banner15

31 Mart Vakası ve Sultan Abdülhamid

Osmanlı'da birçok yeniliğe imza atan, İslam dünyası için büyük önem arz eden projelerin sahibi Osmanlı Sultanı Abdulhamid, 96 yıl önce bugün Beylerbeyi Sarayı'nda vefat etmişti

31 Mart Vakası ve Sultan Abdülhamid

Dünya Bülteni/ Haber Merkezi

Osmanlı Devletini 33 yıl boyunca idare eden Sultan Abdülhamid 96 yıl önce bugün vefat etmişti.

Devletin dağılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu, iç ve dış mihrakların her türlü ifsad edici oyuna başvurduğu saltanat devrinde, “hafiye teşkilatı” kurmak ve basına “sansür” uygulamakla tenkit edilen II. Abdülhamid, devletin idari yapısını merkezi anlamda yeniden örgütlemiş, alt yapı ve eğitim yatırımlarına önem vermiş, devlet hazinesini düzene sokarak dış borçların azaltılmasına gayret göstermişti.

Sultan Abdulhamid, 31 Mart Hadisesi’nden sonra meşrutiyeti yeniden ilan ettiği ve anayasayı yürürlüğe koyduğu halde İttihat ve Terakki tarafından tahttan indirildi. Önce Selanik’e nakledilen sabık sultan, Selanik’in kaybedilmesiyle İstanbul’a getirildi ve Beylerbeyi Sarayı’na yerleştirildi. 10 Şubat 1908 tarihinde burada vefat etti.

31 MART VAKASI

İttihat ve Terakki, 1908 öncesinde Makedonya’da etkili bir örgüt kurmuş ve genç mektepli subaylar arasında pek çok yandaş kazanmıştı. Saray ile önceden gizliden gizliye başlayan mücadele kısa sürede açığa çıkmış ve İttihat Terakki kendini gizlemeden mücadeleyi bir isyan biçimine sokmuştu. Makedonya’daki isyan hareketi kısa sürede ordu birlikleri arasında da hızla yayılmıştı. Bu isyanın yayılmasında İngiltere Kralı VII. Edward ile Rus Çarı II. Nikola ararsında 9 Haziran 1908’de Estonya’nın Reval şehrinde yapılan görüşmenin büyük rolü olmuştu. İttihat ve Terakki, Osmanlı Devleti’nde yaygın olan İngiltere ve Rusya’nın Makedonya’ya müdahale ederek bu eyaleti kendi denetiminden koparacağı korkusunu “Reval’de Türkiye’nin paylaşılmasına karar verildi” şeklinde işleyerek meşrutiyetin ilanını sağlamak için harekete geçmiştir. Bunun için, en küçük fırsatları bile değerlendirmekten çekinmemiş ve bir dizi isyan hareketine girişmiştir. Bu suretle, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanma teşebbüsüne, “Meşruti” yönetimin kurulması ile karşılık ve cevap verilecekti. Böylece Reval görüşmesi, meşrutiyetin bir an önce ilan edilmesi için harekete geçilmesinde, diğerlerinin yanında önemli bir etken olmuştu.

Padişah II. Abdülhamid, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Makedonya’daki faaliyetlerini sürekli kontrol altında tutuyordu. Bu sebeple, İttihat ve Terakki Cemiyeti ilk iş olarak, Padişahın bu kontrolünü kırmaya karar verdi ve Abdülhamid’in hafiyelerinden, Selanik Merkez Komutanı Yarbay Nazım Beyi ortadan kaldırmaya karar vererek, bir suikast düzenledi. Nazım Bey, bu suikasttan yaralı kurtulduysa da, Padişahın bu olaya karşı tepkisi bir hayli sert oldu. Selanik ve Manastır’daki yüksek rütbeli subaylardan 38’ini İstanbul’a getirterek, muhakeme ve hapsettirdi.

Bu olay karşısında, Rumeli’de bulunan 3. Ordu Subayları daha fazla endişeye kapılarak, hareket geçmeye karar verdiler. Resne’de bulunan Kolağası Niyazi Bey, 3 Temmuz 1908 tarihinde, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin desteği, yanında 240 asker ve çoğu Arnavut kökenli bir o kadar siville birlikte dağa çıkıp, Anayasa ilân edilmedikçe, silahı elden bırakmayacağını ilan etti.

Niyazi Bey’in ayaklanmasıyla birlikte, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne mensup subaylar, silah depolarını açıp halka silah dağıtmaya başladılar. Olayların merkezi Manastır’dı. Abdülhamid, ayaklanmayı bastırması için, kendi adamlarından Şemsi Paşa’yı Manastır’a yolladı. Fakat Şemsi Paşa 7 Temmuz 1908 günü, ( Cumhuriyet’ten sonra 6. ve 7. dönem Çanakkale Milletvekilliği yapmış olan) Biga’lı Teğmen Atıf Efendi tarafından Manastır telgrafhanesinden çıkarken öldürüldü. Bu olay üzerine, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önde gelen üyelerinden Binbaşı Enver Bey 20 Temmuz’da Niyazi Bey’e katıldı. Şemsi Paşa’nın yerine Metroviçe Fırkasına Müşir Tatar Osman Paşa tayin edildiyse de, 22-23 Temmuz 1908 gecesi, Niyazi Bey’in önderliğinde, sivil ve askerden müteşekkil iki bin kişilik bir kuvvet tarafından kaçırıldı.

Bu sırada yaşanan Firzovik olayı Abdülhamid’in devrilmesinde etkili oldu. Olayın meydana gelişi ise bir hayli enteresandı: Firzovik’te Avusturyalılar eğlence düzenliyorlar, bu eğlenceler hoş karşılanmıyor ve bunların Makedonya’yı işgal edeceği düşünülüyordu. Arnavutlar bu eğlence yerlerini ateşe vermiş ve Mitroviçe, Prizren, Priştine, Yeni Pazar, İpek ve Yakova’dan gelen silahlı Arnavutlarla toplananların sayısı artmıştı. Mitroviçe Fırkası Kumandanlığı ise, Selanik’te bulunan 3. Orduyu uyararak, bu olayın incelenmesi için hemen bir tahkik heyetinin oluşturulmasını istemişti. Arnavutları dağıtmak için Kosova Jandarma Kumandanı Galip Bey görevlendirilmiş, fakat Galip Bey de ittihatçı olduğu için bu olayı cemiyetin amacına kullanmak istemişti. Bu şekilde Galip Bey, Arnavutlar arasında etkin bir propaganda faaliyetine girmişti.

Olaylar bu şekilde gelişirken, bir yandan da yazılı araçlarla, Padişah, baskı altına alınmak isteniyordu. İttihat ve Terakki Cemiyeti, Manastır’daki merkezi sokaklara bir beyanname asarak, “mevcut hükümeti gayr-ı meşru ilan ediyor ve hukuk düzeninin kurulmasını, yani anayasanın yürürlüğe konmasını” istiyordu. Ayrıca ittihatçı subaylar, askerlere: Sultan ve O’nun bakanlarının ülke çıkarlarına aykırı icraatta bulunduklarını, Kur’an ve şeriat ilkelerini ayaklar altına aldıklarını ve ülkeyi yabancılara sattıklarını söylüyorlardı.

İttihat ve Terakki’nin genel merkezi 21 Temmuz gecesi Selanik’te bir toplantı tertip ederek, 23 Temmuz günü Meşrutiyet’in ilân edilmesi kararını aldı. Bu karar üzerine, önce Selanik, Manastır ve Kosova’dan, hemen akabinde Rumeli’nin çeşitli vilayetlerinde İstanbul’a telgraflar gönderilmiş ve “1876 Anayasası’nın yeniden yürürlüğe konması, Meşruti yönetimin hemen başlatılması istenmişti. Eğer Padişah yapmazsa zorla yaptırılacağı da ifade edilmişti. İttihatçılar bununla da yetinmeyerek 23 Temmuz 1908’de ilk önce Manastır’da 101 pare top attırdı. Ardından da, kararlaştırıldığı gibi, İttihat ve terakki Cemiyeti’nin merkezinin bulunduğu Selanik’te Meşrutiyet’i ilân etti. İttihat ve Terakki Cemiyeti, 23 Temmuz 1908’de (10 Temmuz 1324) Meşrutiyet’i sadece Rumeli’de ilân edebilmişti. Çünkü o sırada, İstanbul ve Anadolu’da böyle bir şeyi tek başına yapabilecek güce sahip değildi.

Bu durum, İstanbul’da büyük bir endişe içinde izlenmekteydi. Sadrazam Ferit Paşa, Rumeli’deki olayları engelleyememiş ve Padişah II. Abdülhamit, 22 Temmuz 1908’de sadakatine binaen Sait Paşa’yı sadrazamlığa getirmişti. Sait Paşa hükümeti son gelişmeleri değerlendirmek üzere 23 Temmuz 1908 Perşembe günü Saray’da toplanmıştı ve aralıksız 19 saat süren bu toplantı nihayetinde bir neticeye varılamamıştı. Sonunda Padişah’ın Anayasa’nın ilanına taraftar olduğunu bildirmesi üzerine, bir mazbata hazırlanmış ve “Meclis-i Mebusan’ın toplantıya çağırılması” ve “Meclis-i Mebusan’ın toplantıya çağırılmasının gazetelerde resmen ilan edilmesi” hakkında iki ayrı irade ile 23 Temmuz 1908 (10 Temmuz 1324) tarihinde resmen ilan edilmişti. Padişah da; “Kanun-ı Esasi’yi ben tesis etmiştim… Madem ki milletim bu kanunun yine mer’iyetini istiyor, ben dahi verdim” diyerek Meşrutiyet’i kabul etmişti.

Netice olarak, Meşrutiyet’in yeniden ilânıyla birlikte, 24 Temmuz 1908’de, Padişah’ın emriyle, 1876 Kanun-ı Esasi tekrar yürürlüğe konulmuş ve Kanun-ı Esasi’nin yeniden yürürlüğe konulması, ülkede mevcut bulunan güç dengelerinin yeniden şekillenmek üzere bozulduğunu göstermişti. Rumeli Dağları’nda sergiledikleri birkaç ufak gösteri ile birlikte ummadıkları bir başarı elde ederek Yıldız Sarayı’nı isteklerine boyun eğdirmeyi başaran isyancı askerler (ve onların zımnında İttihat ve Terakki Cemiyeti), artık Osmanlı iktidar denkleminin esas aktörlerinden biri haline gelmişti.

Ayaklanmanın bastırılmasından sonra sıkıyönetim ilan edildi ve ayaklanmacıların önderleri divan-ı harpte yargılanarak ölüm cezasına çarptırıldılar. Muhalefet hareketi önemli kayıplara uğradı. Ama en önemli gelişme, Meclis-i Umumi Milli adı altında birlikte toplanan Heyet-i Mebusan ve Heyet-i Ayan'ın 27 Nisan'da II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesini, yerine V. Mehmed'in geçirilmesini kararlaştırmasıydı.

Ayrıca II. Abdülhamid'in İstanbul'da kalması da sakıncalı bulunarak Selanik'te oturması uygun görüldü. Divan-ı harp II. Abdülhamid'i yargılamak istediyse de, yeni kurulan Hüseyin Hilmi Paşa hükümeti bunu kabul etmedi.

Abdülhamid, Selanik'ten gelen Hareket ordusuna karşı herhangi bir direniş göstermedi. Kendi hatıratında bunu kardeş kanı dökülmemesi için yaptığını yazar. Oysa Osmanlı Paşaları bu toplama orduyu rahatlıkla geri püskürtebileceklerini padişaha arz etmişlerdi.

HAL EDİLMESİ

Meclis-i Mebusan'dan gelen dört kişilik bir heyet tarafından tahttan indirildiği kendisine bildirilmişti. Heyetin sözcünün adı Emanuel Karasu'ydu. Selanik Mebusu Karasu, özetle Meclis-i Milli'nin Sultan'ın hal'ine karar verdiğini, kendilerinin bunu tebliğle görevlendirildiklerini söyledi: "Millet seni azletti."

Abdülhamid'in bu sözler sonrası heyet üyelerine tek tek baktıktan sonra şunları söylediği belirtilir:

"Bir Türk padişahına ve İslam halifesine hal' kararını bildirmek için bir Yahudi, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden başkasını bulamadılar mı?"

Emanuel Karasu (Yahudi), Aram Efendi (Ermeni), Esat Toptani (Arnavut) ve Ahmet Hikmet Paşa (Sultan Abdülhamit'in uzun süre yaverliğini yaptıktan sonra muhalefet saflarına geçen paşa). Bu dört ismin bu sözlere herhangi bir tepki vermediği kaydedilir.

Bazı tarihçiler, Abdülhamid Han'ı aşağılamak için özellikle azınlık unsurlarından oluşan bir heyet seçildiğini belirtirler. Emanuel Karasu'nun Filistin topraklarının yahudilere satılması için rüşvet teklifinde bulunduğunda,  Sultan II. Abdülhamid tarafından kovulouğu da bilinmektedir.

İkinci Abdülhamid Han, üç yıl Selanik'teki Alatini Köşkü'nde ev hapsinde tutulduktan sonra, Selanik'in düşmesi sonrasında 1912'de İstanbul'daki Beylerbeyi Sarayı'na getirildi. 10 Şubat 1918'de İstanbul'da vefat etti. Mezarı, büyük babası için Divanyolu'nda yaptırılmış Sultan II. Mahmut Türbesi'nde bulunmaktadır.

Abdülhamid Han'ın naaşı, kefenlendikten sonra Topkapı Sarayı'ndan çıkarılırken

ABDÜLHAMİD’İN PROJELERİ

Devletin dağılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu, iç ve dış mihrakların her türlü ifsad edici oyuna başvurduğu saltanat devrinde, “ hafiye teşkilatı” kurmak ve basına “sansür” uygulamakla tenkit edilen II. Abdülhamid, devletin idari yapısını merkezi anlamda yeniden örgütlemiş, alt yapı ve eğitim yatırımlarına önem vermiş, devlet hazinesini düzene sokarak dış borçların azaltılmasına gayret göstermişti.

Ayrıca “İslam Birliği” düşüncesi etrafında “Hilafet merkezli” bir dış politika yürütmüş ve bu politikayı Avrupa’ya özellikle de İngiliz emperyalizmine karşı ustaca kullanmıştı. Bu sayede Osmanlı bayrakları ve II. Abdülhamid’in resimleri Hint’in köylü kulübelerine kadar girmiş, Cava, Çin, Afrika ve Orta Asya camileri “Emirü’l-Mü’minin” e dualarla inlemişti.

“Finansmanı ve inşaatı İslam aleminden toplanan paralarla yapılan, borçsuz, faiz ödemesi olmayan ve tamamlandığında kâra geçmiş “Hicaz Demiryolu” projesini gerçekleştirmiş, İstanbul’da Haliç ve Boğaziçi’ne de köprü projeleri” hazırlatmıştı.

MEHMET AKİF, SAİD NURSİ, RIZA TEVFİK VE ELMALI’NIN PİŞMANLIĞI

Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesini sağlayacak Hal' fetvasını hazırlayan Elmalılı Hamdi Yazır’dır. Hayatının son anlarına kadar yaptıklarının ızdırabıyla acı içerisinde yaşayan Yazır, bu üzüntüyü; "Ömrümde bu kadar ağır bir vicdan azabı çekmedim. Başıma ne geldiyse bunun manevî sillesindendir. Gençlik saikasıyla bir iştir işledim. Allah beni affetsin" şeklinde ifade eder.

Said Nursi; ömrünün sonlarına doğru, Abdülhamid Han’ın yaşayan torunlarından Nemika Sultan’la görüşür ve “Sultan Efendi Hazretleri, biz, gençlik sâikasıyla İttihadçılar’ın propagandalarına kapılarak dedeniz merhum Abdülhamid Han Hazretleri hakkında pek çok itâle-i kelâmda (lisânen tecâvüzde) bulunduk. O’nun vârisi sıfatıyla sizden helâllik diliyorum. O’nun namına bana hakkınızı helâl ediniz” der ve ondan helallik ister.

Mehmet Âkif’in Sultan’a olan düşmanlığı ise daha ileri boyuttadır. Safahat kitabında “Ah efendim o herif yok mu kızıl kâfirdi” ve “Düşürdün milletin en kahraman evladını ye’se, Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-i İblis’e” gibi çirkin ve yersiz ifadeler bulunmaktadır. Ama Safahat’ın son bölümlerinden alınan bu beyitler Mehmet Akif’in pişmanlığını ortaya koymaktadır:

“Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi? Ya böyle kalfa değil, basbayağı muallimdi. Nasıl da kadrini vaktiyle bilemedik, tuhaf iş; Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!”

Âkif’in Mısır’da yaşadığı yıllarda, saygı duyduğu yakın dostlarından Yozgatlı Mehmet Efendi’ye “Ölmez de iyileşebilirsem hatıralarımı yazmak istiyorum. Hatıralarımda Sultan 2. Abdülhamid’e karşı itizar (özür dileme) ve itiraflarım olacak” dediği nakledilir.

Rıza Tevfik Bölükbaşı ise Abdülhamid'in vefatından sonra yazdığı şiirle ona karşı sert muhalefetinden dolayı pişmanlığını dile getirmişti. Bölükbaşı'nın adı geçen şiri şöyle:

Sultan Abdülhamid'in Ruhaniyetinden İstimdad

Nerdesin, şevketli Abdülhamid Han?
Feryâdım varır mı bârigahına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,
Şu nankör milletin bak günâhına!

Tarihler ismini andığı zaman,
Sana hak verecek ey koca sultan!
Bizdik utanmadan iftira atan.
Asrın en siyâsi pâdişâhına.

"Pâdişâh hem zâlim, hem deli" dedik,
İhtilâle kıyam etmeli dedik,
Şeytan Ne dediyse biz "beli" dedik,
Çalıştık fitnenin intibâhına!.

Divâne sen değil, meğer bizmişiz.
Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz
Sâde deli değil, edepsizmişiz!
Tükürdük atalar kıblegâhına...

Sonra cinsi bozuk, ahlâkı fena,
Bir sürü türedi, girdi meydana.
Nerden çıktı bunca veled-i zina?
Yuh olsun bunların ham ervahına!

Bunlar halkı didik didik dittiler
Katliama kadar sürüp gittiler
Saçak öpmeyenler secde ettiler
bir asi zabitin pis külâhına

Sen hafiyelerle dem sürdün ancak
Bunlar her tarafa kurdu salıncak
Eli yüzü kanlı bir sürü alçak
Kement attı dehrin mihr-i mâhına

Milliyet davası fıska büründü
Ridâ-yı diyânet yerde süründü
Türkün ruhu zorla âsi göründü
Hem Peygamberine hem Allah'ına

O itler nedense bana salmadı
Belâlı idi başım kimse almadı
Seyirden başka iş de kalmadı
Gurbet ellerin bu seyyahına.

Çok kimseye vatan şimdi mezardır
Herkesin belâdan nasibi vardır
Selâmetle eren pek bahtiyardır
Bu şeb-i yeldanın şen sabahına

Haddi yok açlıkla derde girenin
Sehpâ-yı kazâya boyun verenin
Lanetle anılan cebâbirenin
Bu rahmet okuttu en küstahına

Bugün varsa yoksa Mustafa kamal
Şöhretine herkes fuzulî dellal...
Âlem-i mânâdan bak da ibret al !!!
Uğursuz talihin şu kemrâhına

Tahkire yeltenip tâc-ü tahtını
Sınadı bu millet kara bahtını
Denedi sillenin nerm-ü sahtını
Rahmet Sultanım suz-ı âhına

Hoş oldu cilvesi bu hürriyetin
Tadı yok amma şu meşrutiyetin
Deccale zil çalan böyle milletin
Bundan başka çare yok ıslahına

Lakin sen sultanım Gavs-ı Ekbersin
Ahiretten bile himmet eylersin,
Çok çekti şu millet murâda ersin
Şefâat kıl şahım mededhahına.

SULTAN ABDULHAMİD HAN'IN CENAZE TÖRENİ

Güncelleme Tarihi: 10 Şubat 2015, 09:50
YORUM EKLE
YORUMLAR
Halil Gezer
Halil Gezer - 1 yıl Önce

Yazmışsıznız Abdülhamidin paşaları hareket ordusunu dağıtabilirlerdi Ama Hamid müslüman kanı dökülmesin diye harekete geçirmedi . O isyancıların isyanında asker subay milletvekili öldürülmedi mi ?Böyle zavallı bir mantık var mı ?1- Abdülhamidn sansür zamanı hafiye zamanı gazetelerde tahrik ile gelen bu ,isyanı Abdülhamidin hafiye teşkşlatı gazeteleri okusa bile görürdü neden o gaeteyi kapatmadı Yazarını içeri attırmadı 2-
31 Mart isyanı sahneleniyor ,İttihat terakkinin milletvekilleri yakalandığı yerde öldürülmek için aranıyor bir kaçı köprü üstünde öldürülüyor. Osmanlı Zırlısının komutanı Ali Kabuli Bey yıldız sarayı önünde isyancılarla Abdülhamidin gözleri önünde parçalanıyor. Neden Muhafız alayları iel o paşaların kom ettiği 1 orduyu emir verip harekete geçirmedi ?? Mesele teodor Hertz siyonist liderle yapılan görüşmelerde geçen T.Hertz in İttihat terakki ileri gelenlerinnesuikast yapılması teklifi ile ilgilidir .Eğer hareket ordusu harekete geçmese Milletvekilleri ve diğerleri isyancılarlatarfından öldürülecekti M.Bardakçı bu konuda teklifden sonrası için bilgi yok diyorAbdülhamid kurnaz adamdır Bu teklifi kabul ettiyse mabeyinde şahitler huzurunda etmemiş ayrı bir haberci ile yakabul etmiştir .İsyanda ingiliz parmağı vardır. Engel olunabilecek veya bastıralabilecek bir isyanı bastırmayan ya da Önlem almayan görevli olduğu halde müdahale etmeyenler suçludur. Abdülhamid temizlik yapılsın diye bekledi Sonradan milleti aptal yerine koyup Yok Hızır Aleyhisselamı kalabalığın önünde gördü bunda bir hikmet var ki o başlarına düşmüş yürüyor ben müdahaele etmiyeyim kadere karşı gelinmez b,ir iş olacak ki hızır başta masallarına , sığınmayalım bu soruların cevabını verelim

banner39

banner50

banner47

banner48