banner39

Atatürk’ü şükranla anmayı üzerimize kim vacip kıldı?

Akit yazarı Kenan Alpay, "Atatürk’ü şükranla anmayı üzerimize kim vacip kıldı?" başlıklı yazısında, "Bütün bir halka mecburi istikamet olarak Atatürk’ün açtığı yolda, kurduğu ülküde ilerlemeyi dahası Atatürk’e her daim şükran ve sadakat duymayı imanın esası, vatandaşlığın şartı olarak dayatıyorlar pişkin pişkin. Sadece ezanı, namazı, orucu değil adımızı, iffetimizi, namusumuzu, imanımızı da Atatürk’e borçlu olduğumuzu yazıp konuşacak kadar büyük bir terbiyesizlik, eşi benzeri bulunmaz bir Firavunluk örneği dikiliyor karşımıza" ifadelerine yer verdi.

Güncel 06.06.2021, 17:45
Atatürk’ü şükranla anmayı üzerimize kim vacip kıldı?

Alpay'ın yazısı şöyle:

Süleyman Çelebi merhum “Mevlid” olarak bildiğimiz “Vesiletün Necad” isimli eserine (malum olduğu üzere) “Allâh adın zikredelim evvela / Vacib oldu cümle işte her kula” mısralarıyla başlar. Hayır, bu yazıda Bâtıni sapmalara karşı açık ve anlaşılır mısralardan oluşan, coşku düzeyi yüksek bir kaside ve gazel tarzıyla halka Tevhid, münacat ve Peygamber sevgisinin nasıl anlatıldığını irdelemeyeceğiz. Sadece “Mevlid”in giriş bölümünde bütün mü’minlere her durumda Allah’ın adını anma, her işe Allah’ın adıyla başlama ve bitirme yönündeki vacibin ülkemizde nasıl bir modern-seküler zorbalıkla bağlamından saptırıldığına dair bir hususa değineceğiz bugün.

Türkiye’nin gerçek gündemi Sedat Peker’in videolarından taşan iddialar mıdır, değil midir? Taksim’e cami yapılmasının dine ve millete faydası mı, olur zararı mı? Cuma hutbelerinde ve ulusal bayramlarda Atatürk’ü hayır ve şükranla anmak İslami açıdan caiz midir, değil midir? Merkez Bankası rezervlerindeki 128 Milyar $ yerinde mi, değil mi? NATO zirvesinde Erdoğan-Biden görüşmesi Türkiye- Amerika ilişkilerini gerecek mi, yumuşatacak mı? Aşı sıramız gelse de Sinovac ve Biontech’i geçip yerli aşıyı mı bekleyelim? Hangi birinde dalsak konuya siyasal ve toplumsal açıdan ciddi bir karşılığı var. Bu sebeple bir kaçış yazısı olmadığı gibi kutuplaşmaya katkı sunmak, gerilim siyasetine omuz vermek gibi de anlaşılmasın. Bu ülke ve topluma tasallut eden resmi ideoloji ve seküler kültler meselesini ahlaki ve hukuki, siyasal ve toplumsal açıdan açık bir biçimde tartışıp halledebilecek donanım, cesaret ve feraseti göstermeye mecburuz.

Bitimsiz Çelişki, Uzlaşısız Rekabet

Uzun yıllar verilen mücadelenin ardından Taksim Camii’nin 28 Mayıs Cuma günü gerçekleşen açılışı ve 29 Mayıs Cumartesi günü Ayasofya Camii’nde “Örgün Eğitimle Birlikte Hafızlık Projesi” kapsamında 136 öğrencinin icazet töreninde yapılan dua bitip tükenmek bilmeyen İslam-laiklik çatışmasına, Kemalizm-toplumsal irade çekişmesinin ne derece önemli bir sorun olduğunu işaretliyordu. Taksim’e cami yaptırmama veya Ayasofya’yı ibadete kapalı tutma rezaletini kaosa dönüştüren Kemalist vesayet ve kadroları adam akıllı konuşamamanın bedeli her geçen gün büyüyor. Bu sebeple Kemalist ideoloji ve kadroların militan sekülerizm siyasetiyle ülke ve toplumu nasıl korkunç bir bataklığa sürüklediğini sarahatle ortaya koyup ülkenin sadece geçmişini değil geleceğini de aydınlatıp huzura kavuşturmak gerekiyor. 

Şu iğrenç kurnazlığa, milli irade diye pazarlanan barbarlığa bakar mısınız; Taksim ve ülkedeki bütün meydanlara devasa Atatürk anıt-heykelleri dikilirken “bütün eller havaya: yaşa, var ol, alkış!” komutları veriliyor hâlâ. Şehir planlarında bütün yollar ve istikametler Atatürk’ün seküler mitolojisine hizmet edecek şekilde dizayn edilirken aydınlanma, refah ve modernleşmede “tam yol ileri” sayılıyor hiç tereddütsüz. Anayasa’nın değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez vesayetinden Milli Eğitim Temel Kanunu’nun omurgasını oluşturan “bütün gençleri Atatürk milliyetçiliğine bağlı yetiştirme” dayatmasına değin her türlü ideolojik-siyasi endoktrinasyonun normal, makul ve mecburi sayılması oy birliğiyle “hayatın olağan akışı” şeklinde lanse ediliyor.

Şimdi Hafızlık İcazet Merasiminde Mustafa Demirkıran hocanın tartışma konusu yapılan duasına bir bakalım: “Bu ve bu gibi mabetler (Ayasofya Camisi) mabet olarak devam edilmesi için inşa edilmiş, hediye edilmiş. Öyle bir zaman geldi ki bir asır gibi bir zaman içerisinde bu mabed-i şeriften ezan-ı Muhammedi, namaz, her şey yasak olarak müze haline çevrildi. Kitab-i ezelinde buyuruyorsun: Onlardan daha zalim, daha kâfir kim olabilir. Ya Rabbi, o zihniyetin bir daha bu ümmetin başına gelmesini mukadder buyurma.” 

Atatürk İçin Dua ve Ayetler mi Uydurulsun? 

Herkes biliyor ki bu dua doğrudan doğruya Bakara Suresi’nin 114. Ayetine işaret ediyor: “Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olması için çalışandan daha zalim kim olabilir? Aslında bunların oralara ancak korka korka girmeleri gerekir. Böyleleri için dünyada rezillik var, âhirette de onlar için büyük azap vardır.” Milyonlarca öğrenciyi askeri düzene sokup okul önlerinde seneler boyunca Ulu Önder Atatürk’e sadakat yeminine mecbur kılabildikleri için bütün cami, minber ve mihraplarda da Atatürk için diledikleri gibi dualar okutabileceklerini sanıyorlar.

Bütün bir halka mecburi istikamet olarak Atatürk’ün açtığı yolda, kurduğu ülküde ilerlemeyi dahası Atatürk’e her daim şükran ve sadakat duymayı imanın esası, vatandaşlığın şartı olarak dayatıyorlar pişkin pişkin. Sadece ezanı, namazı, orucu değil adımızı, iffetimizi, namusumuzu, imanımızı da Atatürk’e borçlu olduğumuzu yazıp konuşacak kadar büyük bir terbiyesizlik, eşi benzeri bulunmaz bir Firavunluk örneği dikiliyor karşımıza. Tabii ki bu tekebbür ve istiğna tek taraflı işlemiyor. Güya muhafazakar dil ve siyasetin lastikli, müphem ve konjonktüre endeksli literatür ve tarzı da modern Firavunluğa dönüşen bu tekebbür ve istiğnayı iyice kışkırtıyor.

Tabasbus/yaltaklanma tarihine adını utançla yazdıran Behçet Kemal Çağlar’ın bir parçasını aşağıya alıntıladığımız “Atatürk’e Mevlid”ini Anıtkabir veya Kemalist ideoloji temsil eden resmi-sivil mekânlarda okumak-dinlemek elbette ki serbesttir.

“Merhaba ey baş halaskâr, merhaba! 

Merhaba ey ulu serdar, merhaba!
Hak Teala çün yarattı Türk’ü ilk,
Dedi ‘üç kıta da olsun ona mülk...’
Mustafa nurunu alnına koydu,
‘Bil, Kemal’in nurudur ol nur!’ dedi.
Ger dilersiz bulasız oddan necat,
Mustafa-yı ba Kemal’e essalat!”

Bazı siyasi partiler, barolar ve dernekler Ayasofya’da okunan dua için suç duyurusunda bulunmuşlar. Bazıları hesap sormak, korku salıp sindirmek, Kemalist hegemonyada çatlak oluşmasına mani olmak için şöyle haykırmışlar: “Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmasaydı, Bugün Ayasofya’da, Sultanahmet’te, Süleymaniye’de ecdadın mukaddes emanetleri üzerinde, Hak iddia edebilir miydiniz?” Tarihi Atatürk’le eşitleme, egemenlik ve özgürlüğü Atatürk’ün lütfuna bağlama, İslam’ı ve Müslümanları Kemalizme bağımlı kılma çabaları şaşkınlıktan sapkınlığa, fanatizmden barbarlığa uzanan bir modern dönem cahiliyesidir. Oysa İslam ve Tevhid inancı sadece Arapların Lat, Menat, Uzza ve Hübel gibi putlarını değil geçmişten bugüne Türklerin, Kürtlerin, Farsların, Almanların, Çinlilerin, Rusların, İngilizlerin de bütün putlarını reddeder. 

İslami, ahlaki, siyasi, kültürel veya diğer açılardan geliştirilen hemen bütün eleştirileri “Atatürk’e dil uzatmayın” söylemiyle bloke etmeye kalkışmak Tek Adam ve Tek Parti despotizmini, Ulu Önder kültü ve Ebedi Şef efsanesini tahkim edip bütün bir halkın iradesini ezmekten başka hiçbir anlam ifade etmez.

banner53
Yorumlar (0)
26
parçalı bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?