

[viii] Sharif Harir،Arab Belt Versus African Belt : Ethno- Political Conflict in Darfur and the Regional Cultural Factors in Sharif Harir، and Terje Tvedt. Short-Cut to Decay: The Case of Sudan. Uppsala: Nordiska Afrikainstitutet، 1994. p.143.

[ix] De Waal، op.cit.، pp.8-9.

[x] A.g.e. s.1.

[xi] Ali Abdel Gadir etal، The Sudan Civil War: Why Has it Prevailed for so Long?س in Paul Collier and Nicholas Samvanis (eds) Understanding Civil War: Evidence and Analysis، Vol1، Washington Dc: World Bank، 2005، p.27.

[xii] Ahmed Sabit, el Avleme ve mehatıru'l maayiri'l mefruda, et teveccühatu'l amerikiyye izae's sudan, (Küreselleşme ve dayatılmış kriterlerin tehdidi, Amerika'nın Sudan karşısındaki yönelimleri) Hamdi Abdurrahman (editör), İfrikiyya ve'l Avleme, (Afrika ve Küreselleşme) içerisinde. Kahire: Bernamecu'd dirasati'l Mısriyye'l İfrikiyye bi camiati Kahire, 2004.

[xiii] Sharif Harir، Recycling the Past in the Sudan: An Overview of Political Decay in Sharif Harir ed.، op.cit، pp.10-15.

[xiv] Abdel Wahab al Effendi، Turabi's Revolution: Islam and Bower in the Sudan، London: Grey Seal Books، 1991، p.35.

[xv] Sharif Harir، Recycling the Past in the Sudan، op.cit. p.56.

[xvi] Samuel Hillary Gama، Speculations on Security in South Sudan's Post Referendum، ISS Today، Pretoria: The institute for Security Studies، September 2009.

[xvii] Dorothea Hilhorst and Mathijs van Leeuwen (2005). Grounding local peace organisations: A case study of southern Sudan. The Journal of Modern African Studies، Vol. 43، No 4، 2005، p.543.

Yorumlar (0)
34
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?