banner39

Osmanlı İlmiye Geleneğini Yeni Nesillere Aktaran Hoca Efendi: Muhammed Emin Saraç

Yazar Ahmet Turan Aslan İnsicam Dergisi için kaleme aldığı yazıda Muhammed Emin Saraç Hoca'yı anlattı.

Güncel 13.03.2021, 10:33 13.03.2021, 11:43
Osmanlı İlmiye Geleneğini Yeni Nesillere Aktaran Hoca Efendi: Muhammed Emin Saraç

Yazar Ahmet Turan Aslan İnsicam Dergisi için  kaleme aldığı yazıda Muhammed Emin Saraç Hoca'nın hayatını güçlü kalemiyle tüm detaylarıyla anlattı. İşte Yazar Ahmet Turan Aslan'ın Muhammed Emin Saraç Hoca'nın ilim yolundaki  biyografisini anlatan o yazı....

Merhum ve Muazzez Hocam, Emin Saraç Hocaefen- di’nin baba adı Mustafa, ana adı Hatice olup; Tokat ili, Erbaa ilçesine bağlı Tanoba köyünde doğmuştur. Dedesi Nakşibendiyye’den Müderris Üzeyir Efendi Niksar’da Keşϐî Camii Medresesi’nde müderristi. Üzeyir Efendi dö- nemin sayılı âlimleri arasında gösteriliyor. Torunu Emin Efendi 6 yaşında dedesinin yanında Kur’an-ı Kerim’i hatmederek hafızlığa başladı. Emin Saraç hocamın ağabeyi Bahâedddin Efendi, kardeşle- ri Osman ve Yusuf ile kız kardeşleri anne ve babaları tarafından Kur’an okumanın ve öğretmenin suç sayıldığı dönemlerde Kur’an hafızı olarak yetiştirildiler.

"Türkiye’de Ezher diplomasının kabul edilmediği zor bir dönem olmasına rağmen hoca Mısır’da dokuz yıl kalıp ilim tahsili uğruna onca sıkıntılara katlandı"

Babası Hafız Mustafa Efendi, o dönem- de çocuklarına Kur’an okuttuğu için mahkemeye çıkarıldı. Hâkim, “Sen çocuklara Kur’an okutuyormuşsun, bu doğru mu?” diye so- runca o kükreyen bir arslan şecaatiyle şu tarihi cevabı vermiştir: “Hâkim Bey! Ben çocuklara kimsenin canına, malına ve ırzına ta- sallut etmeleri için bir şeyler öğretmiyorum; ben onlara Kur’an-ı Azîmüşşân’ı okutuyorum!” Ancak yine de muhâkeme neticesinde 6 ay hapis cezası verilmiştir. Rahmetlik hocam bu ve benzeri olayları anlatırken çocukluğunda yüreğine işlemiş ve silinmez bir ız tırabın te’siriyle her seferinde gözyaşlarını tutamazdı. Aslında o dönemlerde bu olay, sadece Tokat’ın bir köyünde yaşanan basit bir olay değildi; bu baskılar sebebiyle bütün Türkiye sathında nice Müslümanın canı yanmıştı.

Ancak insanımızın çektiği bu acılar tarihin külleri altında unutturulmaya çalı- şılmıştır. Ciğeri yanan dedelerin ya- şadığı bu yürek acılarını torunlara aktaracak romancılar, edebiyatçılar eserlerini kaleme alsalar, yakın tarihimizin yaşanmış gerçeklerini yazmış olurlar. Hocamız, 1940-43yılları arasında Niksar ve Merzifon camilerinde Ra- mazan aylarında mukabele okudu. 1943 yılında ailesi tarafından tahsil için İstanbul’da Çarşamba semtin- de İsmet Efendi Tekkesi’nde bulu- nan Ahıskalı Şeyh Ali Haydar Efen- di’nin yanına gönderildi. Ali Haydar Efendi, tekkesi sürekli gözlem altın- da tutulduğu için Hafız Emin’i Fatih Camii Baş İmamı Kastamonulu Ömer (Aköz) Efendi’ye emanet etti. Ömer Efendi’nin yanında Kur’an, talim ve Tecvid dersi almaya başla- dı. Genç Emin Efendi, Fatih Camii’n- de üç ay misaϐir kaldıktan sonraKa- ragümrük’teki Üçbaş Medresesi’ne gitti. Öteden beri odalarında bekâr âlimlerin ikamet ettiği bu medresede de ikamet eden ve Fatih Camii’nde 65 yıldır baş kayyımlık yapan Süleyman Efendi’den Buhârî-i Şerîf’in ilk iki cildini okudu ve böylece ilk hadis icâzetini Süleyman Efen- di’den almış oldu. Üçbaş Medresesi’nde 1950 yılına kadar kalan hocamız aynı zaman- da Ali Haydar Efendi ve Fatih Câmii İmamı Ömer Efendi’den başka Gü- mülcineli Mustafa Efendi, Arnavut Hüsrev (Aydınlar) Efendi, Urfalı İbrahim Efendi, Silistreli Süley- man Hilmi (Tunahan) Efendi gibi hocalarından Buhârî-i Şerîf, Müslim-i Şerîf, Tırmizî, Merâkı’l-felâh, Kudûrî-i Şerîf, Şerhu’l-Akâid, Şifâ-i Şerîf, Mir’ât, Mişkâtü’l-Mesâbîh, Tefsîr-i Kâdî Beyzâvî gibi kitapları okudu.

Muhammed Emin Saraç Hoca'nın Mısır'a gidişi

Ali Haydar Efendi’nin teşvikiyle Mısır’a gitti. Bu ilim yolculuğu bir hayli sıkıntılı oldu. Mısır’a gitmek için pasaport çıkaramayan Hafız Emin Saraç, Bağdat üzerinden Mı- sır’a gitmek için şansını denedi. Önce trenle Diyarbakır’a, oradan Mardin’e ve Cizre’ye giden hocamız burada gördüğü bir rüya üzerine Mısır’a bu yolla gitmekten vazgeçe- rek ailesinin yanına Tokat’a döndü.

Daha sonra yeniden İstanbul’a giden Hafız Emin Saraç, dedesinin arkadaşı Meletli Şeyh Efendi’nin oğlu Remzi Bey’in yardımlarıyla pasaport çıkartabildi. Böylece bir hayli meşakkatli bir maceradan sonra Mısır’a gitmiş oldu. Osmanlı Devleti’nde Ders Vekili iken yeni şartlar karşısında Kahire’ye yerleş miş bulunan Zâhidü’l-Kevserî’nin yanına gitti. Onun tavsiyeleri doğ- rultusunda Ezher’in imtihanlarına girdi. İlk olarak Ezher’in lise kısmını okuduktan sonra yine imtihanla Külliyetü’ş-Şerîa’ya (Şeriat Fakültesi) kaydoldu. Zâhidü’l-Kevserî Efendi bu durumdan çok memnun oldu ve genç Hafız Emin’i motive edecek sözler söyledi. Bu arada be- raberinde Mısır’a gelmiş olan kar-deşi Hafız Osman Saraç da Ezher Üniversitesi’nin Usûlü’d-Dîn Fa- kültesi’ne kabul edildi. O zamanki Mısır Kralı Faruk, Kahire’deki ünlü Bağdat Oteli’nin 7. ve 8. katlarını M. Emin Saraç ve bazı öğrencilere tahsis etmişti. Emin Hocam fakülte- den mezun olduktan sonra “Tahas- susu’l-Kada”(Kadılık Yüksek Lisan- sı) bölümünde de bir sene okudu. Ancak Kral Faruk’tan sonra yönetimi ele geçiren Cemal Abdunnâsır’ın baskıları sonucu hocamız Türki- ye’ye dönmek zorunda kaldı.

"Müslümanların dünyanın her yerinde muzaffer olduklarında sevinir; onların başarıları için dualar ederdi"

Türkiye’de Ezher diplomasının kabul edilmediği zor bir dönem olmasına rağmen hoca Mısır’da dokuz yıl kalıp ilim tahsili uğruna onca sıkıntılara katlandı. Bunları asla unutmamıştı ve biz öğrencile- rine her fırsatta anlatırdı. Hocamız Fakülte derslerinin dı- şında kendi özel merakıyla Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi,Düzceli Zâhidü’l-Kevserî Efendi ve Yozgatlı İhsan Efendi, Kosova(Gilan)’dan Ali Yakup (Cenkçiler) Efendi gibi Mısır’a hicret etmiş olan hocaların yanında Muhammed Abdülvehhâb Buhayrî, Ahmed Fehmi Ebû Sünne, Abdülfettah eş-Şa’şa’ gibi Mısırlı hocaların özel derslerinden de is- tifade etti. Emin Saraç Hocaefendi, bu hocalarını her zaman hürmetle anardı. Diyelim ki Emin hocamın anlatmaları olmasa ilim dünyası- nın takdirle andığı Mustafa Sabri ve Zahid Efendileri aydınlarımız bu- günkü kadar tanımayacaklardı. Mısır’da iken zamanını zayi etme- den fırsatları değerlendirmeye çalı- şan Emin Saraç, Cuma günleri Zâhi- dü’l-Kevserî’den özel dersler alırdı.

Bu dersler hocasının 1952 yılında vefatına kadar üç yıl devam etti. Ondaki bu ilim aşkını gören Zâhid Efendi, vefatından yirmi gün evvel çağırıp kendisine icâzet vereceği- ni; elinde tek nüsha kalan icâzetnâ- meyi yazmasını (istinsah) istedi ve sonuna bazı dualar yazarak imzaladı. Ve icâzetini verdi. Hocamızın en çok memnun kaldığı Zâhid Efen- di’ye talebe olması ve hocasının kendisini icâzet vermeye lâyık gör- mesiydi. Hatta ona göre bu icâzet- nâme “Ezher diplomasından daha değerli” idi. Zira o böylece Osmanlı döneminde Ders Vekili olan bir Os- manlı “mücîz Dersiâm”ından icâzet almış oluyor, ecdâdı yeni nesle ma’nen bağlamış oluyordu.

Mısır'dan Dönüşü

Emin Saraç, 1958 yılının sonun- da kardeşi Osman ile İstanbul’a döndü. Döndükten 6 gün sonra İs- tanbul İmam Hatip Okulu müdürü ders vermeye davet etti. Saraç Hoca 1960 ihtilâline kadar bu okulda ho- calık yaptı. Hocamızın İstanbul’a dönmesinden kısa bir zaman sonra Ali Haydar Efendi’nin tavassutu ile evlendi.

Eminönü Müftüsü Ali Yekta (Sundu) Efendi’nin kızıyla evle- nen Emin Saraç’ın bu evlilikten iki oğlu olmuştur: Halen YÖK Başkanı olan Prof. Dr. M. A. Yekta Saraç ve iş adamı M. Fatih Saraç. Emin Saraç Hocamız 1960 darbe döneminde askerlik görevini yerine getirdi. Acemilik eğitimini İzmir’de aldıktan sonra İstanbul’da istihkâm okuluna geldi. Burada da ilim öğ- retmekten geri durmadı. Sadabâd Camii’ne gelen Yüksek İslam Ens- titüsü talebelerine ikindi vakitle- rinden sonra çeşitli dersler okuttu. Böylece ilim çalışmalarına askerlik sırasında da devam etmiş oldu.

As- kerliğinin bitiminde Ankara’da Vakıϐlar Genel Müdürlüğü’nde imtiha- na tabi tutuldu. Birkaç saat içinde tayini çıkarıldı. Fakat Emin Saraç hocamın gönlü hep İstanbul’da kalıp resmî bağlantısı olmadan ders okutmakla meşgul olmak istiyordu. Fakat bunu nasıl yapacağını da bilemi- yordu. Ertesi gün Hacı Bayram Camii’ne öğle namazını kılmak için gittiğinde Bedreddin Aydın ile kar- şılaştı. Bedreddin Bey, “Biz hacca gidiyoruz, seni de götürelim” dedi. Bu beklenmedik teklife çok şaşıran hoca hemen kararını verdi; Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde yeni tayin edildiği görevini bırakıp mukaddes beldelere gitmeyi tercih etti. Yol boyunca kendisine gönlünce ilme hizmet nasip olması için dua etti. Dönüşte artık duası kabul olmuştu.

İlim Yayma Cemiyeti’nin Yüksek İslam Enstitüsü talebeleri için açtığı yaz kursunda ders vermeye başladı. Sonra İlim Yayma Cemiye- ti’nden Dr. İsmail Niyazi Kurtulmuş, hocaya bu dersleri devamlı yapma- sını teklif etti. Artık Emin Hocaefendi’nin günleri bu derslerinden başka yerlerde de ilim tedrisi ile geçiyordu. Bu günlerde başlayan ders okutmaları çoğunlukla Fatih Camii müezzin mahϐili veya imam odası olmak üzere camii dışında daha başka yerlerde de devam etti. De- nilebilir ki hocam ders okutmaya tâkati oldukça bunu kendisine bir görev bildi. Emin Saraç hocam kendisi de- vamlı geçmiş âlimlerimizin yap- tıkları gibi ilmî eserleri genç ilim yolcularına aktarmaya arkadaş ve dostu olan hocaları, İlahiyat Fakül- tesi hocalarını da camilerde ders okutmaya teşvik ederdi.

İlk geldi- ği günlerde İstanbul İmam-Hatip Okulu’nda tanıştığı Ezher mezunu Bulgaristanlı Ahmed Davudoğlu Hocada ilmî dirâyet görünce onu “Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi”- ne yazmaya teşvik ve ikna etmişti. Son senelerde Prof. Dr. Yaşar Kan- demir’i de Eyüp Sultan Camii’nde Kâdî Iyad’ın Şifâ-i Şerîf’ini okutma- ya teşvik etmiş, o da bu tekliϐi kabul ederek hem kitabı okutup bitirmiş ve yaptığı tercüme de neşredilmiş- tir. Mısır’daki hocalarından Prof. Dr. Süleyman Dünya’nın notlarla neşrettiği İmam Gazalî’nin Faysalü’t-tefrika beyne’l-İslam ve’z-zen- deka adlı kitabının tercüme edilme- sini de bana teklif eden yine hocam olmuştu. “İmam Gazâlî ve İman-Küfür Sınırı” adıyla yayımlandı (İstan- bul, Risâle Yayınları 1992; 2. baskı, 2020).

"Bu bâğ-ı fânînin gülü Elbette fânidir hemân Bâkî kalur mu bülbülü Bâkî değilken gülistan"

Daha nice dost ve talebesine ders okutmalarını ve kitap te’lif ve tercü me etmelerini teşvik etmiştir. Ken- disi iki arkadaşıyla Seyyid Kutub’un “Fî Zılâli’l-Kur’ân”ını tercüme ettik- ten sonra telif ve tercümeyi ders okutmasına engel gördüğü için bu yolu bırakıp bütün himmetini ders okutmaya ayırmıştır. Nitekim bazı âlimlerin hep tedris mesleğini be- nimsediklerini söylerdi. Onun meclisine ders okumaya gelen öğrencilerin resmi bir kaydı yapılmadığı için tam sayı vermek zordur. Ancak yaklaşık olarak 2500’den fazladır. Aralarında irşad erbâbı, müftü, vâiz, imam-hatip, akademisyen ve öğretmenlerin ço- ğunlukta olduğu mümtaz talebeleri arasında Osman Nuri Topbaş Hocaefendi, Prof. Dr. Cevat Akşit, Prof. Dr. Osman Öztürk, Prof. Dr. M. Akif Aydın, Prof. Dr. Zeki Arslan- türk, Prof. Dr. Mehmet Bulut, Prof. Dr. İbrahim Hatipoğlu, Prof. Dr. Seyyid Bahçıvan, Doç. Dr. Halil İbra- him Kutlay, Yrd. Doç. Dr. Halit Zaval- sız, Prof. Dr. İsmail Yiğit, Yrd. Doç. Dr. Ahmet Efe, Dr. Salim Sancaklı, Mart 2021 Yrd. Doç. Dr. Abdullah Özcan, Kurra Hâfız Mustafa Demirkan, Prof. Dr. H. Kamil Yılmaz, Prof. Dr. İrfan Gündüz, Prof. Mustafa Avcı, M. Salih Köse, Hamdi Arslan, İsmail İpek, Hıfzı Öztürk, Hafız Osman Şahin, Nureddin Yıldız, Ahmet Yüksek, Mehmet Yüksek, Ahmet Yıldız, Dr. Muhammed Beyler, Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım, M. Fatih Kaya gibi isimler bulunmaktadır. Muhammed Emin Saraç hocamız Mısır’dan gel- dikten sonra da arkadaş ve dostlarıyla alakasını kesmemiştir.

Yurt dışında da Türkiye’yi temsil etti. Mısır, Suriye, Ürdün, Suudi Arabis- tan, Filistin, Kuveyt, Hindistan, Pa- kistan ve diğer İslam ülkelerinden gelen âlimlerinin aradığı ilk kişi oldu. Hocamla ilk tanışmamız 1965-66 ders yılında İsmailağa Camii avlu- sunda bulunan ve Merhum Eşref Osmanağaoğlu’nun yönetiminde- ki kursta oldu. O sene bize Hadis dersimizde Riyâzussâlihin kitabını okuttu. Daha sonraları Şerhu’l-a- kaid, Merâkı’l-felâh ve Kasîde-i Bu bâğ-ı fânînin gülü Elbette fânidir hemân Bâkî kalur mu bülbülü Bâkî değilken gülistan.

Bürde gibi kitapları okuduk. Ancak onun bir özelliği vardı; öğrencile- re bir baba şeϐkatiyle davranıyor- du, onların ihtiyacını gözetiyordu. Güzel ahlakıyla talebelerde sevgi ve saygı uyandırıyordu. Mesela bana Kasîde-i Bürde ve Avamil Mu’ribi- ni Hocam alıp hediye etmişti. Ben 1968’de İmam-Hatip Okulu’na git- tiğim zaman Fatih Camii’nde derslerinin devam ettiğini söyledi ve o derslere devam etmemi tembih etti. Doğrusu ben de imkânım ol- dukça hocamın derslerini kaçırma- maya çalıştım. Bazı dersleri sabah namazından sonra yaptığımız gibi bazen de yatsı namazlarından sonra okurduk. Bizi her zaman oku- maya ve okutmaya teşvik ederdi. Mesela hanemize teşrif ettikleri bir gün kütüphanemde bulunan hadis kitaplarından el-Muvatta’ı uzaktan gördü “o hangi kitap?” diye sordu.

Adını söylediğim zaman baktı ve “hadi bu kitabı okuyalım” dedi ve başladık. Ahmet Yüksek’in de ka- tıldığı o dersleri evlerimizde yap- mıştık. Aynı şekilde bir de hocamın hocası Zâhidü’l-Kevserî’nin yazmış olduğu Te’nîbu’l-Hatîb’i okumuş- tuk. Hocamın yanında okudukla- rımdan isimlerini hatırladıklarım şunlardır: Hadis ilminden Buhârî-i Şerîf, et-Tâc, Sünen Ebî Dâvud, Merâkı’l-felâh, Şir’atü’l-İslâm şerhi, Şifâ-i Şerif, Dürer ve Gurer, el-İh- tiyâr, Celâleyn, Ahkâm Âyetleri ve bunlardan başka Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelam ilimlerinden nasibimi- ze düştüğü kadar okuduk, elham- dülillah… Hocamızın uyguladığı faydalı metotlardan birisi de; yeni gelen yani Sarf ve Nahivde ilerlememiş öğrencileri okutmaları için ileri seviyedeki öğrencilere gönder- mesiydi. Bu usul ileri seviyedeki talebeler için de çok yararlı oluyordu.

Çünkü insan, okuturken öğreni- yordu. Şahsen bunun çok faydasını gördüm. Zâhidü’l-Kevserî merhumun ho- camızı icâzet vermeye lâyık gördü- ğü gibi Hocamız da, Hamdi Arslan arkadaşımızla bu abd-i âcize, bir sabah namazından sonra Fatih Ca- mii’nin sağ tarafındaki pencereler- den ortadakinin önünde oturmak suretiyle icâzetlerimizi lütfetti (22 Ramazan 1399/16 Ağustos 1979). 14 Eylül 2016 Çarşamba günü bayram ziyaretine gittiğimde ise “Biz seninle ne zamandan beri ta- nışıyoruz?” diye sordu. Ben de “1966’dan beri” deyince hesap ettik; 50 sene olmuş.

Talebelerime icâzet verip vermediğimi sordu. Ben de Malezya’da beş öğrenciye verdiğimi söyledim. Bundan çok memnun oldu ve ellerini açık şekil- de öne doğru uzatarak “benim sana icâzet verdiğim gibi sen de icâzet vereceksin, vereceksin, verecek- sin!” diyerek sözünü üç kere tekrarlamıştı. Hocamız dost ve talebelerine karşı vefâkâr idi. Mesela Bandır- malı Ali Efendi’yi hastanede bera- ber ziyaret etmiştik. Abdurrahman Gürses Efendi’ye çokhürmet ederdi. Mahir İz hocamızın cenazesini de vasiyeti üzerine Sahray-ı Cedid Ca- mii’nde Emin hocamın kıldırdığını hatırlıyorum. Mahmud Sami Efendi, Mehmed Zahid (Kotku) Efendi ve diğer meşâyıhı hürmetle anardı. Bir gün Anadolu’dan gelen tasav- vuf ehlini ihtiramla karşılamış ve “bunlar beldelerinin gülü, bereke- ti” demişti. Mısır’dan tanıdığı yakın dostlarından Ali Yakup hocamızı “Ali Yakup ağabey” diye hürmetle anar ve onu çok severdi.

Onun vefatına yakın bir zamanda rüyasında “Fatih Camii’nin Fevzi Paşa Caddesi tarafındaki minaresinin yıkıldığını gördüm” demişti. Kendisi de dostlarına daima sa- mimiyetle bağlı olduğu gibi kendi- si de onlardan vefakârlık görünce memnuniyetini ifade ederdi. Ancak İslam’ın aleyhine çalışanlara karşı kızgınlığını her fırsatta belli ederdi. Müslümanların dünyanın her ye- rinde muzaffer olduklarında sevi- nir; onların başarıları için dualar ederdi. Bu sebeple bütün Müslü- manların güç birliği yapmalarını ister, Müslüman gençlerin görüşüp tanışmalarını arzulardı.

O yüzden bazı öğrencilerini yurtdışına gön- derir ve onların ilim adamı olmalarından çok haz alırdı. Ülkemizde İslam ülkeleriyle ilgili her toplantı- da onu bulurdunuz. O adeta İslam ülkelerinin fahri bir konsolosu idi. Müslümanların birbirleriyle çeki- şip didişmeleri onun en çok rahat- sızlık duyduğu hallerdendi. Elli altı yıllık beraberlikten sonra, doğrusu, hocamdan ayrılışın hüz- nüyle ne söyleyeceğimi bilemiyo- rum. Yazdığım yazılar içinde bana en zor gelen yazı bu oldu dersem beni kınamayacağınızı umarım. Çünkü bu acıyı tatmayan bilmez. Aziz hemşehrim Şems-i Sîvâsî’nin 17. asırdaki halifelerinden Abdül- mecid-i Sîvâsî vefat edince yeğeni Abdülehad Nûri Efendi yazdığı mersiyesinde şöyle demiş: Bu bâğ-ı fânînin gülü Elbette fânidir hemân Bâkî kalur mu bülbülü Bâkî değilken gülistan Ben böyle güzel sözler söyle- yemem. Bizim de hissemize bu gibi güzel sözleri okuyarak teselli bulmak düşmüş. Değerli okuyucularım, Muham- med Emin Saraç Hocama ve cümle geçmişlerimize Rabbim rahmet eylesin; mekânları cennet, makamları âlî olsun!..

banner53
Yorumlar (0)
22
parçalı bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?