banner39

Litvanya mahrumiyeti - Emine K. Kılınç

Litvanlar kendilerini tanımlarken soğuk ifadesini sıklıkla kullanıyorlar. İnsanları böyle genellemek doğru olmaz kanaatimce. Ancak şehrin damarlarında bir soğukluk olduğundan hiç şüphem yok.

Gezi-İzlenim 17.01.2011, 02:09 17.01.2011, 19:48
Litvanya mahrumiyeti - Emine K. Kılınç

Emine Kocabaş Kılınç/ Dünya Bülteni- Litvanya

Her birimiz, dünyanın hangi köşesinde olursak olalım aynı sabaha uyanırız. Ona uyanış biçimimiz, içeriğini de tanımlayan tek farktır. Siz nasıl uyanırsınız bir sabaha bilmem ama beni hep mısralar uyandırır.

Türkiye’deyken kimi zaman Cemal Süreya’nın “Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem/Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı“ mısralarıyla, kimi zaman da Cahit Koytak‘ın „ezan sesiyle uyandım“ şeklinde başlayan şiirinin “şükürler olsun, şükürler, bugün korkularımdan önce uyandım“ mısralarıyla uyanırdım. Vilnius‘a geldiğim ilk günden bu yana beni uyandıran mısralarsa hiç değişmedi. Sevgili Cahit Zarifoğlu‘nun Hama için yazdığı o dehşet verici mısralarla uyanıyorum her sabah.

'O sabah ezan sesi gelmedi camimizden

Korktum bütün insanlar, bütün insanlık adına'

Bugün de Hama şiiriyle uyandım.Yağmurlu bir gün var dışarda.Çatılardaki karların incecik süzülüşleri, suya dönüşmek için sıralarını bekleyişleri, kainatın kendini yeniden tanımlamasındaki kusursuz düzen muhteşem...Sonra  pencereye vururken sert bir rüzgarı andıran çan sesleri başladı . Mekanik bir saatin tıkırtıları gibi. Eşyanın, görüntülerin, sokakların hatta insanların bile ayrıntıdan onca uzak olmalarına, tüm sadeliklerine rağmen hep mekaniklik hissi veren bir hali var bu şehrin. Türkiye'de yaşayan Litvanyalı Tatar bir arkadaşımın söyledikleri aslında bu mekanikliği tarife yeter sanırım; „Türkiye'den dönünce Litvanya ıssızlık gibi çok soğuk... İnsanları da çok soğuk" demişti. Litvanlar kendilerini tanımlarken soğuk ifadesini sıklıkla kullanıyorlar. İnsanları böyle genellemek doğru olmaz kanaatimce. Ancak şehrin damarlarında bir soğukluk olduğundan hiç şüphem yok.

Pencereden, dışarıda akıp duran hayata bakıyorum. Kuzeydoğu Avrupa'nın en eski başkenti Vilnius'un en eski sokağından, ezan sesi gelme ihtimali olan bir camiden dahi yoksun olan şehir merkezine bakıyorum. Vilnius yakınlarında Tatarların yaşadığı yerleşim yerlerinde( Kırk Tatar Köyü, Nemezis Köyü, Raiziai) küçük de olsa camiler mevcut. Tarihi kaynaklar Litvanya'da ilk caminin 14.yy başlarında inşaa edildiğini gösteriyor.Litvanya topraklarının Müslümanlarla tanışıklığı 13.yüzyılda  Altınordu Devleti hükümdarı Berke Han'ın Litvanya ve Polonya'yı fethettiği yıllara uzanıyor. İlhanlılarla aralarında çıkan anlaşmazlıklar sonucu fetihlere devam edemeyen Altınordu Devleti, iç karışıklıklarla mücadele ederken, Litvanya Dukalığı önce bagımsızlığını ilan ediyor. Topraklarını genişlettikçe, topraklarını koruyacak ve işleyecek insan açığı oluşuyor.Sonrasında ise Litvanya Dukalığı, bu açığı kapatmak için; Altınordu Devletindeki huzursuzluklardan bunalan Tatarlara, çeşitli ayrıcalıklar ve topraklar vererek onları Litvanya topraklarına yerleştiriyor. Litvanya'da bulunan camilerin bir çoğu o günlerden günümüze ulaşmış.Bazıları ise ülkenin çeşitli işgal dönemlerinde yakılıp tahrip edilmiş.Vilnius şehir merkezindeki cami de bu işgaller sonunda yerini bir üniversiteye bırakmış. Bugün ise; küçüklerini saymıyorum kırksekiz tane büyük kilisenin,katedralin, sinagogların, kenesaların bulunduğu Vilnius şehir merkezinde hiç cami yok.

Cami buluşmanın, birleşmenin adı olduğu kadar –hatta daha da fazla- güvenin de adıdır. Ve caminin olmadığı yerde tedirginliğin sınırları başlar. Vilnius'ta kendinizi Tarkovsky'nin Solaris adlı filmindeki uzay istasyonunda „Bir şeyleri unutmuş olmalıyız ama neyi!" cümlesini tekrarlayan kadın kahraman gibi hissedersiniz. Gerçekten unutulan bişey var mıdır! Karşılaştığınız her insan yüzünde,içinde yürüyüp durduğunuz Rönesans dönemi ve Barok mimarisiyle mürekkep sokaklarda, kilise duvarlarına, binaların dış cephelerine iliştirilmiş heykellerde,ardınız sıra uzayıp gelen, evinizin içine, yemek saatlerinize ilişen çan seslerinde sürekli bu cümle tekrarlanır. „Bir şeyleri unutmuş olmalıyız ama neyi!" Unutmaktan değil ama unutmaya karşı oluşan otodinamik bir dirençten bahsetmek daha uygun olur belki... Kaybetme tedirginliği, varlığınızı oluşturan şeylere, kendinizden bildiklerinize daha sıkı tutunmanızı sağlar. Bu bazen market raflarında gözünüze ilişen Türkiye'den ithal edilmiş bir ürün olur, bazen Karaim Türkleriyle ilgili tez çalışması için gelmiş olan Kırımlı bir öğrenci olur, bazen mescitte karşılaştığınız bir Pakistanlı, bazen tamir işlerinizi yapan bir Azeri olur. Bazen karşılıklı olarak dilleri bilmediğiniz için hiç konuşamadığınız halde sizi evine davet eden bir Tatar olur. Bazen Türkiye'den gelen bir selam, bir ses, iki kelime olur.Hatta bazen Vilnius üniversitesinin Türkoloji bölümünde okuyan bir Litvan öğrenci olur; size, Sultan Ahmet'ten Süleymaniye'nin güzelliklerinden bahseder. Sonra susarsınız,gökleri uyandıran, sokaklarda çağıldayan bir ezan sesini duymayı bekler gibi susarsınız. Oysa Litvanya tarihin sayfalarına sürgünler ülkesi diye yazılmıştır. Duymaya aşina olduğu sesten yoksun her ruh da sürgün sayılmaz mı?

Ezan sesi deyip geçmeyin! Yaşarken fazlasıyla kanıksadığımızdan, duyarken hep bizimle olacağına inandığımızdan olacak insani şiddetini kavrayamadığımız, yokluğunda ise mahrumiyetin dilini ezberleten, zamana nerden çıkacağınızı bilemediğiniz bir ses. İnsanın vakte çağrıldığını duymaması, vakte inandığı dilde çağrıldığını duymaması „vaktin yokluğu „ anlamına gelmez mi? Yokluk nasıl agır bir ayettir, kaç insan birden olsak kaldırabiliriz? Peki vaktin olmadığı yerde varoluş, kendini tutuşturan bir gerçek olur mu? Ne varoluş gerçektir ne de saatin mekanik tıkırtısı. Hani karanlık bir rüya görürsünüz bazen. Daraldığınızı, boğulduğunuzu hissedersiniz. Olanca gücünüzle bağırmak istersiniz, sesiniz çıkmaz. Bağırmak istersiniz sesiniz gittikçe daha da güçsüzleşir. Tek şansınız uyanmaktır. İnsanın vakte çağrıldığını duymaması sürekli böyle karanlık bir rüyada olmaya benziyor. Zamanın gerçek olmadığı bir rüya... Ya da şöyle tanımlayın siz bunu; „kırık bir kanadın yerini araması durmadan".

Vakte çağrıldığınızı duymadığınız yerde, "The Disintegration of Persistence of Memory" tablosunda Dali'nin resmettiği -bilincinizin dağılışı değil belki ama- zaman algısının bilincinizde dağılışı başlıyor. Çünkü bu şehirde ikindi vakti yok, kuşluk vakti yok. Sizi vakte çağıran bir ses yok bu şehirde. Beyazıt'ta güvercinlere karşı bir çocuğun ensesine değip geçen, pazar alışverişi sırasında bir kadını yakalayan, akşam eve dönerken bir babayla birlikte yürüyen, hayatı tüm kıvrımlarından kavrayıp vakte çağıran, varım demeye çağıran o ses yok burada. Eşyanın, sokakların, görüntülerin,insanların ve dokunamadığınız ,geçip giden zamanın mekanikliği var.Bir de mahrumiyetin dili. O dil, insanı nimetin bir hak değil de lütuf olduğu gerçeğine , mahrumiyetin dilini bilen tüm diğerlerine yaklaştırıyor. Mesela, Litvanya'da 600 yıllık tutunmuşluğun bir Tatar müslümanın gözlerinde „bizi unutuşa kadar parçaladılar" der gibi beliren donuk ifadesini, daha iyi anlamanızı sağlıyor. İspanya'da hergün Endülüs bilincine uyanan Moriskanın inancının neye karşılık geldiği daha fazla netleşiyor zihninizde. Parçaları dünyanın heryerine dağılmış bir puzzle düşünün. Ancak parçaları asli yerlerini bulursa zamanın ruhuna dokunabileceğinize, gerçeğin görüntüsüne ulaşabileceğinize inanıyorsunuz. Öyle bir dil ki sizi, varoluşu tutuşturan vaktin bilincine yaklaştırıyor.

Yağmur yağmaya devam ediyor. Kadınlar ve erkekler çan sesleriyle birlikte yürüyor sokakta. Eriyen karların bıraktığı su birikintileri, yürümelerini zorlaştırsa da onlar için tedirgin edici değil. Sürekli saate bakıyorum, mekanik de olsa vakti yakalayabilmek için. TV'de Süleymaniye Camii ile ilgili bir haber... Ezan sesi...

Özlemek 2048 km. Zaman yok.

Vilnius'ta zaman, tüm haritalarda dönüp dönüp istanbul'u, Şam'ı, Beyrut'u, Mekke'yi, Medine'yi ve Kudüs'ü öpmeye benziyor. „...kokusu gitmediğimiz şehirlerin önceden/ bir baş dönmesiyle kabarıyor hafızamızda/ sonra ayrılıklar düşüne dalıyoruz/ bize ait olan ne kadar uzakta". Mahrumiyetin dilini anlatmaya devam edeceğim

Camilerinden her sabah ezan sesi gelenlere selam olsun

banner53
Yorumlar (4)
meliha 11 yıl önce
Litvanya Günlüklerinizi zevkle takip ediyoruz.Bu soğuk ülkedeki maceranıza bizi de dahil etmeyi başardınız.Bir sonraki yazıyı merakla bekler olduk.Tatarlar ve şehrin tarihi hakkında verdiğiniz bilgilerin yanı sıra uslubunuz yazıları okuma sebeplerimizden.Kaleminize kuvvet ve teşekkürler Emine Kocabaş
marslan 11 yıl önce
seni buraya bekliyoruzz...ezan seslerinin olupta ezanda kulağı olmayanların diyarına:)dikkat et kendine ve iii davran zatına
hasan 11 yıl önce
yazının sonuna geldiğimde niye bitti dedim...bilmediğim bir ülke..ezan sesi yok..tatarlar yaşıyor..bütün bunlar ..ne kadar uzaklaşmışz yapay gundemlerle..devamını bekliyoruz emine hanım..teşekkürler emeğiniz için
müezzen 11 yıl önce
Yüreğinize sağlık. Mahrumiyetinizi gönülde hissettik. Duamıza girdiniz. Bugün öğle ezanını daha hasretle dinleyeceğiz!
22
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?