AB-Türkiye hattında 18 Mart anlaşması krizi

18 Mart anlaşmasının tehdit altında olması Avrupa Birliği'ni vuran mikro krizlerin yanı sıra başka bir zamanda kalma gerçeğe temas etme sorunuyla ilintili olduğu da söylenebilir

AB-Türkiye hattında 18 Mart anlaşması krizi

Sinan Özdemir | Brüksel

Avrupa Birliği ile 18 Mart’ta sağlanan anlaşma gereği Haziran ayının başında vize serbestisi anlaşmasının yürürlüğe girmesi gerekiyordu. Ne var ki, Avrupa Birliği ile yürüttüğümüz bütün müzakerelerde olduğu gibi bu defa da çıkarılan son dakika engeliyle ileri bir tarihe ertelenmesi bekleniyor. Mülteci kriziyle başlayan “yakınlaşmanın” taraftarları olduğu kadar karşıtları olduğu biliniyordu. Meselenin “terör yasasında” düğümlenmesi buz dağının görünen tarafı. Gerçekte üyelik müzakereleri, terör örgütleri konusunda yaşanan fikir ayrılıkları, Avrupa Birliği’nin içinden geçtiği krizler, Almanya’nın ağırlığını hissettirememesi, kanaat önderlerinin bağlantısız tikeller üzerinden meseleleri değerlendirmesi ve medyanın Avrupa kamuoyunu gerçeği çarpıtarak yansıtması reel politiğin ürünü olan anlaşma hakkında olumsuz bir havanın estirilmesine sebep olmuştur.

Avrupa Birliği ile 18 Mart’ta sağlanan anlaşmada müzakerelerin hızlandırılması, yeni başlıkların açılması da vardı. Konunun ne kadar formel olduğu bilinmesine rağmen başta Almanya Başbakanı Angela Merkel olmak üzere bir kısım liderlerin Türkiye’nin tam üye olamayacağını bir kere daha beyan etmeleri anlaşmanın ruhunu daha en başında ortadan kaldırmıştır. Kabul ettikleri anlaşmayı bir bütün olarak savunmak yerine bazı bölümlerini savunurken bazı bölümlerini yok saymaları medyanın işini kolaylaştırdı. Muhaliflerin başlıkların açılmasını "lütuf" olarak sunması müzakerelerin nasıl gerçekleştiğini bilmeyenlerde “mutlu sona” yaklaşıldığı inancını büyüttü. Aşırı uçlardaki partilerin mülteci meselesini müzakerelerle birlikte değerlendirilmesi dışlayıcı söylemi güçlendirdi. Tarafların reel politiğin ürünü olan anlaşmayı savunmaktan kaçınması gerçekten ve gerçeklikten uzaklaştırdı. Ayrıca, Avrupa siyasasının son on beş yıldan bu yana gerçeğe/gerçekliğe rağmen oluşturduğu simülaklarla "gerçeği yok sayma" alışkanlığı tutarsızlığını artırıyor.

Buna binaen Almanya’nın, anlaşmayı en fazla isteyen taraf olarak, beklenen öncü rolü oynayamaması, finans krizinde sergilediği öncü tutumu mülteciler meselesinde sergileyememesi, siyasi otoritesini zayıflatıyor. Doğu ile Batı Avrupa arasında yeni kriz alanları oluşturuyor. Fikri planda uçurumu derinleştiriyor. Almanya'nın mülteciler meselesinde Doğu Avrupa'dan beklediği desteği göremediği gibi Avusturya'nın Batı Balkanlar ve Orta Avrupa'da varlığını artırması doğu politikasını yeniden değerlendirmeye zorluyor. Almanya’nın mülteciler meselesinde kendi içinde siyaseten bölünmüş olması, Almanya için Alternatif Partisi’nin yükselişi, çözümsüzlüğü artırıyor. 2017 seçimlerine giden yolda CDU/CSU’yu küçük hesaplara zorluyor. Bu minvalde Almanya-Türkiye ilişkileri vize muafiyeti kriziyle yara almasa da güven bunalımına sebep olduğu bir gerçek.

Bu noktada Avrupa Birliği'nin bu sınavdan başarıyla geçtiğini söylemek zor. Kurumların durumu iç açıcı değil. Ekonominin dışında diğer konular/sorunlar kurumların tercihine bırakılmış durumda. Avrupa Parlamentosu’nun vize meselesinde takındığı tavır yapıcı olmaktan çok itici olmuştur. Anlaşmanın kazandırdıklarına bakmak yerine, siyasi ve ahlaki (mülteciler) sorumluluklarından feragat ederek, tribünlere oynamayı tercih etmiştir. Son günlerde artan Türkiye vurgusu ağacın ormanı gizleme çabası olarak da okunabilir. Ulusal parlamentolardan farklı olması, Komisyon karşısında sürekli varlığını hissettirmeye çalışması her olmadık çıkışı ve tutumu mümkün kılıyor. Sınırsız müzakere etme isteği denge arayışını engelliyor. Türkiye ile Avrupa Birliği arasında 18 Mart'ta varılan anlaşmanın her şeyden önce bir uzlaşma anlaşması olduğu unutuluyor. Ne var ki, büyük devletler söz konusu olduğunda Avrupa Parlamentosu'nun sessizliğe gömüldüğü, güç dengesine uygun davrandığı durumlar da yok değil.

Terör konusu Avrupa Birliği ile Türkiye'yi ilk defa karşı karşıya getirmiyor. Farklı zamanlarda bir takım terör örgütleri konusunda ciddi fikir ayrılıklarımız oldu. Hangi organizasyonun kara listeye alınacağı veya alınmayacağı her dem kriz konusu olmuştur. Örneğin PKK'nın listeye girmesi uzun uğraşların sonunda 2002'de gerçekleşti. Ancak diplomatik gerginlikleri sonlandırmadı (çeşitli AB ülkelerinde temsilcilikler bulundurmaları, izinli gösteri düzenlemeleri, yayın hakkı elde etmeleri, üyelerinin himaye edilmeleri...). Şimdilerde PYD konusunda fikir ayrılığı içindeyiz. Bizim terör örgütü olarak kabul ettiğimiz örgüt Avrupa'da IŞİD'e karşı Suriye'de mücadele eden paramiliter yapılardan biri olarak kabul ediliyor. Moskova, Stockholm ve Berlin'den sonra 23 Mayıs'ta Paris'te ofis açmaya hazırlanıyor (ilerleyen aylarda da Rojava'da Fransız Kültür Merkezi açılacak). Hiç kuşkusuz Amerika Birleşik Devletleri'nin tutumu kararda belirleyici olmuştur.

Bu durumda Avrupa Birliği ile ortak bir terör vizyonundan bahsetmek mümkün değil. Kendi içinde Fransa'yı vuran terör saldırılarından sonra ortak bir politikanın oluşturulması konusunda uzlaşmaya varsa da bu güne kadar herhangi bir ilerlemenin sağlandığı söylenemez. Aynı durum sınır güvenliğinden sorumlu Frontex için de geçerli. Mülteci krizini doğrudan yaşayan devletlerin tutumuyla yaşamayanların tutumu bir değil. Akdeniz'deki hareketlilikler olmasaydı Frontex'in yetersizlikleri anlaşılamayacaktı. Ne var ki, anlaşılması doğru politikalarla desteklendiği anlamına gelmiyor. Frontex'in içinden bulunduğu içler acısı durumun anlaşılmasına rağmen gereken desteği gördüğü söylenemez.

Terör konusunda ortak bir politikanın olmaması üyeleri kendi başına hareket etmeye zorluyor. Avrupa Birliği'nin vize muafiyeti konusunda terör yasasında bizlerden beklediği değişikler bu noktada çelişkili bir hal alıyor. Beklentilerin tek taraflı olması, üye devletleri bağlamaması farklı uygulamalara kapı aralıyor. Birlik içinde teröre karşı mücadelede en katı yasaya sahip olan Fransa'ya karşı birkaç insan hakları savunucusu derneğin dışında tepki duyan birilerinin (bireysel veya kurumsal) olmaması buna karşın Türkiye söz konusu olduğunda "AB normlarının" ileri sürülmesi ikili bir durumla karşı karşıya olduğumuzu düşündürüyor. Müzakere fasıllarının açılmasında ve/ya kapanmasında bazı üye devletlerin talep ettikleri konu dışı stratejik bilgiler gibi Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye uzun zamandır sağlaması gereken serbest dolaşım hakkını yeni bir takım taleplere bağlaması 18 Mart anlaşmasını bir bütün olarak ele almak yerine birbirinden bağımsız tikeller olarak ele aldığını gösteriyor. Anlaşmanın asıl konusu olan mülteciler anlaşmanın yürürlüğe girdiği 20 Mart tarihinden sonra Yunanistan-Makedonya sınırında (40 bin) veya adalarda (7 bin) insani boyutlardan uzak "yapay gerçeğin", istatistiki bilginin konusuna dönüştürülmüşlerdir.

Son kertede 18 Mart anlaşmasının tehdit altında olması Avrupa Birliği'ni vuran mikro krizlerin yanı sıra başka bir zamanda kalma gerçeğe temas etme sorunuyla ilintili olduğu da söylenebilir. Weimar Cumhuriyeti'nde olduğu gibi "demokratsız demokrasi" görüntüsü veren Birlik her geçen gün ciddiyetini, güvenirliliğini ve sahiciliğini biraz daha yitiriyor.

Güncelleme Tarihi: 17 Mayıs 2016, 10:04
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35