banner15

Enver Baytan: Kürsü merhamet yeridir

Merhum Enver Baytan Hoca ile 1988 yılında yapılan bir söyleşiyi önemine binaen alıntılıyoruz

Enver Baytan: Kürsü merhamet yeridir

Dünya Bülteni/ Haber Merkezi

Geçtiğimiz gün vefat eden Enver Baytan Hocaefendi ile 1988'de yapılan bir söyleşiyi önemine binaen alıntılıyoruz.

Altınoluk Dergisi'nden İsmail Lütfi Çakan, Mustafa Eriş, Murat Erker, Abdullah Sert, Ahmet Taşgetiren ve Hasan Kâmil Yılmaz'ın yaptığı röportajda Baytan Hocaefendi, eğitimi, eğitim aldığı hocaları ile ilgili bilgiler verirken Türkiye'nin yakın tarihi ile ilgili de bazı anekdotlar aktarıyor.

Söz konusu söyleşiyi olduğu gibi alıntılıyoruz:

Davetimiz kabul buyurup, dergi idarehanemizi teşrif eden Enver Baytan Hoca ile sohbetimiz, bu küçük camiden başlıyor ve gerilere uzanıyor. İlk sorumuz şu:

-Enver Baytan Hoca nasıl yetişti? Hoca, dünyaya gelişlerinden İstanbul'a Yerebatan Camiine gelişlerine kadar olan süreyi kilometre taşlarıyla özetliyor:

-Biz, Gönen'in Ömerler köyünde Hicri tarih ile 1341'de dünyaya geldik. Miladî 1925. Sekiz yaşında hafızlığa başladık. Annemin köyünde, Hafız Server Efendi isimli bir Hocanın yanında. Dokuz yaşında hafızlığımız tamamlanmış idi. Daha sonra İstanbul'a geldik ve Gönenli Mehmed Efendi'den 1-1.5 yıl talim okuduk. O devirde Gönenli Hoca'yı kaç defa alıp götürdüler. Bir keresinde hiç unutmam, caminin avlusunda oynuyorduk. Bir jandarma çavuşuyla iki er geldiler. Bize nereli olduğumuzu, ne yaptığımızı sordular. Biz de her şeyi anlattık. Kendimizi ihbar ediyoruz, farkında değiliz. Mahkeme günü geldi. Hakimde iman vardı ki üzerinde fazla durmadı. Jandarma çavuşuna "Okurken mi yakaladın?" diye sordu. "Hayır" deyince huzurundan kovdu. "Beraat" dedi.

İstanbul'daki tedrisat sırasında Fatih'te Dülgerzade Camii'nin odasında, Balat'ta Hacı İsa Camiinde, Aksaray'da Muratpaşa Camiinde kaldık, Fatih Camiinin ikinci imamı Hafız Halil Efendi vardı. Dersiamdan ve meşayih-i kurradandı. Ondan aşare okumaya başladık. Daha sonra İzmit'e geçtik. Burada da Hafız Cevdet Efendi'den tamamladık. Arapçayı ise Hemşinli Şevket Efendi isimli alim, muhaddis bir zattan okuduk. Sonra İstanbul'da, Sultanahmet Camiinin Hocalarında Seyyid Şefik Arvasi Efendi'den Usül-ü Fıkıh ve Gülistan okuduk.

Hoca, 1949 senesinde ilk resmî görevi alıyor. İzmit'te Akça camiinde imam ve hatib olarak. Sonra bir imtihanla yine İzmit'te Pertev Paşa Camiine geçiyor. 1952 ye kadar orada kalıyor. Bu arada İstanbul'da bir imtihan açılıyor ve Hoca Yerebatan Camiinde imam ve hatib olarak göreve başlıyor. Arada, kısa bir süre Sultanahmet Camii imam ve hatibliği var. Tekrar Yerebatan'a dönüyor ve 25 yıl orada hizmeti sürdürüyor. 1978 yılında emekli oluncaya kadar...

HASAN SEYYİD EFENDİ'NİN UZLETE ÇEKİLİŞİ

Hoca'nın göreve başladığı zaman, ezanın Türkçe okunmaya zorlandığı yıllara rastlıyor. Acaba ezanı kendi aslî lafızlarının dışında okumaya zorlanmak nasıl bir şey? Bu baskıların Müslümanlar üzerinde bıraktığı psikolojik etki ne? Hoca'dan bunu soruyoruz:

-Efendim, elfazını biliyorsunuz. Bir kere bazı cümleler mana itibariyle aslının yerini tutmuyordu. Kaldı ki "La yecüzü'l ezanü bil farisiyye" diye bir hüküm var fıkıh kitaplarında. Ezan kendi dilinin gayrı ile caiz olmaz. İlk ezan değişikliği yapılınca İzmit'te Hasan Seyyid Efendi adındaki hoca ki hayatımda öyle konuşma kabiliyetine sahip bir hoca dinlemedim- karşı çıkmış. "Bir yerde bir sünnet tağyir edilirse, fıkhî bir hüküm olarak söylüyorum, oraya devam etmemek vacib olur" demiş. Ezan asıl haline dönünceye kadar da cemaate gelmemiş. Bayram tekbirleri bile Türkçe idi. Salavatü Şe-rifeleri bile Türkçe yapıyorlardı az kalsın. Fetvasını aldılar. Fakat derlemesini yapamadılar. Salavatü Şerifeler ile ilgili fetvayı gördüm. Cumhuriyet döneminde ahkamı Şeriata aykırı, hatır için verilmiş fetvalar vardır. Bunların tespiti ve esas ahkamı ile karşı-laştırılması, bu devrin ulemasının vazifesidir. Şimdi bu mümkündür, yapılması zaruridir. Gelecek nesle böyle intikal etmemelidir.

ALİ HAYDAR HOCANIN SEVİNCİ

Bu dönemde ne adamlar ceza aldı. Gönen'de, Cuma günü, bir kişi iç ezanı okuyor. "Allahüekber" diye başlıyor. Hem de hükümet konağının yanındaki camide. Ezanı hızlı hızlı okuyor, ayakkabılarını alıp kaçıyor. Aynı şahıs, başka bir gün minareye çıkmış, başlamış ezana... Bakmış geliyorlar, yarıda bırakıp kaçmış... Aramış, bulamamışlar... Böyle birçok olay vardır.

Allah rahmet eylesin Adnan Menderes ve etrafındakiler Ezanı aslî lafizlarına döndürünce Çarşamba'daki Ali Haydar Efendi'nin ilk sözü şu oluyor: "On Ali Haydar bir Menderes." O kadar memnun olmuş. Varın hesap edin çekilen sıkıntıyı. Görünüşte Ezan sünnettir ama onu tağyir etmek çok ağır bir mesele. Adnan Menderes kendisini halka sevdirmiş bir başvekildi. Dışarısı devletin ve halkın birbirini sevmesini istemez. Allah rahmet eylesin Necip Fazıl'in ihtarı vardır İhtilalden tahminen bir sene önce... "Menderes! Sen şu şu işleri şöyle şöyle yapmazsan, yakın bir gelecekte katiller hakim sandalyesinde, sen mazlum sandalyesinde olacaksın ve o katille-re hesap vereceksin. "şeklinde... Kerameti zahir oldu. ileriyi gören kimseydi Necip Fazıl. Yerine kolay kolay adam bulunmaz. Kabına sığmaz bir zekaya sahipti. Mücahit adam. 15 sene hapislerde yatmış. Kötüyü kötü olarak tanıtmış. Zaman zaman ağır şeyler söyler, yazardı ama, o sırada lazım.

KÜRSÜ TERBİYESİ

Enver Baytan Hoca, emekli olduktan sonra iki sene vaaz etmemiş. Camileri dolaşmış ve değişik vaizleri dinlemiş. Notlar tutmuş. Beğenilecek hususları, doğruları ve yanlışları tesbit etmiş. Bunları 15 maddelik bir rapor halinde ilgililere sunmuş. Bir yanda 35 yıllık kendi tecrübesi... Diğer yanda gözlemler... Bunlardan, "Camide tebliğ "konusunda altın ölçülere ulaşılmış olunmalı. O zaman Hoca'ya "Kürsü terbiyesi" konusunu sorabiliriz. İşte Enver Baytan Hoca'nın tesbitleri ve tavsiyeleri:

-Bizde hocalar genellikle irticalen konuşuyorlar. Çalışarak vaaz eden sayısı az. En münezzeh bir davayı, nezaketsiz cümlelerle anlatmaya gayret edenler bile var. Kürsü merhamet yeridir. Şiddet yeri değildir. O kürsüde merhamet esas olmalı. Adam hem cehenneme gitsin, sen de onu oraya sevk, olmaz ki, insafa sığmaz bu.

Sonra umumiyetle üzerinde durulan mevzuların sayısı az. 15- 20'yi aşmaz. Öyle arkadaşa rastladım ki, filan camide dinledim, falanda da dinledim, aynı vaaz. Mevzu kıt. İslâm bundan ibaret değildir. Bunun sebebi de. Diyanet'in o devirde vaizlerin yerini dört ayda bir değiştirmesi. Biraz kaba düşecek ama, vaiz tembelleşiyor ister istemez. Ne kadar alim olursa olsun, bir vaiz bir gün çalışmadıkça bir saat vaaz edemez.

Sonra konuşma adabı, vaaz usulü bilinmiyor. Nerede, ne söylenir? Ne zaman söylenir? sözü kıvamında ve ihtiyaç varsa söylemek çok önemlidir. Konuşmak ile konuşmamak söze göre müsavi ise, sözü söylemeyi terk sünnettir. O semtin söylenen şeylere ihtiyacı olması lazımdır. Vaaz deyip geçiyoruz. Aslında zor bir sanattır Talebe değil karşındaki. Tahsillisi var, tahsilsizi var. Konuşma sanatı en zor sanat.

Dil meselesi çok önemli. Osmanlılar zamanında bir ara çok ağdalı bir lisan kullanılmış. Ne bileyim, "Meşrutiyeti mukaddesemizin tesiri feyazanesi.." gibi ifadeler... Halk anlamıyor tabiî. Cevdet Paşa'da daha sade bir dil var:" Allahü Teala meleklere "Ademe secde ediniz" deyu buyurdu. "işte bunu herkes anlar. Şimdi, dili yine anlaşılmaz hale soktular. Kürsülerde kelimelere çok dikkat edilmeli. Uydurma kelimeler kürsüye gelmemeli. Gençlik de kendi lisanını bilmeli. Sun'i dil olmaz.

KÜRSÜDE MERHAMET

Hocadan, merhamet konusunu biraz daha açmasını rica ediyoruz:

-Kürsüde merhameti nasıl anlıyorsunuz?

-Merhamet Cenabı Hakk'ın sıfatlarından... Cenabı Hakk, erhamürrahimîndir Ahkamı ilahiyi anlatmak üzere kürsüye giden zat da bu vasfı unutmamalı. Şaşırmış olanlar, yola girmesi gerekenler kürsüde anlatılabilir. Fakat münasip bir lisan ile, sövüp sayarak değil, Sert lisanlardan ruh hoşlanmıyor. Nefis hoşlanmıyor. Gazetelerde bir şey okuyoruz, canımız sıkılıyor, çıkıp kürsüye öfkemizi orada alıyoruz. Çok yapıyoruz bunları. Sebebi, yetiştirilmemizdeki eksiklik olmalı.

Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem devrinde, bugün bizim karşılaştığımız çirkinliklerin daha şiddetlisi vardı. Bugünkü gene HAFİF KALIR. buna karşı Rasûlullah'ın bir tebliğ usulü var. Bir davet usulü var. Davetten sonra icabet edenleri kabul etme ve idare etme usulü var. icabet etmeyenleri de idare etme usulü var. Kabul etmiş gözükerek ashab içine karışanları da idare etme usulü var. Bunların hepsi öğretilmiştir. Bize, kemali île öğrenmek ve tatbik etmek düşer. Ama öğretmeden kürsüye çıkarırsanız, orada her türlü hata işlenir.

En az ayda bir vaizler, müftüler, vaaz eden imamlar semt semt bir araya gelmeli değerlendirmeler yapmalıdır. Kürsü yetişecek yer değil, yetişmişlerin yeridir. Önce yetiştirmeli, başka yerde denemeli, dinlemeli, ortaya çıkacak hale gelmeli.

NEŞRİYAT ALANI İLE İLGİLİ TESBİTLER

Hocanın tebliğ çalışmalarının bir yönü neşriyatla ilgili. Baylan hoca, bizim sahamızda kitapçılığın falan olmadığı bir tarihte "İslâm'da Vasiyet" adı altında bir kitapla başlamış yayıncılığa... Sonra Hıristiyanlaştırma Teşkilatına Cevap "adıyla bir kitap... Ve sonra başka kitaplar ve meal çalışmaları... Hoca, tercüme ve meal konusunda bir hayli gayret sarfetmiş... Taa Hasan Basri Çantay Hoca ile birlikte tercüme usulleri üzerine çalışmaları var. Hoca, Hasan Basri Çantay Hocadan bir hayli yararlanmış:

-Mesela Arapça bir metin. Bunu türcüme edeceksiniz. Arapçası belli. Türkçe ifadeye neresinden başlanır, nereye virgül konur, noktalama işaretleri nasıl yerleştirilir, metne sadakat esastır ama, mana anlaşılmıyorsa açıklama cümlesi nereye konmalıdır, zahirde izafet yok da manada izafet varsa parantez içinde nasıl gösterilir... Bütün bunları Çantay Hoca'dan örneklerle gördük. Soruyoruz:

-Tercüme eserlerle ilgili bir incelemeniz var mı? Çünkü yeni nesil İslâm'ı genellikle tercümelerden öğreniyor.

Hoca bu konuda bir hayli düşünmüş. Değerlendirme yapmış. Metne sadakat ile sadece manayı gözeten tercüme usulleri içinden "Metne sadık kalmayı "tercih ediyor." Mahir İz Hocaya göre metne sadakat mühim değildi. Diyanet meali ona göre hazırlanmıştır, mana esas alınmıştır. Riyaseti Mahir iz Hoca yapmıştır, "diyor Hoca... Kendisi "Metne sadakati" öne alan Hasan Basri Çantay'ın metodunu tercih ediyor:

-Ne olursa olsun Hasan Basri Çantay haklı gibi geliyor bana. Niçin? Tekrar o lisana çevrilse biraz fark eder ama, aşağı yukarı o kitap ortaya çıkmalı. Eğer öbürüne kayarsanız, o kitabı ortaya çıkaramazsınız. Bu cihetten tercümelerde fazla muvaffakiyet görülmemektedir

Bir gün Beyaz Saray'da oturuyoruz. Bir kitap gördüm. Mütercim "Babu sılatirrahm" ifadesini "Merhamet Babı" diye tercüme etmiş. İçerisini ne yaptı bilmem. Bu konuda kitapçılara, neşriyatçılara arz ettiğimiz beş maddelik tespitimiz var. Mesela, tarihten muteber kişilerin eserlerini ehliyetsiz kişiler tercüme edip piyasaya sürüyor. Oradaki yanlışlar o zata mal ediliyor.

KUR'AN SÜNNET VS...

Öte yandan sakat fikirli şahısları kitapları hiçbir değerlendirmeye tabi tutulmadan, tashihler yapılmadan tercüme edilip basılıyor. Sonra tekrar tekrar aynı eserler basılıyor. Biri başlamış tercüme etmeye, yarılamış. Bakıyor ki kitap piyasada... Bize göre kitapçılar hem kitap basmalı, hem para kazanmalı, hem sevap. Bugünse günah kazandıracak kitaplar basılıyor. Geçenlerde Ebûzer Gıfarî radiyallahü anh ile ilgili bir kitap çıktı. Ali Şeriati'nin. Ebûzer Radıyallahü Anh sosyalistmiş. Terbiyesizliğe bakın. Hazreti Ebûbekir, Hazreti Ömer efendilerimize ölçüsüz laflar. Yani bırakın günahı, iman nerede? Kim Hazret! Ebûbekir'e dil uzatabilir?

-Hocam, bu bir akım gibi geliştiriliyor şimdi, İslâm'ın büyük alimleri önce saldırıya uğradı. Arkasından sahabiler, arakasından sünnet... Güya bunlar sorgulanıyormuş. Sorgulanıp safdişi bırakılıyormuş... Bütün bunlar da "Tek kaynak Kur'an" parolasıyla yapılıyor. Mealcilik bunun bir boyutu. Belki de, Kur'an tek kalınca onun sorgulanması başlayacak. İslâm adıyla yapılan bu propaganda hakkındaki değerlendirmeleriniz neler?

-Sünnetin olmadığı yerde Kur'an olmaz. Ashabın olmadığı yerde de Peygamber olmaz. Niçin? Çünkü anlaşılmaz. Peygamber'e nasıl uyulacağım Ashabtan öğrendiler sonrakiler. Direkt Peygamber'den öğrenemeyiz. Peygamber'in aile hayatı var. Ashab içinde ashaba öğrettiği hayat var. Kur'an-ı Kerim'i de ancak sünnet anlatır. Malumunuz ayeti ayet tefsir eder. Ayeti hadis tefsir eder. Sünnet yok dediğiniz zaman Kur'an nasıl anlaşılacak? Bunlardan birisi ile karşılaştım, bazı ayetleri okudum, içinden çıkamıyorlar. Mesela borçlanma ayeti "Borç alıp verdiğiniz zaman hemen onu yazınız "buyuruluyor Mealen. Açık bir emir bu. Çünkü "Fektübü "ifadesinde "Fe" var. İkinci bir ayet oruçla ilgili. "Ey iman edenler, üzerinize oruç yazıldı" Bir cümle-i ihbariyye. Haber cümlesi. "Haberiniz olsun, bir oruç var, tutarsanız iyi olur" gibi bir mana...Çıkar bakalım hükmünü. Hangisi farz, hangisi vacip veya mubah? içinden çıkamıyorlar. Madem çıkaramıyorsun hükmünü, çıkaranın sofrasına otur. Ahçı değilsin. Kaldı ki en büyük alimler oturmuş o sofraya. Sen kimsin?

Bunlar birer hastalıktır, cereyandır. Kapılanları kurtarmak lazım. Ara sıra bir araya getirmek, gerekli izahatı vermek lazımdır. Merhamet burada lazımdır. Bir kişi bir kişidir. Bunlar içinde namazı terk edecek kadar sapıtanlar var.

KİTABA GÖRE MÜSLÜMAN OLMAK

-Hocam, İslâm'ı anlamadaki bu kargaşa neden? Neden bunca farklı anlayış ortaya çıkıyor?

-Kitaba göre müslüman olamamaktan ileri gelen şeyler bunlar kısa ifade ile... Bir hoca kitaba göre hoca, talebe kitaba göre talebe ise bunlar grup haline gelmezler. Şeyh de kitaba göre, mürid de kitaba göre olursa gene grubu olmazlar. Ne zamanki hoca kendine göre olursa, talebe de hocasına benzemeye başlar. Şeyh kendine göre, nefsine göre olursa, müridi de ona benzemeye başlar. Bütün bunlar birbirini tutmayacağına göre, bunlar burada, onlar da orada grup olur. Kitaba göre mutedil müslüman grup olmaz. Gönenli hoca'nın grubu olsaydı, büyük bir gruba sahip olurdu. Muhiddin-i Arabi hazretlerinin "EI-Emru'l-Muhkem" adlı risalesi çok mühimdir. Orada ehl-i irşad olanlarda aranacak vasıflar, talib-i irşad olanlarda aranacak vasıflar anlatılır. Hatırladığıma göre Ehl-i irşadın 21 özelliğinden bahsedilir. Müridde ise 17 özellik aranır. Şimdi şeyh efendiye bir talip gelir de intisap etmek isterse ona ilk önce ne yapılacaktır? Hücresi olacak hücreye koyacak. Farz olan ilmihalini bilip bilmediğini yoklayacak. Bilmiyorsa öğretecek. Çünkü farzı ayn olan ibadetten yoksun olan, nafileye gidemez. Bu arada mizacını öğrenecek. Bundan sonra layık görürse evvelki müridanının içine alacak, yoksa "oğlum kendine başka bir efendi bul" deyip yol verecek. İkincisi, kendisinin fevkında bir mürşid işitirse gidecek tanışacak. Hakikaten kendisinin fevkinde olduğun ilanlarsa, ikinci defa müridanını götürüp "Emrinizdeyiz" diyecek. Muhaberesini kesmeyecek. Gidip gidip istifade edecek. Bu anlayış içinde şeyhlik-müridlik olursa, İslâm birliği meydana gelir mi gelmez mi? Gününü de geçin, 30 sene aynı sokakta iki şeyh oturmuştur, bu ona veya o buna gelip de birbirini ziyaret etmemişlerdir. Peki ya mahviyet nerede?

Bununla birlikte Hoca, İslâm cemaatinin geçen zaman içinde müspet manada değiştiği ve geliştiği kanaatini de belirtiyor:

"1949'da vaaz eden hoca efendiler cemaat sadece dinliyordu. Hoca da rahat konuşamıyordu. şimdi cemaatin dinlemesi değişti. Evvelce cemaat dinler, işine giderdi. şimdi ise birçok soruya muhatap oluyoruz. Günlük meseleler hakkında, ticarî ve sosyal meseleler hakkında bir çok soru.. Halkta öğrendiğini tatbik etme arzusu, azmi var. Sonra imanı sağlam gençler yetişmiştir. Bilemediler, kapıyı kendi elleriyle açtılar.

MÜFTİ-VAİZ-MÜRŞİD

Hocaya son olarak ev sohbetlerini soruyoruz. Hoca, neredeyse her davranışı ile bir gelenek oluşturuyor. "Aşağı yukarı 24 yıldır ev sohbetlerini sürdürüyoruz" diyor. Mektepler açılır başlar, mektepler kapanır sona erermiş. Demek daha çok gençlerin ilgilendiği bir eğitim sofrası bu... Bu sofraya devamlı katılanlar, bir mektep kültürü ediniyorlar.

Hoca ev sohbetlerine İslâmî eğitimin bir türü olarak bakıyor. Diyor ki:

"Bir müftü vardır, herhangi bir müslüman gider, ihtiyacına göre sual sorar. O da, ona göre cevap verir, fakat ona uyup uymadığını takip etmez. Vaiz böyle de değildir. Hiç kimse sormadan mevzuunu kendisi çıkarır. Halka söyleyeceğini kendisi düşünür. Sonra iner kürsüden, söylediğinin tatbik edilip edilmediğini bilemez. Kendisinin de tatbik edip etmeyeceği meçhuldür. Bir mürşid vardır. O bir nevi doktor sayılır. Müridlerinin ihtiyacını yakından bilir çünkü. Araya bir başkası girmez. Onlara ihtiyaçlarına göre ve gereken dersleri verir. Murakabesi de vardır. Esas kıymeti de oradadır. Kendisinin amil olmakla birlikte örnek olması gerektiğini de bilir. Bir taraftan öğretir, bir taraftan murakabe eder. Mürşid olacak zatların irşadı her zaman lazım. Müftü onun yerini tutar mı? Tutmaz. Peki Müftü de yapsın, vaiz de yapsın ama bugünkü vaki hal o değil."

ENVER BAYTAN KİMDİR?

Kendisini Enver Baytan Yerebatan diye takdim eden Baytan Hoca 8 yaşında hafızlığa başladı ve bir yılda hafızlığını tamamladı.

1942 yılında İstanbul’a gelerek Gönenli Mehmet Efendi’den talim dersleri aldı.  Devrin birçok hocasından ilim tahsil eden Baytan Hoca, ilk resmi görevine İzmit’de başlamıştı. Kendi devrinde ezanın Türkçe okunması ile ilgili birçok canlı ve hüzünlü olaylara şahit olmuştu. Bu dönemlerle alakalı hatıralarını kitapları vasıtasıyla paylaşan Enver Baytan hoca vaazları ile de bilinen büyük alimlerdendi.

23 eseri bulunan Enver Baytan, 70 yıl boyunca kürsülerden vaaz verdi. Emekli olduktan sonra da yakın zamana kadar fahri olarak Küçükayasofya Camii’nde vaaz verirken rahatsızlandı. Kürsüleri “merhamet yeri” olarak tanımlayan Baytan Hoca, Sultanahmet’in yakınında Yerebatan Camii'nde uzun yıllar imam ve hatiplik yaptı.

Uzun bir süre Yeşilay Cemiyeti yönetim kurulu üyesi olarak aktif çalışmalarda bulunan Baytan Hoca, yine İlim Yayma Cemiyeti kurucu üyeliği, yönetim kurulu üyeliği vazifelerinde bulundu. İslami Edebiyat Vakfında da kurucu üyelik yapan Baytan Hoca İslami Edebiyat dergisinde de yazılar yazdı.  TV5'te yayınlanan Gönül Sohbetleri programında günlük hayatta karşılaşılan sorunlara fıkıh, tefsir, hadis, tasavvuf birikimleri ışığında değerlendirmelerde bulunuyordu.

Güncelleme Tarihi: 25 Ekim 2016, 11:30
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35