banner39

İran izlenimleri/ Cemal Şakar

Yazar Cemal Şakar, geçen ay gittiği İran ile ilgili izlenimlerini Dünya Bülteni okurlarıyla paylaşıyor...

Gezi-İzlenim 19.06.2012, 10:53 19.06.2012, 11:07
İran izlenimleri/ Cemal Şakar

Cemal Şakar/ Dünya Bülteni

18 Mayıs

Sabaha karşı 05.00 sularında Tahran'a geliyoruz. Tophane'ye gidip bir otel ayarlıyoruz. Nerdeyse öğleye kadar uyumuşuz.

Kahvaltı yapacak bir yer ararken, görülecek yerlerden biri olarak işaretlediğimiz Sanatçılar Kahvesi önümüze çıkıyor. İsmail, İngilizce girişe sokarken, Türkçe bir cevap alıyor. İranlıymış, üç yıl uğraşıp Türkçeyi öğrenmiş. Bize yardımcı oluyor. Beraber bir çay içiyoruz ve sonra onu bekleyen arkadaşlarının yanına geçiyor.

Bahçede modern heykeller; daha çok metallerden yapılmış. İran garip bir ülke; en modern ile en geleneksel olan yan yana. Aslında İslam coğrafyasının her yeri böyle; ama insan İran'ı düşününce metal heykeller zinhar aklına gelmiyor; yoksa garipsenecek bir yan yok elbette.

İbret Müzesi de beklemediğimiz bir anda ve yerde karşımıza çıkıyor. Belli saatlerde, insanları biriktirip grup halinde içeri alıyorlarmış. Biraz ısrar edince bizi de alıyorlar içeri. Gruba biraz gecikmeli katılıyoruz. SAVAK'ın merkezlerindenmiş, bir işkencehane. Balmumu heykellerle insanlara nasıl işkence edildiği dehşetengiz bir şekilde kompoze edilmiş. Her odada duruyoruz; video gösterimi eşliğinde burada neler yaşandığı anlatılıyor. Üçüncü kısıma geldiğimizde, burada işkence görmüş bir kadının da tesadüfen aramızda olduğunu söylüyorlar. Ben tesadüf işine inanmıyorum. Kadın çıkıp neler yaşadığını anlatıyor. Kötü muamele berbat, anlatılamaz bir şey. Video gösterimine, rehberin anlattıklarına dayanamıyorum ve grubu yarı yolda bırakıp çıkıyoruz; tabii biraz da rejim propagandası yapılıyor. Devrimin bedelleri öğretiliyor insanlara. Rejimden sapmak demek, bir anlamda Devrim Şehitlerine, onların kanına ihanet demek.

Günlerden Cuma olduğu için her yan kapalı ve sokaklar tenha. 12-13 milyonluk bir şehrin sokaklarının bu kadar tenha olabileceğini düşünemezdim.

Gülistan Sarayına geliyoruz. Bahçe ve havuz klasiği. İçeride müze. Müzede balmumu heykellerle geleneksel İran hayatından manzaralar ve şeytan maskeleri. Avluda yer altında bir oda, kafe yapılmış, otantik bir yer. Çay içiyoruz; keyfimiz yerinde ama saat 17.30; Saray kapatılacak, dışarı çıkıyoruz. Tahran'a iki gün ayırmama teklifim kabul görmemişti. Arkadaşlar başkent olduğu için haklı olarak önemsediler; özellikle İran'ın resmi hayatını. Ama şimdi boş sokaklarda sıkılıyoruz.

Metroyla Azadi Meydanı.

Devasa bir meydan ve anıt. Her zaman meydanlar ve anıtlar karşısında korkmuş ve ürpermişimdir. Totaliter rejimlerin tezahür alanlarıdır böylesi yerler. Rejim buralarda kendini gösterir.

Gece, Tecriş. Sağa-sola birkaç voltadan sonra, Derbeder Pizzadaki korkunç sıra karşısında başka bir yer arıyoruz. Arka sokaklarda, sadece dışarıya servis yapan başka bir pizzacı buluyoruz. Pizzalarımızı alıp parkta seriliyoruz çimlere; her yan insan.

19 Mayıs

Necip ile şoförümüz sinemaya biz de İsmail'le Rey'e gitmeye karar veriyoruz. Bir taksi tutuyoruz. Şoför hanımını da almak istiyor, olur diyoruz ve yarım saat Tahran'ın ara sokaklarında dolaşıyoruz. Aslında bizim için bulunmaz bir fırsat. Bir ara Hameney'in evinin önünden geçiyoruz. Cadde üstünde iki ya da üç katlı bir bina. Önünde koruma filan yok. Bu evde bir devlet ve din büyüğünün yaşadığına dair alamet de yok.

Önce Abdülazim'in türbe/camisine gidiyoruz. Abdülazim de İmam Rıza'nın biraderiymiş. Şimdiye kadar gördüklerimden farklı bir tablo yok.

Tuğrul Beyin rasathanesine gidiyoruz. Tuğrul Bey burada gömülüymüş. Bir gönüllü bize rehberlik yapıyor. Burada da, merkezde durunca ses yankı yaparak çoğalıyor. Duvarlardaki delikler saatleri, günleri, ayları hesaplamaya yarıyormuş. Hatta silindirik yapının duvarlarındaki gölgelere bakarak saati hesaplıyor, dakikasıyla tutuyor. Türklerin buraya çok rağbet ettiğini söylüyor. Fatihalarla ayrılıyoruz.

Büyük Çarşıda buluşacağız arkadaşlarla. Onlar daha gelmemiş. Biz çarşıyı epey geziyoruz. Ama satılan malların kalitesi çok düşük, çarşı da mimari olarak cazip değil. Çıkıp Gülistan Sarayına yakın bir yerde, yolda çimlere uzanıp arkadaşları bekliyoruz.

Akşamüzeri Cihan Aktaş ve eşi Mehdi'yle Tecriş'te buluşup Derbent'e gidiyoruz. Günlerce İran'ın çöl bölgesinde gezdikten sonra burada serinliyoruz. Yarım saate yakın yukarıya doğru yürüdükten sonra, bir yere oturup çay içiyoruz; İsmail nihayet bir nargile buluyor. Sonra başka bir yerde yemeğe oturuyoruz. Alabildiğine yeşillik bir vadi burası, kar suları kanaldan akıyor. Üşüyorum. Masanın altına bir mangal geliyor. Şimdi daha iyi. Biz Mehdi'yle İran'ı konuşuyor ve yeni şeyler öğreniyoruz; masanın diğer ucunda Necip Cihan'la öykü konuşuyor.

Gece yarısı şehre dönüp arabamızı alıyoruz.

İmam Humeyni'nin kabrindeyiz. Dışarıda yine çadırlar. İçeride uyuyanlar. Burası inşaat halinde; tavanları ve duvarları henüz kaplanmamış bile. Yerdeki halılar eski. Kabir kısmı da alabildiğine sade, tam İmam Humeyni'ye yaraşır şekilde. İmam'a veda edemiyorum, ilkinde de böyle olmuştu, burnumun direği sızlamıştı; "inşallah, yeniden görüşürüz" diye dua edip ayrılıyorum kabrinden.

Şoförümüz yine yolu şaşırıyor. Yaklaşık otuz kilometre yanlış gittikten sonra, benim biraz da öfkeli müdahalemle geri dönüyor ve saat 02.30 sularında havaalanını buluyoruz.

Tebriz ve Erdebil'i görmezsek İran fotoğrafının tamamlanmayacağını söylüyorlar. "Hep çöldeydiniz, kuzeye gelin de dağ, yeşillik ve bol sular görün" diyorlar. Belki Ramazan bayramından sonra... Neden olmasın.

BİTTİ

BİRİNCİ BÖLÜM İÇİN TIKLAYINIZ

İKİNCİ BÖLÜM İÇİN TIKLAYINIZ

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM İÇİN TIKLAYINIZ

Yorumlar (0)
26
az bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?