banner39

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu

Türkiye-ABD ilişkilerinde yakın geçmişte de bazı iniş çıkışlar yaşanmış, meseleler üst düzeyde diyalog ve karşılıklı anlayışla çözüme kavuşturulabilmiştir.

Genel 04.07.2018, 15:22 04.07.2018, 15:22
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu

ABD ile ilişkilerimizde zor bir dönem yaşanıyor. Toplumsal tepkiler de ortada. ABD ile ilişkilerimizin Türk dış politikasındaki yeri ve önemi ne-dir? Ankara-Vaşington ilişkileri nereye evrilir? İlişkiyi zehirleyen unsurlar önem sırlamasına göre nelerdir? Yine Türkiye-ABD ilişkileri için geçmişte ‘Stratejik Ortaklık’ tanımı yapılıyordu. Bugün NATO müttefikimiz ile ilişki-mizin nasıl bir tanımı var?

ABD ile uzun yıllara dayanan köklü ve çok boyutlu ilişkilerimiz mevcuttur. Başta NATO’daki müttefikliğimiz olmak üzere pek çok uluslararası kuruluş ve platformda uzun yıllardır yakın işbirliği içindeyiz. Gerek bölgesel gerek uluslararası konularda iki ülke arasındaki işbirliği olumlu sonuçlar doğurmuş, uluslararası istikrar ve güvenliğe somut katkı sağlamıştır.

Türkiye-ABD ilişkilerinde yakın geçmişte de bazı iniş çıkışlar yaşanmış, meseleler üst düzeyde diyalog ve karşılıklı anlayışla çözüme kavuşturulabilmiştir.

Bugün ABD ile ilişkilerimizde yine hassas bir dönemden geçmekteyiz. Bunun baş-lıca sebebini ABD’nin, özellikle PYD/YPG ile işbirliği ve FETÖ gibi doğrudan Türki-ye’nin milli güvenliğini tehdit eden konulardaki yaklaşımı oluşturmaktadır.

ABD ile aramızdaki sorunları üst düzeyde yapıcı bir anlayışla ele almaya çaba gös-teriyoruz. Temaslarımızda ABD’li muhataplarımıza ulusal güvenliğimizle doğrudan bağlantılı bu konularda izledikleri politikaların kamuoyumuzda büyük hassasiyet ya-rattığını vurguluyoruz. Köklü ve uzun vadeli müttefiklik ilişkisinin, kısa vadeli taktik çıkar hesaplarıyla heba edilmemesi gerektiği mesajını veriyoruz.

ABD ile ortak çıkarlarımız çerçevesinde birlikte çalışma irademiz devam etmekte-dir. Üst düzeyli temasların yoğun biçimde sürdürülmesine önem veriyoruz. Kısa bir süre sonra görevden ayrılacak olan ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’ın 15-16 Şubat 2018 tarihlerinde ülkemizi ziyareti sırasında sorunların çözüme kavuşturulmasına yönelik sonuç odaklı bir mekanizmanın kurulması kararlaştırılmıştı. Sözkonusu mekanizma altında oluşturulan Çalışma Gruplarının ilk toplantısı Suriye ve PKK’yla mücadele konularında 8-9 Mart 2018 tarihlerinde Vaşington’da gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmaların ilişkilerimizin yeniden “Stratejik Ortaklık” tanımına yakışır bir seyir almasına katkı-da bulunacağını ümit ediyoruz.

Türkiye-AB ilişkilerinin mevcut durumunu nasıl yorumlamak gereki-yor? İlişkilerin geleceğine dair nasıl bir izlenim sözkonusu? Türkiye AB’ye olan ilgisini kaybetti mi? Türk halkı halen AB’ye üye olmayı istiyor mu? Türkiye-AB ilişkilerinin hedefi ve güven arttırıcı önlemleri konusunda An-kara’nın beklentileri nelerdir?

AB’yle ilişkilerimizde çalkantılı bir dönemden geçmiş olduğumuz doğru. Ancak kısa vadeli sorunlar ve menfaatler için stratejik hedefler gözardı edilemez. AB’ye üyelik halen öncelikli stratejik hedefimizdir ve sürece bağlılığımız devam etmektedir.

Bu yılın başından itibaren ilişkilerimizin normalleşmesi yönünde atılan karşılıklı adımların sonuç vereceğine inanıyoruz. AB’nin bu konuda yapıcı bir tutum benim-semesi gerekmektedir. Sayın Cumhurbaşkanımızın katılımlarıyla bu ay düzenlenmesi öngörülen Türkiye-AB Zirvesi de bu bağlamda faydalı olacaktır. Türkiye-AB ilişkileri-nin olumlu seyri her iki tarafın da yararınadır.

AB’yle halihazırda enerjiden ekonomiye, ulaşımdan terörle mücadeleye birçok önemli konuda işbirliği mekanizmaları mevcut ve işler durumdadır. Bölgede bir istik-rar unsuru olan Türkiye, AB’nin de güvenliğine ciddi ölçüde katkı sağlamaktadır. Bu-nun en çarpıcı örneği, ülkemizin çabaları sayesinde göç krizinin atlatılması, denizdeki ölüm sayılarının ve Avrupa’ya düzensiz geçişlerin çok ciddi oranda azalmış olmasıdır.

Bununla birlikte, sözkonusu işbirliği mekanizmaları ve zaman zaman bazı çevreler-ce zikredilen “özel ortaklık” modeli, katılım sürecimizin yerine geçemez.

Türkiye’nin AB’ye sırtını çevirdiği yolunda yorumlara rastlanmaktadır. Esasen, Tür-kiye AB yolunda ilerlemek için samimi çaba sarfetmeye devam etmektedir. AB’deki bazı çevreler ülkemiz karşıtı bir söylem kullanmaktadır. AB’nin genişleme politikası bağlamında ülkemizin zikredilmeyişi ve diğer aday ülkelerden suni şekilde ayrıştırıl-ması bunun somut bir örneğidir. Katılım süreci liyakate ve koşulluluğa bağlı olmalıdır, aday ülkeler arasında ayrıştırmalar yapılmamalıdır.

Bir diğer örnek Türkiye -AB ilişkilerinin maalesef bazı Avrupa ülkelerinde seçim döneminde iç siyasete alet edilmiş olmasıdır. Sözkonusu menfi yaklaşımlar ve çifte standartlar halkımız nezdinde de AB’nin itibarını zedelemektedir. Türk halkı uzun süre boyunca AB üyeliğini desteklemiştir ve üyeliğin faydalarının farkındadır. Ancak özel-likle son dönemde AB’yle ilişkilerimizde yaşanan güven bunalımı, halkımızın AB’ye olan inancına da yansımıştır. Türk halkının büyük çoğunluğu AB’ye katılımı istemekte ama bir o kadarı bunun gerçekleşmeyeceğine inanmaktadır.

Kaybedilen güvenin yeniden tesisi son derece önemlidir. 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrası AB tarafının eksik ve geç tepkisi halkımızın o zor dönemde aradığı dayanışma ruhundan uzaktı.

OHAL ve terörle mücadelemiz, AB çevrelerince eleştirilmektedir. AB’nin iyi an-laması gereken husus, insanların canına ve ülkemizin milli güvenliğine kasteden cani terör örgütlerine karşı mücadele vermekte olduğumuzdur. Bu olağanüstü tehditler ve zorlu mücadele olağanüstü tedbirler gerektirmektedir. AB’nin de yanımızda yer alması önemlidir. Zira bizim mücadelemiz AB’nin de güvenliği açısından hayatidir. Terörle mücadele gibi hassas konularda AB’nin daha samimi desteği beklenmektedir.

Aramızdaki güven bunalımının aşılması için verilmiş olan sözlerin tutulması da önemlidir. Gümrük Birliğinin güncellenmesi, vize serbestisinin sağlanması, ülkemizde-ki Suriyeliler için mali yardım aktarımının hızlandırılması ve müzakere sürecimizdeki suni ve siyasi engellerin kaldırılması beklediğimiz adımlardır.

Her türlü diyalog kanalını açık tutmakta fayda görüyoruz. Bu çerçevede 26 Mart’ta-ki Türkiye-AB Zirvesi’nin ilişkilerimizde normalleşme ve tekrar hareketlenme sağlan-ması açısından yararlı olacağını umuyoruz.

Avrupa’da son dönemde göçmen karşıtlığı ve İslamofobi üzerinden çı-kış yakalayan ve hatta bazı Avrupa parlamentolarında ve hükümetlerinde temsil hakkı bulan aşırı sağın ya da bir başka ifade ile ırkçılığın temel se-beplerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Gelinen bu durumu Avrupa kıtası ve değerlerinin geleceği açısından nasıl yorumlamak mümkün?

Son dönemde ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve İslam düşmanlığı gibi tehditlerin Av-rupa’da ve batıda etkisinin giderek artmakta olduğunu üzülerek görmekteyiz. Bu teh-ditlerle mücadele tüm ülkelerin huzur ve barış içinde yaşaması için önemlidir. Dar görüşlü siyasi yaklaşımlar, oy kaygısıyla uç noktalara giden aşırı tutumlar maalesef o ülkeler için de bir talihsizliktir. Geçmişte ırkçı ideolojilerin yarattığı yıkımı yaşayan ülkelerin bundan ders almış olmaları gerekir.

Göçmenlerin batılı toplumların kalkınma ve refahında geçmişte ve bugün sağladık-ları katkıları görmezden gelmek basiretsizlik işaretidir. Avrupa etik, eşitlikçi, evrensel değerleri kendi kıtasında bu şekilde kaybederse, bir çekim merkezi olma vasfını kaybe-der. Umutlu bir gelecek şansı da yok olur.

Birlikte yaşama kültürünü güçlendirme, aşırıcılığa yol açan dışlanma, yabancı düş-manlığı, İslam düşmanlığı gibi konularla mücadelede tüm platformlarda çalışmaya devam ediyoruz. Eş-başkanlığını Finlandiya ile birlikte yürüttüğümüz Barış için Ara-buluculuk girişimimiz ve İspanya ile birlikte kurucusu olduğumuz BM Medeniyetler İt-tifakı, barış ve uzlaşı kültürünü esas alan girişimlerdir. Ayrıca, AGİT, Avrupa Konseyi, İslam İşbirliği Teşkilatı bünyelerinde de bu sorunları etraflıca ele alıyoruz.

Türkiye, hayli sıkıntılı bir Ortadoğu ile komşu. Körfez’deki kriz, İsrail’in Filistin’e yönelik saldırıları ve uzlaşıdan uzak tutumu, Yemen, Irak, Libya, Suudi Arabistan, İran… Her geçen gün daha da komplike bir hal alan Ortado-ğu’yu Türkiye nasıl okuyor ve bölge ülkeleriyle nasıl bir diplomasi içerisin-de? Ülke bazında mı yoksa topyekûn bölgesel bir yaklaşım mı sergileniyor?

Ortadoğu’nun barış, güvenlik ve istikrara kavuşması, Türk dış politikasının en te-mel hedefleri arasındadır. Ancak maalesef Ortadoğu geçmişte olduğu gibi bugün de ciddi risk ve sınamalarla karşı karşıyadır.

İsrail-Filistin sorunu bağlamında son dönemde meydana gelen gelişmeler maalesef bizi iyimserliğe sevketmemektedir. Özellikle iki devletli çözüm perspektifi gibi temel parametrelerden uzaklaşılması anlamına gelen tasarruflar endişe vericidir.

Uluslararası toplum, Suriye’deki insani krizin çözüme kavuşturulmasına yönelik so-rumluluk paylaşımında başarılı olamamıştır. Yemen’de bazı tahminlere göre 22 milyon insanı etkileme ihtimali bulunan insani krize de yeterince odaklanamamaktadır.

Mevcut sorunların çözümü konusunda ilerleme sağlanamazken, geçtiğimiz Hazi-ran ayında Körfez’deki kardeşlerimiz arasında patlak veren kriz örneğinde olduğu gibi, yeni ihtilafların ortaya çıkmasından kaygı duyuyoruz.

Ülkemiz tüm bu sorunların uluslararası hukukun temel ilkeleriyle, BM Güvenlik Konseyi ve Genel Kurulu kararlarıyla uyumlu şekilde çözüme kavuşturulmasını des-teklemektedir.

İsrail-Filistin sorununa yerleşik BM parametreleri çerçevesinde iki devletli çözüm perspektifi çerçevesinde çözüm bulunmasını, Yemen, Suriye, Irak ve diğer tüm bölge ülkelerinin siyasi birliğine ve toprak bütünlüğüne halel getirecek tasarruflardan kaçınıl-masını, Körfez’deki kardeşlerimiz arasındaki anlamsız ihtilafın biran önce diyalog yo-luyla çözüme kavuşturulmasını ve tüm bölge halklarının ırk, dil, din ve mezhep ayrım-cılığı olmaksızın birlik, beraberlik, hoşgörü ve dayanışma içinde yaşamalarını diliyoruz.

Ülkemiz bu vizyon temelinde yoğun çaba sarfetmektedir. Ülkemiz, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Zirve Dönem Başkanı ve Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Stratejik Ortağı olmaktan kaynaklanan sorumlulukların da bilinciyle hareket etmektedir.

Önce Fırat Kalkanı sonra Zeytin Dalı Harekâtı, bir taraftan Cenevre diğer taraftan Astana ve Soçi süreçleri… Suriye denkleminde Türkiye’nin pozis-yonunu nasıl açıklayabiliriz? Bahsettiğimiz süreçlerde ve Suriye’de gelinen durum nedir? Türkiye’nin Suriye’nin geleceğine ilişkin seçenekleri neler?

Türkiye’nin 911 km uzunluğunda bir kara sınırı paylaştığı Suriye’deki gelişmelerden etkilenmemesi beklenemez. Sadece bu ülkedeki ihtilaf nedeniyle ülkemize sığınan Su-riyeli kardeşlerimizin sayısı 3.5 milyonu aşmıştır.

Bu ülkedeki otorite boşluğundan güç bulan terör grupları, ulusal güvenliğimize de doğrudan tehdit oluşturmaktadır.

Türkiye’nin, gerek komşu bir ülke, gerek çatışmaların çözümünde ve terörle mü-cadelede öncü ülke konumuyla, Suriye’ye yönelik aktif bir siyaset izlememesi düşü-nülemez.

Bu bağlamda Türkiye, bir yandan gerek sahada sükunet ve istikrarın sağlanması, ge-rek terör tehdidinin ortadan kaldırılmasına yönelik çabalarda bulunurken, diğer yan-dan Suriye ihtilafının siyasi çözümle sona erdirilmesine yönelik girişimlere öncülük etmektedir.

DEAŞ’la Mücadele Küresel Koalisyonu’na katılımımız, DEAŞ ve PKK/PYD/YPG terör örgütlerine karşı yürüttüğümüz Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtları, Ger-ginliği Azaltma Bölgeleri mutabakatı uyarınca İdlip’te tesis ettiğimiz gözlem noktaları, Suriye’de kimyasal silahların yasaklanması ve kimyasal silah saldırılarının sorumlu-larının tespitine yönelik girişimlere desteğimiz, Fırat Kalkanı Harekâtı bölgesindeki istikrarlaştırma faaliyetlerimiz, Suriye içine yönelik insani yardımlarımız ile Cenevre Süreci, Astana Platformu ve Soçi Kongresi’ne katkılarımız, bu çabalarımızın somut tezahürleridir.

Suriye’nin geleceğine şüphesiz Suriye halkı karar verecektir. Komşumuz Suriye’yi gelecekte, siyasi birliği ve toprak bütünlüğünü muhafaza etmiş; istikrarlı, müreffeh ve halkının meşru talepleri doğrultusunda yönetilen demokratik bir ülke olarak görmeyi arzu ediyoruz.

Zeytin Dalı Harekâtı’na değinmek gerekirse öncelikle Harekât’a yönelik olarak uluslararası arenada önemli bir eleştirinin gelmediğini aksine birçok ülkeden ve NATO’dan Türkiye’nin haklı ve meşru güvenlik kaygılarını pay-laştıklarını belirten açıklamalar geldi. Dahası çeşitli basın -yayın mecrala-rında ve sosyal medyada Türkiye’yi ve Harekât’ı hedef alan iftira ve karala-ma kampanyalarının da istedikleri başarıya ulaşamadığını gördük. Bu süreç nasıl yönetiliyor ve Harekât nasıl değerlendirilmeli?


Türkiye, Zeytin Dalı Harekâtı’nı terörle mücadele operasyonu olarak planlamış ve bu şekilde icra etmektedir. Harekât uluslararası hukuka uygun olarak, BM Şartı’nın 51. madde-sinden kaynaklanan meşru müdafaa hakkı ve BM Güvenlik Konseyi’nin terörizmle müca-dele konusundaki kararları temelinde yürütülmektedir. Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı gösterilmektedir. Harekâtın planlama ve icrasında sadece terör unsurları hedef alınmakta; sivil halkın zarar görmemesi için gereken her türlü tedbir alınmaktadır.

Başladığı andan itibaren harekâtın gerekçesi, hukuki temeli ve hedefleri hakkında ulus-lararası toplum nezdinde gerekli bilgilendirmeler yapılmıştır. Türkiye’yi ve harekâtı hedef alan iddiaların, terör örgütü PYD/YPG’nin kara propaganda faaliyetlerinden ibaret olduğu uluslararası topluma kanıtlarıyla anlatılmıştır.

Ülkemizin güvenlik kaygılarının haklılığının ve harekâtın meşruiyetinin uluslararası toplumun büyük çoğunluğu tarafından anlaşıldığını memnuniyetle görüyoruz. Amacımızın ulusal güvenliğimize tehdit teşkil eden terör örgütleriyle mücadele etmek olduğunu ve gizli bir gündemimizin bulunmadığını herkes görmektedir.

Türkiye’nin aktif dış bir politika yürüttüğüne ve önemli sonuçlar elde etti-ğine de şahit olduk/oluyoruz. Bu minvalde akla gelen ilk örnek olarak Kudüs konusundaki çabaları ve BM’de ABD’ye rağmen alınan sonuç malum. Yine Bal-kanlar’da ve Afrika’da Türkiye’nin son derece olumlu ilişkilere sahip olduğunu görüyoruz. Türkiye’ye bu aktif diplomasiyi ve olumlu ilişkiler ağını sağlayan dış politikanın kodları nasıl açıklanabilir?

Girişimci ve insani dış politika anlayışımız çerçevesinde gerek yakın komşularımız gerek küresel komşularımızdaki sorunlara bitaraf kalmıyoruz. Kudüs konusunda Zirve Dönem Başkanı olduğumuz İslam İşbirliği Teşkilatı’nı öncelikle harekete geçirdik, BM Genel Ku-rulu’nda Kudüs’ün statüsünü teyit eden karara öncülük ettik. Rohinga Müslümanlarının dramını her platformda gündeme taşıdık, yardım elimizi gecikmeden uzattık. Yemen’e, Gazze’ye, Myanmar’a dert, tasa, sıkıntı neredeyse oraya yardıma koşuyoruz. Suriyeli kar-deşlerimizi etnik, dini köken ayrımı olmaksızın bağrımıza bastık. Suriye’de ateşkes ve siyasi süreç için çabalarımızı sürdürüyoruz.

Girişimlerimiz insani konularla sınırlı değil. Öncüsü olduğumuz üçlü mekanizmalarla Balkanlarda Kafkaslarda ve Orta Asya’da faaliyetlerimizi sürdürüyoruz. Bölgesel işbirliğinin güçlendirilmesi kapsamında KEİ, GDAÜ, EİT, İİT ve tüm platformlarda aktif politikalar iz-liyoruz. Afrika Birliği’nin Stratejik ortağıyız. ASEAN ile sektörel işbirliği ortağı olduk. Yakın coğrafyamızda 21 ülkeyle Stratejik İşbirliği Konseyleri marifetiyle işbirliğimizi geliştiriyo-ruz. Dünya çapında diplomatik temsilcilik ağımızı genişletiyoruz. Halihazırda 240 misyonla dünyada beşinci sıradayız. Bunlarla yetinmiyor, çalışmaya devam ediyoruz.

TİKA, YTB, AFAD, Kızılay, Yunus Emre Enstitüsü ve TRT World gibi kuruluş-ların da dış politikada özellikle dışardaki Türkiye algısının doğru anlaşılması noktasında önemli roller üstlendiğini görüyoruz. Bu açıdan Türk Dış Politika-sı’nda ‘‘soft power’’ kavramını nasıl değerlendirmek mümkün?

Dış politikada gücün tüm unsurlarından istifade etmek esastır. Bu husus küreselleş-meyle birlikte daha da önem kazanmıştır. Ülkemiz bu anlayışla “yumuşak güç” olarak tabir edilen unsurlardan giderek daha da fazla yararlanmaktadır. Ülkemizin bu alanda imkan ve kabiliyetleri de gelişmiştir. TİKA’nın, AFAD ve Kızılay’ın küresel ölçekte in-sani ve kalkınma yardımlarımızı iletmekteki başarıları, Yurtdışı Türkler Başkanlığı’nca sağlanan burslar, Yunus Emre Türk Kültür Merkezlerinin sayıca artışı, THY’nin bir dünya markası olarak en fazla destinasyona uçuş yapması, Türk dizilerinin ve sine-masının başarıları, TRT’nin dünya dillerinde yayınları ülkemizin daha iyi ve olumlu tanıtımına katkıda bulunmaktadır.

Akıllı güç doğru enstrümanları bir strateji dahilinde ve eşgüdüm içinde değerlen-dirmeyi gerektirir. Gerek ilişkilerimizin ve mevcudiyetimizin yoğun olduğu bölgelerde gerek açılım ve ortaklık politikaları geliştirdiğimiz Afrika, Latin Amerika, Asya-Pasifik coğrafyalarında siyasi, ekonomik boyutun yanısıra turizm, kültür, tanıtım, insani ve kalkınma yardımları, eğitim işbirliği, burslar, basın-yayın işbirliği, diziler, kültür yılları gibi tüm unsurlardan artan şekilde istifade etmekteyiz. Kamu diplomasisi ve kültürel diplomasiye de daha fazla önem vermekteyiz.

Son olarak Dışişleri Bakanlığımızın tüm bu süreçleri takip ederken ken-di içinde bölge ülkelerinin diline hâkim yeterince uzman personeli var mı? Uluslararası ilişkilere ilgi duyan, diplomat olmayı hedefleyen gençlerimize neler tavsiye edersiniz?

Bakanlığımızda birçok farklı lisanı konuşan kariyer memurlarımız mevcuttur. İngi-lizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca ve İspanyolca’nın yanı sıra Arapça, Rusça, Çince, Japonca, Yunanca, Ermenice, Romence, Sırpça ve Norveççe gibi lisanlara hâkim men-suplarımız görev yapmaktadır. Mensuplarımızın yeni lisanlar öğrenmeleri de teşvik edilmektedir. Yurt dışı atamalarında memurlarımızın bildikleri yabancı diller de dik-kate alınmaktadır. Buna ilaveten, merkezde farklı dillerde mütercim-tercümanlarımız görev yapmakta, yurt dışında bölge dillerine hâkim sözleşmeli personel istihdam edil-mektedir.

Bakanlığımızın diplomatik kariyer memurlukları “Meslek Memurluğu” ve “Kon-solosluk ve İhtisas Memurluğu” sınavları her yıl açılmaktadır. Diplomat olmayı he-defleyen gençlerimiz, Bakanlığımızın internet sayfalarından sınav ilanlarını takip ede-rek müteakip sınavlara başvurabilirler.

Gençlerimize yabancı dil bilgilerini geliştirmelerini ve çeşitlendirmelerini, ülke ve dünya gündemini en iyi şekilde takip etmelerini, ülkemizin temel dış politika konu-larını iyi öğrenmelerini, Türkçe’yi doğru kullanmaya özen göstermelerini ve iletişim becerilerini geliştirmelerini öneriyorum. Bu özellikler, gençlerimizin Bakanlığımız sı-navlarında başarı sağlamaları ve iyi birer diplomat olabilmeleri için önemlidir.

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi Sayı: 4

banner53
Yorumlar (0)
17
parçalı bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?