banner39

banner35

"Üçüncü Dünya Savaşı, Soğuk Savaş bitirildikten sonra İslâm’a karşı başlatıldı… Bu savaşın tam ortasındayız! "

Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan, bugünkü yazısında, "Üçüncü Dünya Savaşı, Soğuk Savaşın bitirilmesi üzerine dönemin NATO Genel Sekreteri Willy Cleas'ın 'küresel sistemin önündeki en büyük tehdit İslâm'dır' açıklaması üzerine İslâm'a karşı başlatıldı ve postmodern, sinsi / cynical, iki yüzlü yöntemlerle sürdürülüyor" ifadesine yer verdi.

Güncel 04.03.2022, 17:23 04.03.2022, 17:47
"Üçüncü Dünya Savaşı, Soğuk Savaş bitirildikten sonra İslâm’a karşı başlatıldı… Bu savaşın tam ortasındayız! "

Kaplan'ın yazısı şöyle:

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali öncesinde ve sırasında konuşulan en önemli konu, bu savaş, Amerika’yı ve Çin’i de içine alarak dünyayı Üçüncü Dünya Savaşı’nın eşiğine sürükler mi, sorusu etrafında çokça tartışılan sorundu.

Üçüncü Dünya Savaşı patlak verebilir mi, sorusu yanlış soru.

Yanlış; çünkü dünya, Üçüncü Dünya Savaşı’nı yaşıyor, özelikle de İslâm dünyası, Soğuk Savaş’ın sona erdirilmesinden bu yana.

ÖNCE TARİHİN SONU, YANİ LİBERALİZM’İN ZAFERİ İLAN EDİLDİ!

Japon kökenli deri değiştirmiş Amerikalı stratejisyen Francis Fukuyama, Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla sonuçlanan Soğuk Savaş bitince “tarihin sonu”nu ilan etmişti.

Tarihin sonu, liberalizmin zaferi’ydi: Batı, liberal kapitalizm’le insanlığın ulaşabileceği nihâî noktaya ulaşmış, bütün diğer dünya görüşlerini tarih dışına itmişti. Fukuyama böyle buyurmuştu ilkin. Ama daha sonra yüz seksen derece dönüş yapmakta sakınca görmeyecekti Fukuyama!

Zorlama bir okumaydı bu. Zorlama olduğunu kendisi de daha sonra yazdığı metinlerle ilan edecekti.

Batı uygarlığının modernite ile ulaştığı aşamayı Batı uygarlığının bütün diğer uygarlıkları aşması anlamında tarihin sonu olarak ilan eden ilk kişi Fukuyama değildi elbette, büyük düşünür Hegel’di.

Hegel, modernitenin tanrısı aklı kutsamıştı. Devleti de kutsamıştı Hegel. Fransız Devrimi’ne methiyeler dizmişti. Modern liberal devlet fikrinin en parlak olmasa bile en parıltılı örneği Fransız Devrimi ile kurulan devletti.

Kanlı bir devrimdi Fransız Devrimi.

Kanlı olması Hegel’in umurunda değildi. Hegel’i ilgilendiren liberal bir devlet olmasıydı. Hegel, Alman birliğini sağlama ve güçlü Alman devlet hayalini hayata geçirme kaygısıyla yanıp tutuştuğu için Fransız Devrimi’nin ulus devlet’ini önemsemişti.

Almanya’da 350’den fazla prenslik vardı. Alman devleti yoktu.

Bütün büyük modern Alman düşünürler birleşik ve kudretli bir Alman devleti icat ve inşa etme hayalini besleyip büyütmüşlerdi.

Sonunda Alman birliği ve devleti, Bismarck’la birlikte güçlü bir ulus devlet olarak gerçeğe dönüştü. Bu süreçte, Kant’tan Hegel ve Fichte’ye kadar bütün belli başlı düşünürlerin katkıları büyük olmuştu.

Siyasî olarak Fransızlar, felsefî ve sanatsal olarak da Almanlar modernliği inşa etmişlerdi.

Alman felsefesi, Alman müziği, Alman şiiri ve mitoloji geleneği, Alman ruhunu inşa etti iki asırda. Alman ruhu da hem birleşik ulus devletine kavuştu hem de Avrupa’yı kurdu yeniden yıkmak üzere yarım asır içinde hem de!

Hegel’in, Batı’nın diğer uygarlıklara karşı felsefî bakımdan üstünlüğünü haykırdığı Batı’nın zaferini ilan etmesinin üzerinden bir asır geçmeden Batı / Avrupa, iki büyük savaşla tarihten çekildi.

Son yüzyıl, Batı’nın zaferi değil hezimeti oldu -iki büyük barbar paylaşım savaşından ötürü.

SONRA SOĞUK SAVAŞ BİTİRİLDİ, İSLÂM’LA POSTMODERN SAVAŞ SÜRECİ BAŞLATILDI

Soğuk Savaş bitirildi alelacele. Bitirilmek zorundaydı. Çünkü yüzyılın başında Osmanlı’nın durdurulması, Hindistan’ın parçalanması, Türk ve Arap dünyalarının paramparça edilmesi üzerine her şeyin bittiğine hükmedilmişti Batı’da; İslâm artık bitirilmiş ve tarihten uzaklaştırılmıştı Batılı emperyalistlere göre.

Ama yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde İslâm’ın bitirilemeyeceği, belki de daha güçlü bir şekilde yeniden tarih sahnesine çıkma emareleri gösterdiği gözleniyordu: Fas’tan Malezya’ya kadar İslâm dünyasının en güçlü sosyal, kültürel ve siyasî hareketi İslâmî oluşumlardı.

Doğu ve Batı blokları olarak görülse de, küresel sistem, İslâm’ın gelişinin, yükselişe geçişinin önüne set çekmek için çaba göstermeye başlamıştı. Vardığı çözüm, İslâm’ın yükselişinin her hâl ve şartta, her tür yöntemle derhal durdurulmasının zarûrî olduğu fikriydi.

Bir yandan jeo-politik olarak İslâm dünyasına müdahalede bulunulacak ve İslâm dünyası bir kez daha fiilen türlü işgallerle ve iç savaşlarla parçalanmanın eşiğine sürüklenecek ve istikrarsızlık tek düzen olacaktı.

Öte yandan, daha tehlikelisi de, teo-politik olarak İslâm’a doğrudan müdahalede bulunulacak, hem Müslüman toplumlardaki teopolitik ayrılıklar kaşınabildiği ölçüde kaşınacak, medeniyetler savaşının taslağını çıkaran Samuel Huntington’ın “buyruğu” üzerine, İslâm dünyasının sınırları kanla çizilecek, bunun için “terörizmle savaş” bahanesiyle İslâm’a Karşı İslâm Savaşı’nın bütün altyapıları ve şartları hazırlanacak hem de Peygamber’siz İslâm, İslâm’sız İslâm gibi projelerle İslâm sekülarizm kapanına kıstırılarak protestanize edilerek Müslümanların İslâm’dan uzaklaştırılmaları sağlanacaktı.

Üçüncü Dünya Savaşı, konvansiyonel, nizamî harp düzenine dayanan bir savaş biçimi değil: Örgütler üzerinden sürdürülen vekâlet savaşlarıyla gerçekleştirilen iğrenç bir savaş türü.

Örgütler, kimin eseri: Küresel sistemin, elbette ki!

Özetle… Üçüncü Dünya Savaşı, Soğuk Savaş›ın bitirilmesi üzerine dönemin NATO Genel Sekreteri Willy Cleas’ın “küresel sistemin önündeki en büyük tehdit İslâm’dır” açıklaması üzerine İslâm’a karşı başlatıldı ve postmodern, sinsi / cynical, iki yüzlü yöntemlerle sürdürülüyor.

Pazar günkü yazıda bu savaşın nasıl gerçekleştirildiğini, 28 Şubat projesinin neden ve nasıl İslâm’a karşı sürdürülen postmodern savaşın bir uzantısı olduğunu ve en önemlisi de bu savaşın postmodern, sinsi yöntemlerle sürdürüldüğü için konvansiyonel savaşlardan neden daha tehlikeli ve yıkıcı olduğunu ve son olarak bu sinsi, postmodern savaşı püskürtmek için neler yapmamız gerektiğini göstermeye çalışacağım.

Yeni Şafak/Yusuf Kaplan

Yorumlar (0)
22
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?