banner39

Türkiye-Suriye İlişkilerine Bir Bakış...

Bugün, ismi Orta Doğu’daki gelişmeler nedeniyle sıklıkla gündeme gelen ve Osmanlı Devleti’nin topraklarının İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası tarafından nasıl paylaşılacağını öngören 16 Mayıs 1916 tarihli (gizli) Sykes-Picot Anlaşması, bugünkü Suriye’nin tamamını Fransız idaresine ve Fransız nüfuz bölgesine bırakmıştır.

Güncel 04.07.2018, 15:27 04.07.2018, 15:42
Türkiye-Suriye İlişkilerine Bir Bakış...

Dr. Oğuz Çelikkol

Suriye’nin tamamı, 400 yıl kadar Osmanlı Devleti’nin yönetiminde kalmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminde 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Mütarekesi imzalandı-ğında Afrin, Cerablus ve Halep şehirleri dahil Suriye’nin kuzey bölümleri halen Osmanlı yönetimi altındadır. Bu bölgeler, Osmanlı Mebusan Meclisi’nin 28 Ocak 1920’de kabul ettiği, daha sonra da Ankara’daki Milli Hükümet tarafından da onaylanan, Türk Devleti’ne bırakılması gereken toprakları gösteren Misak-ı Milli’nin de sınırları içindedir.

Bugün, ismi Orta Doğu’daki gelişmeler nedeniyle sıklıkla gündeme gelen ve Os-manlı Devleti’nin topraklarının İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası tarafından nasıl paylaşılacağını öngören 16 Mayıs 1916 tarihli (gizli) Sykes-Picot Anlaşması, bugünkü Suriye’nin tamamını Fransız idaresine ve Fransız nüfuz bölgesine bırakmıştır. 18-26 Nisan 1920 tarihinde (Sevr’e hazırlık amacıyla) San Remo’da yapılan konferansta da Suriye’nin Fransa’ya bırakılması onaylanmıştır.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasında Suriye, Fransız manda (sömürge) yöne-timi altındadır. Bugünkü (Hatay dışında) Türkiye-Suriye sınırı, Ankara Hükümeti ile Fransa arasında 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Anlaşması’yla çizilmiş, bu sınır Lozan’da da onaylanmıştır. 1923-1946 yılları arasında Suriye’yi yöneten Fransa, Türkiye’nin de güney komşusudur.

Suriye’nin Fransız yönetimi altında bulunduğu dönemde bölgede Türkiye için en kayda değer gelişme İskenderun Sancağı (Hatay) konusunda olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’na giden yıllarda nüfusunun çoğunluğunu Türkçe konuşanların oluşturduğu Ha-tay’da Türkiye’ye bağlanma yönündeki akımlar hızla büyümüş, Fransa’nın 1936 yılında Suriye’nin bağımsızlığını tanıma planları, Hatay’ın Suriye’den ayrılarak Türkiye’ye bağ-lanması yönündeki gelişmeleri hızlandırmıştır.

İskenderun Sancağı Sorunu

1921 Ankara Anlaşması, İskenderun Sancağı için “özerk bir idare” kurulmasını öngörmüştür. 1930’lu yıllarda İskenderun Sancağı’nın Türkiye’ye katılması yönünde bir politika izleyen Türkiye, Fransa’nın Suriye’ye bağımsızlık vermesinin konuşulduğu bir dönemde 1937 yılında konuyu Milletler Cemiyeti’ne taşımıştır. Dünyanın küresel bir savaşa sürüklendiği bu yıllarda Milletler Cemiyeti, Türkiye’yi desteklemiş ve İskende-run Sancağı’nın “ayrı bir birim” olması yönünde karar vermiştir. İskenderun Sancağı 2 Eylül 1938 yılında Hatay Devleti adı altında bağımsızlığını kazanmış, bir yıl kadar sonra 29 Haziran 1939 tarihinde Hatay Devleti Millet Meclisi Türkiye’ye katılma kararı almış, bu karar düzenlenen halk referandumunda da onaylanmıştır.

Suriye, Fransa’dan bağımsızlığını 17 Nisan 1946 yılında kazanmıştır. Bağımsız bir devlet olmasından sonra, 1990’lı yılların sonuna kadar hiçbir dönemde Türkiye-Suriye ilişkilerinin iyi bir düzeye getirilebildiğini söylemek mümkün değildir. Bağımsızlığının ilk yıllarında Suriye siyasetinde Fransız manda yönetimi sırasında da etkili olan, Sün-ni ailelerin ön plana çıktıkları izlenmektedir. 1950’li yıllarda Suriye darbeler dönemine girmiş, askeri darbeler Suriye iç politikasının şekillenmesinde en önemli rol oynamıştır.

Bu dönemler Suriye’nin Arap milliyetçiliğinin etkisi altında olduğu yıllardır. Bu yıl-larda Suriye siyaseti, iç ve dış politikaları Arap milliyetçiliğinin ve “Büyük Suriye” ide-olojisinin baskısı altındadır. Suriye, 2000’li yıllara kadar Hatay gerçeğini kabulde zorla-nırken, Lübnan’la da devletten devlete normal diplomatik ilişkiler kurmamış, Lübnan’ı bağımsız bir devlet olarak tanımamıştır.

Mısır’daki Nasır döneminde Suriye’de Arap milliyetçiliğinin siyaset üzerindeki ro-lünün daha da ağırlaştığı görülmektedir. 1958 yılındaki Mısır-Suriye birleşmesi ve üç yıl kadar kısa bir zamanda başarısızlıkla biten Birleşik Arap Cumhuriyeti tecrübesine rağmen Arap milliyetçiliği Suriye siyaseti üzerindeki etkisini 1960, 70 ve 80’li yıllarda sürdürmüştür.

Filistin’de İngiliz mandası kurulması ve Filistin’e yoğunluğu artarak süren Yahudi göçü nedeniyle ciddiyet kazanan, Yahudi- Filistinli Arap mücadelesi ve çatışmasının 1948 yılında İsrail Devleti’nin kurulmasıyla sonuçlanması, tüm Orta Doğu’daki ve özel-likle Filistin’e komşu Arap ülkelerindeki gelişmeleri önemli ölçüde etkilemiş ve bugün de etkilemeye devam etmektedir. İsrail- Filistin ve İsrail-Arap çatışmasının Suriye’deki iç gelişmeler üzerindeki etkisi de büyük olmuştur.

Suriye, İsrail’le üç büyük savaş yaşamıştır. 1967 Savaşı’nda kaybedilen Golan te-peleri-Kuneytra bölgesi hala İsrail işgali altındadır. 1973 Arap-İsrail Savaşı’nda Suri-ye’nin İsrail işgali altındaki Suriye topraklarını geri alma teşebbüsü sonuçta başarısız kalmıştır. 1970 ve 80’li yıllar Lübnan’da da zaman zaman yerel güçler yoluyla silahlı çatışmaya dönen bir Suriye-İsrail rekabetine de sahne olmuş, bu Suriye-İsrail rekabet ve çatışması, Hizbullah’ın Lübnan’da güçlenmesiyle 1990’lı ve 2000’lı yılların başında da sürmüştür.

Suriye iç siyasetinde bugün de etkisini sürdüren önemli bir gelişme 1940’lı yıllarda kurulan Baas Partisi’nin 1947 yılında Şam’da ilk kongresini yaparak, Suriye siyasi ha-yatında rol oynamaya başlamasıdır. Sünni Müslüman ve Ortodoks Hristiyan ailelerden gelen ve eğitimlerini Fransa’da yapan Selahattin el Bitar ve Mişel Eflak tarafından Arap Milliyetçiliği, Pan-Arabizm, Arap Sosyalizmi ve Arap Sekülerizmi üzerine oturtulan Baas Partisi, Arap kitleleri yerine daha çok üst düzey askeri ve sivil bürokraside etkili olmuş, nitekim Baas Partisinin Suriye’de (ve daha sonra Irak’ta) iktidara gelişi seçim yoluyla değil, askeri darbeyle gerçekleşmiştir.

Baas Partisi’nin Suriye’deki takipçileri arasında öne çıkan subaylardan biri Hafız Esad’tır. Hafız Esad 1961 yılından sonra Suriye Hava Kuvvetleri ve Suriye Baas Partisi içinde hızla yükselmiş, Baas Partisini iktidara getiren 1963 darbesini yapan grup içinde yeralmış, 1963 darbesinden sonra Hava Kuvvetleri Komutanı görevine gelmiş, 1966 yılında Baas yönetimi içindeki durumu güçlenmiş, gerçekleştirdiği 1970 darbesinden sonra Suriye’de Baas Partisi temelinde Nuseyri azınlığa dayanan totaliter bir aile dik-tatörlüğü kurmuştur.

Hafız Esad, Suriye’yi 1970 yılından öldüğü 10 Haziran 2000 yılına kadar 30 yıl tek başına, çok büyük ölçüde istihbarat örgütlerine dayanan, algılanan her türlü siyasi teh-likenin sert metodlar ve şiddet yoluyla ortadan kaldırıldığı (Irak ve Libya gibi diğer bazı Arap ülkelerinde de görülen) aile diktatörlüğü yoluyla yönetmiştir. Hafız Esad’ın ölümünden sonra yerine (Cumhurbaşkanlığına), Suriye Anayasası’ndaki yaş sınırlama-sı değiştirilerek, oğlu Başar Esad getirilmiş, böylece Esad ailesinin Suriye’deki yönetimi devam ettirilmiştir.

 

Türkiye ile Suriye Arasında Küresel Sistemden Doğan Sorunlar

Suriye’nin Hatay gerçeğini kabul etmemekte 2000’li yıllara kadar direnmesi, Suri-ye’de basılan resmi haritalarda Hatay’ın ya “tartışmalı bir bölge” veya “Suriye sınır-larında” gösterilmesi nedeniyle zaten iyi başlamayan Türkiye-Suriye ilişkileri, 1950’li yıllardan sonra Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin Batı kampında yeralması, Suri-ye’nin ise Sovyetler Birliği’yle giderek daha “yakın” ilişkiler kurması nedeniyle daha da zor bir döneme girmiştir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra Türkiye’nin ABD ve Batılı ülkelerle kurduğu yakın bağlar, Ankara’yı 1950’li ve hatta 60’lı yıllarda Orta Doğu’da Batı yanlısı politi-kalar izlemeye sevk etmiş, Türkiye Orta Doğu’da Bağdad Paktı (daha sonra CENTO) gibi Sovyetler Birliği’nin bölgeye “girmesini” ve komünizmin bölgede “yayılmasını” önlemeyi hedefleyen projelerin iticisi durumuna gelmiştir. Bu dönemler Türkiye’nin Sovyetler Birliği tehdidini ve “kuzeyden gelen tehlikeyi” dış politikasında odak nok-tası haline getirdiği yıllardır.

Bu dönemde Şam ise kendisi için asıl tehdidin İsrail’den ve İsrail’i bölgeye sokan ve destekleyen Batı ülkelerinden geldiğini düşünmektedir. Suriye’nin Soğuk Savaş dönemin-de Sovyetler Birliği’ni kendisi için siyasi, askeri ve ekonomik destek sağlayabilecek güçlü bir ülke olarak gördüğü, Moskova’nın Suriye’ye geniş silah yardımı yaptığı izlenmektedir. Bugün adı çokça geçen Tartus’daki Rus deniz üssü o dönemde kurulmuş, Suriye Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu bölgesindeki en yakın “müttefiği” durumuna gelmiştir.

Türkiye ve Suriye’nin ayrı kamplarda bulunması, Suriye üzerinde giderek artan Sovyetler Birliği nüfuzu ve Ankara için bu kez güneyden geleceğinden endişe duyu-lan “komünizm tehlikesi”, 1957 yılında Soğuk Savaş şartlarında Türkiye ve Suriye’yi (ABD ve Sovyetler Birliği’nin katılımıyla küresel boyutları da olabilecek) ciddi bir ça-tışmanın eşiğine kadar sürüklemiş, Türkiye-Suriye ilişkilerinde normalleşme ve iyileş-me 1950 ve 60’lı yıllarda gerçekleşmemiştir.

Türkiye-Suriye İlişkilerinde Yeni Sorunlar

Zaten Suriye’nin bağımsızlığını kazandığı 1946 yılından beri iyi bir zemine oturtu-lamayan Türkiye-Suriye ilişkileri 1970’lı yıllarda yeni sorunlarla daha da zor dönemlere girmiştir. Türkiye’nin Fırat nehri üzerinde yapmayı planladığı barajların Şam’da ciddi endişe yarattığı, Suriye’nin su gibi teknik olması gereken bir konuyu bile iki ülke ara-sında çatışma ortamı yaratabilecek siyasi bir konu haline dönüştürdüğü görülmektedir. Büyük sulama projelerini de içeren Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP)’nin Şam’da bu dönemde özellikle kaygı yarattığı anlaşılmaktadır.

Türkiye, Keban Barajı’nın inşaasına 1965 yılında başlamış, 1960’lı yılların başında barajın inşaası için finansman arayışına girmiştir. Keban Barajı gölü için 1974 yılında su tutulmaya başlanılmıştır. Suriye’nin Fırat nehri üzerindeki baraj projelerine karşı çıkması Türkiye’nin ilk önce Keban, daha sonra Karakaya (1987) ve Atatürk (1990)

Barajları için finansman arayışını zorlaştırmış, Türkiye Atatürk barajını büyük ölçüde kendi imkanlarıyla tamamlamak zorunda bırakılmıştır.

1970 ve 1980’li Yıllar “Sınır Aşan Sular” konusunda uluslararası hukukta geliş-melerin ortaya çıktığı bir dönemdir. Türkiye’nin bu dönemde Suriye’nin (ve bu arada Irak’ın) Fırat ve Dicle Nehirlerini “Uluslararası Nehir” olarak tanımlama gayretlerine karşı çıktığı izlenmektedir. Bu yıllarda Suriye de Fırat Nehri üzerinde kendi büyük ba-raj projelerini başlatmıştır. Suriye bu dönemde ilk olarak Tabka (1968-1973) ve daha sonra Baas (1983-1986) ve Teşrin (1991-1999) Barajlarını inşaa etmiştir.

Suriye, 1970’li yıllardan itibaren Fırat Nehri sularının paylaşımı konusunu gündeme getirmiş, bu isteğe daha sonra Irak da katılmış; Türkiye, Fırat ve Dicle Nehirleri’nin üç ülke arasında zorunlu olarak paylaştırılması konusunda Suriye ve Irak’ın ağır bir baskısı altında bırakılmıştır. Ankara, 1980 ve 1990’lı yıllarda Şam ve Bağdad’tan gelen Fırat ve Dicle Nehirlerinin sularının üç ülke arasında zorunlu olarak paylaştırlması için uluslararası bir anlaşma imzalanması baskısına kesinlikle karşı çıkmış ve böyle bir anlaşmayı görüşmeye bile yanaşmamıştır.

Bununla birlikte Türkiye, 1980 yılında o dönemde ilişkilerinin daha iyi olduğu Irak’la, Fırat ve Dicle Nehirleri’nin suları konusunu görüşmek için “Ortak Teknik Komite” kurulmasını kabul etmiş, Ortak Teknik Komite toplantılarına 1983 yılından itibaren Suriye de katılmaya başlamıştır. Türkiye’nin Ortak Teknik Komite toplantıla-rını, üzerindeki (Fırat ve Dicle Nehirleri sularıyla ilgili) bağlayıcı bir anlaşma yapılması yönündeki baskıları azatma yönünde kullandığı görülmektedir. Ortak Teknik Komite 1992 ve 1993 yılları arasında on yıllık bir dönemde 16 oturum yapmış, Komite’nin top-lantılarına 1992 yılında son verilmiştir.

Türkiye’nin bu dönemde Suriye ve Irak’ın bağlayıcı uluslararası üçlü bir anlaşma imzalanması yönündeki baskılarına, Fırat ve Dicle Nehirlerinin sularının hakkaniyet prensibi üzerinden paylaşılması teziyle karşı çıktığı, Ortak Teknik Komite toplantı-larında “üç aşamalı bir planı” ortaya koyduğu izlenmektedir. Suriye ve Irak ise (Üç ülkedeki su kaynaklarının tesbiti, toprak envanteri ve sınıflandırılmasının yapılması ile gerçek su ihtiyacının tesbiti aşamalarını içeren) Üç Aşamalı Plan’a karşı çıkmışlardır. Türkiye’nin Fırat ve Dicle nehirlerinin sularının “ortak bir havza” olarak ele alınması tezi de Suriye ve Irak tarafından kabul görmemiştir.

Bununla birlikte Türkiye, ortalama yıllık su miktarları 35 milyar metre küpün biraz üzerinde olan Fırat ile 48 milyar metre küpün biraz üzerindeki Dicle Nehirleri suları-nın birlikte ortak bir havza olarak ele alınması halinde üç ülkenin de ihtiyaçlarını kar-şılamaya yeteceği tezini savunmaya ve Fırat’ın toplam su kapasitesinin %90’a yakını ile Dicle’nin toplam su kapasitesinin %50’sinin Türkiye’den kaynaklandığına işaret etmeye devam etmiştir.

Irak 1975 yılında Suriye’yi Fırat Nehri sularının (%58 Irak’a ve %42 Suriye’ye veril-mesini üzerinden) paylaşılmasını öngören bir anlaşma yapmaya razı etmiş, bu anlaş-madan sonra su konusunda Türkiye üzerindeki Suriye baskısı artmaya başlamıştır. Suriye’nin Fırat Nehri bağlamında Türkiye’den istediği su miktarı da zaman içinde artmış, resmi olmasa da 1990’lı yıllarda 700 metreküp saniyeye kadar çıkmıştır.

Fırat Nehri’nin ortalama su kapasitesinin 1000 metreküp saniye olarak hesaplandığı düşünüldüğünde Suriye’nin bu dönemdeki “su talepleri” konusundaki aşırılığı da or-taya çıkmış olmaktadır. Türkiye, Keban Barajı için uluslararası alanda finansman sağ-lamaya çalıştığı yıllarda Amerikan Kalkınma Ajansı’na Suriye’ye 350 metreküp saniye su sağlayacağını beyan ettiği, bu rakamın daha sonra 400 ve 450 metreküp saniyeye çıkartıldığı görülmektedir.

1987 Temmuz ayında dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın Suriye’ye yaptığı ziyaret sırasında gerçekleştirilen Karma Ekonomik Komisyon toplantısı sonunda imzalanan protokolde Türkiye, Suriye’ye (Atatürk Barajı gölünün doldurulması sırasında ve Fırat sularının üç ülke arasında anlaşmayla tahsisine kadar) 500 metreküp saniye su vermeyi kabul etmiştir. Türkiye’nin bu taahhüdü, 1993 yılında Başbakan Süleyman Demirel’in Şam’a yaptığı ziyaret sonucunda yayınlanan ortak basın bildirisinde de yeralmıştır.

Suriye, bu dönemde Fırat Nehri sularının paylaşımıyla ilgili bağlayıcı bir anlaşma imzalanması konusunda Türkiye’ye ağır bir baskı uygularken, Türkiye’nin Asi Nehri sularının da iki ülke arasında konuşulması gerektiği hususundaki görüşlerini dikkate almamıştır. “Sınıraşan bir su” olan Asi Nehri konusundaki Suriye’nin bu tutumu doğ-rudan o yıllardaki Hatay konusundaki Suriye tutumuyla bağlantılıdır.

Suriye’nin PKK Terör Örgütü’ne Desteği

Fırat Nehri suları konusunun Suriye tarafından Türkiye ile ilişkilerde siyasi bir sorun olarak ortaya çıkartıldığı dönemde iki ülke arasında patlak veren diğer mesele de terörizm konusu olmuştur. Bu yıllarda Esad rejiminin iki konu arasında doğrudan bağlantı kurduğu, Türkiye’yi hedef alan terörist gruplara verdiği desteği su konusunda Türkiye’yi taviz vermeye “ikna etmek” amacıyla (şantaj aracı olarak) kullandığı gö-rülmektedir. Şam’ın o dönemlerde terörizm “kartını” Türkiye’yi zayıflatmak amacıyla kullandığı açıktır.

Suriye’nin Türkiye’yle ilişkilerinde terörizm konusunu kullanması, 1970’li yılların ortalarına, Şam’ın Ermeni terörist örgütlerine ve Türkiye kaynaklı aşırı solcu terör kuru-luşlarına verdiği desteğe kadar uzanmaktadır. 1970’li yıllarda Lübnan’ın içinde bulundu-ğu durum ve (Bekaa Vadisi dahil) Lübnan’ın önemli bir bölümünün (1974’ten itibaren) fiilen Suriye işgali altında olması, Şam’a Lübnan’ı da kullanarak, Türkiye karşıtı terör örgütleriyle yakın ilişkiler geliştirme ve bu örgütleri destekleme imkanı sağlamıştır.

1980’li yıllardan sonra Suriye’nin PKK terör örgütüyle doğrudan ilişkileri ortaya çık-mış, 1982 yılından itibaren Abdullah Öcalan, Suriye ve Suriye’nin kontrolü altındaki Be-kaa’da ikamet etmeye başlamış, Suriye’nin PKK’ya sağladığı silah ve eğitim desteği giderek büyümüştür. Bu dönemde Ankara’nın Suriye’nin Türkiye karşıtı terör örgütlerine verdiği desteği kesmesi yönündeki çabaları da sonuçsuz bir şekilde devam etmiş; Şam, Öcalan’ın Suriye’de bulunduğu gerçeği dahil, PKK ile yakın ilişkilerini inkar etmeye devam etmiştir.

PKK’nin Şam’ın desteğiyle Suriye’de yapılanması bu yıllara kadar gitmektedir.

Başbakan Özal’ın 1987 ve Başbakan Demirel’in 1993 Şam ziyaretlerinde Suriye’nin “su” ile “terörizm” konuları arasında doğrudan ilişki kurduğu açık bir şekilde ortaya çıkmış, PKK’nin Suriye’deki varlığını kabul etmeyen Şam, terörizmle mücadele konu-sunda genel olarak verdiği işbirliği taahhüdlerini de daha sonra yerine getirmemiştir.

2000’lı Yıllardaki Gelişmeler

Şam, PKK ile yakın ilişkilerini 1998 yılına kadar kesintisiz sürdürmüştür. Türkiye ancak 1998 yılında iki ülke arasındaki değişen dengeleri, değişen uluslararası ve böl-gesel şartları lehine kullanarak, başarılı bir şekilde Suriye’yi PKK terörizmiyle müca-dele konusunda işbirliğine “ikna” edebilmiştir. 1998 yılında imzalanan Adana Muka-bakatı nedeniyle Abdullah Öcalan, Suriye’den ayrılmak zorunda kalmış, Türkiye ile Suriye arasında terörizm konusunda işbirliğini düzenlemek amacıyla ortak bir komite oluşturulmuştur.

2000’li yıllar Suriye’nin terörizm, su ve Hatay konularındaki tutumunu tamamen değiştirdiği bir dönem olmuştur. 2011 yılının başında Asi nehrinin Hatay ilimizde Tür-kiye-Suriye sınırını oluşturduğu bir yerde iki ülkenin Başbakanlarının katılımıyla Dost-luk Barajı’nın temelinin atılması, Suriye’nin bir yandan Hatay gerçeğini kabul ettiğini, diğer yandan su konusuna farklı bir yaklaşım getirdiğini açıkca göstermiştir.

Suriye’nin bağımsızlığını kazandığı 1946 yılından beri Türkiye-Suriye ilişkilerini çok olumsuz şekilde etkileyen Hatay, su ve terörizm konularında Şam’ın 2000’li yılların başından itibaren izlemeye başladığı yeni yapıcı tutum ve politikalar, Türkiye-Suriye ilişkilerinde bu dönemde önemli açılımların gerçekleşmesini sağlamış, Türkiye-Suriye ilişkileri iki ülke tarihinde ilk kez yakınlaşma ve işbirliği dönemine girebilmiş, iki ülke arasında devlet başkanı düzeyinde ilk resmi ziyaret de ( Şam’dan Ankara’ya) 2004 yılın-da gerçekleştirilebilmiştir.

Ancak Arap Baharı’nın 2011 yılının ikinci yarısında Suriye’yi etkilemesi, Şam reji-minin Suriye halkının daha fazla demokrasi, yönetime katılım, çok partili rejime geçiş, ekonomik yapılanma gibi haklı isteklerine gerekli siyasi ve ekonomik reformları ger-çekleştirerek cevap verme yerine, (geçmişte yaptığı gibi) aşırı şiddette başvurarak yanıt vermeyi seçmesi ve bunu yaparken dış güçlerden yardım alması Suriye’yi bir iç savaşa sürüklemiş, kaçınılmaz olarak da Ankara’nın Şam’a bakışını yeniden değiştirmiştir.

911 kilometre bir sınırı paylaştığımız Suriye’de iç savaş 8 yıldan beri, küresel ve böl-gesel güçlerin de doğrudan katılımıyla sürmektedir. 2011 yılında rejimle muhalif güçler arasında başlayan iç savaş, kısa sürede bölgesel ve küresel güçlerin müdahalesiyle daha da karmaşık bir hal almıştır. Şam rejiminin Hama, Humus gibi büyük şehirler ile birlikte başkent Şam’ı kaybetmesi ve rejimin çözmesi ancak İran’ın Suriye iç savaşına müdahale-siyle engellenmiş, İran tarafından desteklenen Hizbullah milisleri Lübnan’dan Suriye’ye girerek Şam rejimi güçleriyle savaşmaya başlamıştır. Bunun yetmemesi üzerine İran kendi milis güçleriyle Irak üzerinden doğrudan Suriye iç savaşına karışmış, bölgesel bir güç olan İran’ın bu müdahalelerinin Şam rejimini kurtarmaya yetmemesi üzerine ise bu kez Rusya 2015 yılında Suriye iç savaşına doğrudan müdahale etmiştir. Bu müdahale iç savaşta Şam rejiminin üstün duruma gelmesini sağladığı gibi, Rusya’yı da Suriye’nin geleceğinde en önemli rol oynayan bir dış güç konumuna getirmiştir.

Türkiye’nin Suriye’deki öncelikleri, 8 yıldır süren iç savaş sırasında iç savaştaki geliş-melere göre değişim göstermiştir. Türkiye için başlangıçta, Arap Baharı’na duyulan ge-nel sempatinin de etkisiyle, halkın yönetime katılacağı, daha çoğulcu ve demokratik bir Suriye kurulması önem taşırken; iç savaşın uzaması, rejimin hemen yıkılmayacağının anlaşılması ve muhalefetin bölünerek muhalefet içinde aşırı grupların hâkim duruma gelmesinden sonra, Ankara için Suriye’nin Türkiye’nin güvenliği için bir tehdit duru-muna gelmemesi, Türkiye-Suriye sınırının güvenliği, PKK’nin Suriye iç savaşındaki rolü, Suriye’nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğü, Türkiye’nin Arap Orta Doğu’suyla fiziki irtibatının kesilmemesi gibi hususlar ön plana çıkmış ve daha aciliyet kazanmıştır. Suri-ye’nin Türk dış politikasında daha uzun bir müddet öncelikli yerini koruyacağı açıktır.

Dr. Oğuz Çelikkol kimdir?

Lisansını Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinde, Mastır’ını ABD Güney Kaliforniya Üniversitesinde, doktorasını ise İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde tamamladı.

37 yıl Dışişleri Bakanlığında çalıştı. Şam, Atina Tel Aviv ve Bangkok’da Türkiyeyi Büyükelçilik düzeyinde temsil etti. Halen İstanbul Kültür Üniversitesi ve İstanbul Bahçeşehir Üniversitelerinde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi Sayı:4

banner53
Yorumlar (0)
19
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?