banner39

Kraliçe'nin mirası

"Kraliçe’nin ziyaret etmediği tek ülke, İsrail’di. Ancak bu da yine İngiliz devletinin izlediği bir politikanın devamıydı: İngiltere, 29 Kasım 1947’de Filistin’in Araplarla Yahudiler arasında paylaştırılması konulu ünlü tasarı BM gündemine geldiğinde 'çekimser' kalmıştı. Bütün gerilimin temelinde İngiliz siyaseti bulunmasına rağmen, kısacık bir oylamadaki göstermelik bir tavır, Arap dünyasının gönlünü almaya yetmişti. Bugün bile, milyonlarca Müslüman, Filistin meselesinde İngiltere’nin vebalini adeta unutmuş, bütün günahı ABD’nin omuzlarına yüklemiştir."

Genel 17.09.2022, 17:22 17.09.2022, 17:43
Kraliçe'nin mirası

Kraliçe II. Elizabeth, 70 yıllık uzun saltanatı boyunca iki noktaya özellikle ağırlık verdi: 1) Tarihî gelenek ve seremonileri yeniden canlandırarak, medyanın -ve sonraları sosyal medyanın- ustalıkla kullanılmasıyla, halkın gözünde monarşiyi ilgi odağı haline getirmek, 2) Dünyanın dört bir yanına sürekli seyahat ederek, yönetici elitlerle şahsî bağlantılar kurmak ve farklı halk kitleleriyle doğrudan temas sağlamak.

Bu iki nokta, Kraliçe’nin etkisinin bütün dünyayla birlikte İslâm âleminde de derinleşmesine katkıda bulundu. Prens Charles’la Prenses Diana’nın boşanmayla sonuçlanan evlilikleri, milyonların gündeminde bu sayede yer buldu. Diana’ya duyulan sempati ve merhametle, Kraliçe Elizabeth’in krizi yönetmede sergilediği tavra yönelik hayranlık atbaşı gitti. Özel hayatındaki bütün problemlerde, her seferinde krizi fırsata çevirmeyi başararak takipçi ve hayran kitlesini genişleten Kraliçe, ölümünden önceki haftalarda pedofiliyle suçlanan ve hakkında davalar açılan küçük oğlu Prens Andrew’ün başına sardığı dertlerle boğuşuyordu. Bu durum bile, Kraliçe’nin hanesine sempati olarak yazıldı.

Kraliçe II. Elizabeth, 70 yılda tam 290 resmî yurtdışı ziyareti gerçekleştirdi. 117 farklı ülkeye ayak basan Kraliçe, yolculuklarında toplam 1 milyon 661 bin 668 kilometre yol kat etti. Son yurtdışı ziyaretini 2015’te Malta’ya yapan Kraliçe’nin güzergâhı, Dünya’nın çevresini 42 defa dolaşmaya denkti. İngiliz Milletler Topluluğu’na üye ülkelerin tamamına giden Kraliçe, Kanada’yı tam 27 kez, Avustralya’yı da 18 kez ziyaret etti. İlginç olansa, Kraliçe’nin hiçbir zaman pasaporta sahip olmamasıydı.

(Kraliçe’nin ziyaret etmediği tek ülke, İsrail’di. Ancak bu da yine İngiliz devletinin izlediği bir politikanın devamıydı: İngiltere, 29 Kasım 1947’de Filistin’in Araplarla Yahudiler arasında paylaştırılması konulu ünlü tasarı BM gündemine geldiğinde “çekimser” kalmıştı. Bütün gerilimin temelinde İngiliz siyaseti bulunmasına rağmen, kısacık bir oylamadaki göstermelik bir tavır, Arap dünyasının gönlünü almaya yetmişti. Bugün bile, milyonlarca Müslüman, Filistin meselesinde İngiltere’nin vebalini adeta unutmuş, bütün günahı ABD’nin omuzlarına yüklemiştir.)

Tüm bunların neticesinde oluşturulan Kraliçe Elizabeth imajı öylesine güçlü ve karşı konulamazdı ki, İslâm dünyasında kitleler bir yandan “Hain ve sinsi İngilizler” retoriğiyle sloganlar atarken, diğer yandan gözlerini Buckingham Sarayı’ndan ayıramıyordu. Hal böyle olunca, Müslüman dünyanın farklı köşelerinde bizzat İngilizlerin başrol oynadığı veya göz yumduğu sayısız trajedi, Kraliçe’nin şanına herhangi bir “leke” bulaştırmadan ve üzerinde iz bırakmadan geçip gitti.

Günümüzün modern demokratik dünyasında monarşilerin yerinin olup olmadığı konusu, sıklıkla tartışmaya açılır. Demokrasi, “insanlığın ilerlemesinin geldiği son nokta” şeklinde anlaşılıp tanımlandığından, monarşiler çok farklı cephelerden eleştiriye tabi tutulur. Bizatihi kendisi sayısız kusurla malûl bulunan insanoğlunun ürettiği, tecrübeye dayalı ve deneme-yanılma usulüyle ilerleyen bir sistemin “mükemmel” olamayacağı hakikati bir yana, yalnızca Kraliçe II. Elizabeth örneği bile, monarşinin toplumları bir araya getirme ve ihtilafların üzerini örtme noktasındaki işlevselliğini ortaya koyuyor.

Yakından ve dikkatle bakıldığında, Kraliçe Elizabeth’in insanlığı ve özel olarak İslâm dünyasını ilgilendiren hiçbir meselede açıktan tavır almadığı, olumsuz gidişata müdahalede bulunmadığı ve suçların faillerini kınamadığı görülür. Ülkesinin sebep olduğu veya başrol oynadığı nice dramda, Kraliçe’yi sorumluluktan ve eleştiriden kurtaran şey, onun “siyasetler üstü” şeklinde tanımlanan konumudur: Aktif siyaset politikacıların işidir, dolayısıyla bütün sorumluluk da onlara aittir. “Majesteleri” herhangi bir biçimde suçlanamayacağı gibi, güncel siyasetin içine de çekilemez. İsrail-Filistin geriliminde, Güney Afrika’yı beyazlar dışındaki herkes için cehenneme çeviren Apartheid rejiminin günah galerisinde, Balkanlarda yaşanan mezalimde, Irak’ın ve Afganistan’ın işgallerinde, sayısız ülkedeki iç çatışma ve askerî darbelerde Kraliçe’nin dahli yoktur, çünkü kendileri “sembolik” bir makamda oturmaktadır.

Kraliçe’nin ardında nasıl bir miras bıraktığı sorusunun tek ve kolay bir cevabı yok. Ancak II. Elizabeth etrafında oluşturulan çok boyutlu imaja baktığımızda, karşımızda çok başarılı bir “halkla ilişkiler projesi” olduğunu söylememiz gerekiyor. Kraliçe’nin şahsına duyulan sevgi ve saygı, artık bir ölünün arkasından yazıklanmaya dönüştüğüne göre, Kraliyet ailesinin mevcut temsilcilerinin dünya halklarıyla nasıl ilişki kuracağı sorusu, Britanya monarşisinin bundan sonraki seyrini de belirleyecek gibi görünüyor.

Yeni Şafak/Taha Kılınç

Yorumlar (0)
19
az bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?