Yusuf Armağan'ın Bosna notları- Bosna'yı doğuran dağ; İGMAN

İgman Saraybosna'yı koruyan dağın adıdır. Savaşta Saraybosna tam 1425 gün boyunca kuşatıldığında, şehre ekmek olan, ilaç olan, hastane olan, yol olan, otoyol olan, helikopter pisti olan, barınak olan yer İgman Dağı'dır.

Yusuf Armağan'ın Bosna notları- Bosna'yı doğuran dağ; İGMAN

Yusuf Armağan / Dünya Bülteni / 24.07.2010

Bana göre yeryüzünün bütün dağları kutsaldır. Her peygamberin bir dağ kıssası vardır mesela. Her Allah dostunun yolu üzerinde bir dağ durur. Dağılmamanın adıdır bazen dağ. Dünyanın bütün kadim şehirleri dağa yaslanırlar. Şehri kurtarmanın yolu dağdan geçer. İsyan anında isyancısına yardım ve yataklık yapan da dağdır. Bunaldığında insanoğlu içinde bulunduğu zamanlardan dağa çıkar. Dağ kendisine sığınana kucak açar.

İgman da öyle...
 
İgman Saraybosna'yı koruyan dağın adıdır. Savaş zamanında Saraybosna tam 1425 gün boyunca kuşatıldığında, şehre ekmek olan, ilaç olan, hastane olan, yol olan, otoyol olan, helikopter pisti olan, barınak olan yer İgman Dağı'dır. Bosna'nın Çanakkale'sinden bahsediyorum bir anlamda. Havaalanının altına Aliya'nın talimatıyla inşa edilen meşhur 800 metrelik tünelin bir ucu işte bu İgman Dağı'nın eteklerindedir.

İgman'ın Saraybosna ve Bosna için ne denli önemli olduğunu anlayabilmek için hafızlarımızı kısaca yoklamamıza ihtiyaç var.

Sırbistan, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Slovenya, Makedonya, Karadağ Eski Yugoslavya'da 18 Kasım 1990 tarihinde yapılan ilk çok partili seçimlerde Boşnakların partisi SDA, parlamentodaki toplam 240 milletvekilliğinden 86’sını, Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nin başkanlığını ve 7 üyeliğin 3’ünü kazanmıştı. Bu seçimler aynı zamanda Yugoslavya Federasyonu'nun son seçimleri oldu. Anayasal manada bir cumhuriyet olarak kabul edilen Bosna-Hersek Cumhuriyeti Başkanlığı yaptığı toplantıda Aliya İzzetbegoviç'i başkan seçti. Seçim sonuçlarına göre, SDA, Hırvat Demokratik Birlik Partisi (Hrvatska Demokratska Zajednica-HDZ) ve Sırp Demokratik Partisi (Srpska Demokratska Stranka-SDS)’nin koalisyonundan oluşan bir hükümet kuruldu. Fakat bu hükümet, Bosna-Hersek Cumhuriyeti ve onun iç anayasası hakkında tamamen birbirinden farklı olan görüşlerinden dolayı hiçbir zaman görev yapamadı.

Unutmamak gerekir ki, Yugoslavya siyasetinde yaşanan bu karmaşanın asıl sebebi aslında Yugoslavya Federasyonu zamanından beri hukuku hep Boşnaklar dışında tesis edilmiş olan Bosna-Hersek'in paylaşımına yönelik emellerdir. Bu emel karşısında, Boşnakların, Aliya İzzetbegoviç önderliğinde güçlü bir siyasi oluşuma imza atmış olması bütün hesapların alt üst olmasına sebep olmuştur.

Yugoslavya Federasyonu anayasasında federasyonu oluşturan cumhuriyetlerin -Bosna-Hersek dışında- milliyet bazında tanımlanması söz konusudur. Ve her ne kadar teşebbüs imkanı fiili olarak söz konusu olmamış olsa da, her cumhuriyetin bağımsızlık hakkı Yugoslav Federasyonu anayasası ile garanti altına alınmıştır. Yugoslavya Federasyonu'nu oluşturan cumhuriyetlerden biri olan Bosna-Hersek Cumhuriyeti, diğer cumhuriyetlerin aksine tek bir milletin cumhuriyeti olarak tanımlanmamıştır. 'Bosna-Hersek Müslümanların, Hırvatların ve Sırpların Cumhuriyeti'dir denmiştir. Hal böyle olunca diğer tüm cumhuriyetler kendilerine anayasal zeminde bağımsızlık için uygun ortam bulabilmişlerdir. Hırvatlar Hırvatistan'ı, Slovenler Slovenya'yı, Makedonlar Makedonya'yı kurma hakkı elde etmişlerdir. Bu ülkelerde bulunan diğer milletler ise azınlık hükmündedirler. Ancak Bosna-Hersek için durum farklıdır. Bosna-Hersek, Hırvatlar için Hırvatistan dışında ayrı bir devlet imkanı, Sırplar içinse Sırbistan dışında ayrı bir devlet imkanı demektir.
 
Tarihler 25 Haziran 1991'i gösterdiğinde Yugoslavya'nın parçalanması da başlamış oluyordu. Komünist dünyanın tarih sahnesine vedası elbette Yugoslavya'nında tarihten çekilmesi demekti.

Yugoslavya'nın parçalanmamasını isteyen iki unsur kalmıştı geriye. Biri Sırplar diğeri Boşnaklar...
 
Boşnaklar bir arada ve özgürce yaşama geleneğini sürdürmenin, Sırplar ise hiç kimseye özgürlük tanımaksızın Yugoslavya'nın doğal mirasçısı olmanın derdindeydiler. Bu iki talep Bosna için kıyametin kopması anlamına geliyordu aslında.


Bu atmosferde, 25 Haziran 1991'de Hırvatistan Yugoslavya Federasyonu'ndan bağımsızlığını ilan etmiş ancak Yugoslavya Federasyonu'nun doğal hamisi olarak yalnızca kendilerini gören Sırplar Hırvatistan'a müdahale etmiş on bine civarında insanın ölümüne sebep olan şiddetli çarpışmalar sonucunda Ocak 1992'de Hırvatistan BM'nin müdahalesiyle özgürlüğüne kavuşmuştu. Yine aynı tarihte bağımsızlığını ilan eden Slovenya sadece 10 gün Sırpların işgaline sahne olmuş ancak özelde komşuları İtalya ve Avusturya ile Almanya'nın genelde ise AB'nin müdahalesiyle bağımsızlığını oldukça kolay kazanmıştı. Bütün bu tecrübeler sonrasında Tarihler 1 Mart 1992'yi gösterdiğinde halkın yüzde 63 'ü Bosna Hersek'in bağımsızlığına evet diyordu. Bu evet, Batı'nın Hırvatistan ve Slovenya konusunda sergilediği daha evvelki tavrına dayanarak söylenmiş bir evetti aslında.  

Ve kıyamet koptu...
 
Dünya sustu, Batı sustu, uluslararası müesseseler sustu, demokrasi sustu, yeni dünya düzeni sustu, dost sustu, düşman sustu, izan sustu...
 
Bosna'dan, ölüm haberleri, kaçış haberleri, iltica haberleri, tecavüz haberleri, soykırım haberleri düştü haber ajanslarına, gazete sayfalarına...
 
Ve Saraybosna kuşatması başladı.
 
Saraybosna'yı kuşatmak demek, bir kültürü, bir medeniyeti kuşatmak demekti. İlmek ilmek, nakış nakış, kapı kapı, sokak sokak olşuturulan bir anlamı kuşatmak demekti.


Tam da bu kuşatma esnasında BM bir karar alarak Saraybosna kuşatmasına yapılabilecek en anlamlı katkıyı yapıyordu; Eski Yugoslavya ülkelerine silah ambargosu... İyi de bu kararın sadece Boşnaklara zarar vereceğini hemen herkes biliyordu. Çünkü savaşın tarafı olan Sırplar eski Yugoslavya Federasyonu ordusunun tüm techizatını ellerinde bulunduruyordu zaten. Ama Boşnakların silah namına ellerinde hiç bir şeyleri yoktu. Kendilerini savunabilmek için silah satın almak zorundaydılar. Ama bu da ambargoyla engellenmiş oldu.
 
Kuşatma devam etti... Ekmek yoktu Saraybosna'da, çocuk olmak yoktu mesela, ilaç yoktu, yol vardı belki ama yolda yürümek yoktu, hayat yoktu...
 
İşte tam da böyle bir zamanda Saraybosna'nın hamisiydi İgman... Bosna'nın Çanakkale'siydi... 

Ve İgman herşeye rağmen Bosna'ya adını veren nehri doğurmaya devam ederek belki de en büyük tavrını koymuş oldu. İşte bugün İgman'a batığınızda bütün bu tabloyu okuyabilirsiniz. Hırvatistan ve Karadağ sonrasında uğradığımız Trebinje ve Stolac'ın ardından geldiğimiz Saraybosna'yı ne kadar çok özlemiş olduğumuzu bir evvelki notlarımda anlatmaya çalışmıştım. Bu şehrin yeniden doğmasını sağlayan İgman'ın mağrur patikalarına yolculuğa çıkmak bizim için ayrı bir önem taşıyordu doğrusu.
 
Ilıca'yı, IUS (Uluslararası Saraybosna Üniversitesi)'ni, Hrasnica'yı geride bırakarak bir Sırp Mahallesini aşarak giriyoruz İgman yoluna. Bu giriş bölgesi aslında bir sınır bölgesi aynı zamanda. Bosna-Hersek topraklarında daha evvel varolmamış olan bir Sırp Devleti ile Bosna Hersek Federasyonu'nun sınırı... Dayton sağolsun.
 
Oksijen çarpıyor arabanın açık penceresinden yüzümüze. Serinlik doluyor içimize. Çam kokusu, Tıpkı Bosna gibi sarıdan maviye çiçekler, uzayıp giden çayırlar ve herşeyin üzerini örten toprağın üzerindeki nem tanığı olduklarımız.
 
Savaş zamanında Saraybosna'nın tek çıkış yolu olan bu dağı ele geçirmek için çok savaş vermiş Sırplar. Ama hep kaybetmişler. Şehitlikleri görüyorsunuz gittikçe. Yeşilliğin içine en beyaz haliyle düşen şehitlikleri... Şehitliklerin üzerine Bosna bayrağı dalgalanıyor. Her bir şehidin mezar taşında "Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz. Onlar Allah katında diridirler" ayeti yazıyor.
 
Yaklaşık 22 kilometre sonra Bjelasnica 'ya varıyoruz. Burası 1984 kış olimpiyatlarının yapıldığı yer. O günlerde inşa edilen tesisler hala duruyor ve kullanılıyor. Yeni oteller ve dağ evleri inşa edilmiş burada. Kimi evlerde kalanlar var ama tesisler genelde boş gibi duruyor. Burası Uludağ'ın oteller bölgesini andırıyor. Ama henüz bakir ve el değmemiş gibi.


 
Bjelasnica sonrasında niyetimde daha evvel bir kez görme şansı bulduğum İgman Dağı Camii var. Bu caminin bulunduğu yerde kuruyor Aliya ordusunu. Burası Bosna Hersek kuvvetlerinin karargahı konumundaymış savaş zamanı. Gecenin bir yarısı bir patikayı takip ederek bulduğum yolu bakalım bu sefer gündüz gözüyle bulabilecek miyim?

Savaş zamanında Sırplarca yakılan Marshall Oteli'ni geride bırakıyoruz. Yine bir büyük şehitliği daha geçiyoruz dualar eşliğinde. Ve şehitliği geçer geçmez bir tabela karşılıyor bizi. Küçük bir ağaç yüzeyine yazılmış; İgman Dzamija... Tabelayı görür görmez direksiyonu sağa kırıyorum. Ardımdaki BM aracının garip bakışları eşliğinde dalıyorum toprak yola. Bir halkın yeniden varoluşunun kurgulandığı yere gidiyor olmanın heyecanı var içimde.


 
Ortalık pek bir sessiz. Oldukça engebeli bir yol üzerindeyiz. Tek bir arabanın geçişine imkan verecek düzeyde bir genişliğe sahip yol. Ağaçların dalları zaman zaman arabanın kaportasına değiyor. Ormanın derinlikleri ile göz göze geliyoruz; serinlikle gelen bir ürperti...
 
Yaklaşık 4 kilometre kadar sonrasında varıyoruz caminin olduğu yere. Tamamen ağaçtan inşa edilmiş bir yer burası. Etrafındaki müştemilatıyla birlikte Bosna'nın kalbi olmuş burası. Ordu tam da bu ayaklarımızın değdiği yerde kurulmuş. Heycan verici bir his. Aliya sanki şu karşıda dumuş da gülümseyerek bize doğru gelecekmiş gibi. Hiç kimse yok ortalıkta. Bir tabelaya caminin öyküsü yazılmış. Boşnakça, Arapça, İngilizce ve Türkçe...


 
Savaş boyunca sadece bir kez Sırpların eline geçmiş bu dağ. Çok kısa bir süre içinde -belki bir kaç saatle belki bir kaç gün ile ifade edilebilecek kadar kısa - geriye alınmış Bosna ordusu tarafından. Aylardan Ağustosmuş günlerden Cuma... İşte bugünün anısına her yıl Ağustos ayının ilk Cuması burada topanıyor Boşnaklar. O gün neredeyse 24 saat boyunca namazlar kılınıyor, Bosna'nın üst düzey askeri yetkililerinin de katılımıyla zikir yapılıyor burada. Bu törenlere Bosna'nın üst düzey yetkilileri de katılıyor. İki ya da üç yıl öncesinde ben de eşimle birlikte katılmıştım törenlerin gece bölümüne. Cemaluddin Latiç'in daveti üzerine gittiğimiz bu etkinlikleri savaş döneminin önemli komutanlarından Şeyh Halil Brzina yönetmişti. Her geçen yıl daha da artıyormuş bu ilgi. Türkiye'den de her yıl Ağustos aynın ilk Cumasını burada geçirmek isteyenlere yönelik Zambak tur tarafından tur düzenlendiğini biliyorum.    
 
İnsan için garip zamanlar vardır. Hüzün bastırır biraz, sevinciniz yedekte durur, ağlamanız göz kenarlarınızda bir yerdeyken gülersiniz aniden. Yine öyle oluyor insan. Selama duruyor insan bir refleks olarak burada.
 
Gün akşama dönmek üzere yüzünü. Ormanın iç kısımları iyiden iyiye karardı bile. Dönüş yoluna girmek lazım.
 
Yol boyunca zaman zaman yolun ikiye ayrıldığını görüyoruz. Küçücük bir tabela havaalanını işaret ediyor. Araçla girmek ne derece mümkündür bilemiyoruz. Ancak şu bir gerçek ki bu tabelanın gösterdiği bu yol, Saraybosna'ya hayat veren ve Aliya'nın talimatıyla 800 metre boyunca havaalanının altına kurulan Tünel'e çıkıyor. Bosna ile bir şekilde ilişki kurmuş olan herkes bilir bu tüneli.

 
Tünelin hikayesi hayli ilginç;
 
Savaş zamanı havaalanı BM kontrolündeymiş. Saraybosna kuşatmasının yarıldığı tek bölge İgman olunca insanlar bu bölegeye ulaşarak Saraybosna kuşatmasını delmeye çalışıyorlarmış. Havaalanının etrafı Sırp kuşatması altında. Havaalanının tam karşısında İgman var. İgman demek kurtuluş demek... Tek yol bu pisti zikzaklar eşliğinde koşarak geçmek. Bu zorlu koşu esnasında Sırp sineper'ına hedef olan hayli Boşnak olunca, direnişin komutanlarından birinin aklına havaalanının altına inşa edilecek tünel fikri geliyor. Doğrudan Aliya'ya açıyor fikrini. Aliya da bir heyet kuruyor hemen. Heyetin başına da oğlunu koyuyor. Oğlu hem mühendis hem de çıkabilecek muhtemel soruna birinci elden müdahele etme şansı var böylece. Ve tünel inşa ediliyor. Saraybosna'dan İgman'a, İgman'dan Saraybosna'ya... Aliya da uluslararası görüşmeler için, ordunun gidişatı için, tüm seyahatlari için bu tüneli kullanıyor. Tabi tünelin kendi evinin bahçesinde açılması için gönüllü olan Şida Teyze'yi de anmadan geçmeyelim. Bu efsane tüneli gezip görmek hala mümkün. Tabi müze haline getirilen tüneli gören Şida Teyze'yi de görme şansına erişiyor.
 


Saraybosna'ya dönüş yolundayız şimdi. Havada her renk var. Temmuz'un sıcağı belki de hiç düşmüyor bu dağlara. Serinlik çarpıyor yüzümüze. Ve her yer Bosna kokuyor. Herbirimizin diline eski bir şarkıdan unutulmaz bir mısra düşüyor aynı anda. Şarkı sayesinde birbirimize bakıyoruz ve yeniden varıyoruz birbirimizin farkına. Bir kademe daha yükseliyor sesimiz: Da te nije Alija!

İLGİLİ HABERLER:

Yusuf Armağan’ın Bosna notları -Hüznün şehri Trebinje-

Güncelleme Tarihi: 08 Aralık 2018, 13:03
YORUM EKLE

banner33

banner37