banner39

AB üyesi olmak veya olmamak

Erdoğan'ın Almanya ziyareti ve öncesinde Sarkozy'nin Ankara seyahati AB kapısındaki Türkiye'yi yine Avrupa gündeminde ön sıralara taşıdı

Analiz 08.03.2011, 11:00 08.03.2011, 11:00
AB üyesi olmak veya olmamak

Sinan Özdemir/ Dünya Bülteni- Brüksel

Türkiye  bir haftadır Avrupa’nın gündeminde. Geçen hafta Erdoğan'ın Almanya ziyareti sırasında ve öncesinde Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin altı saatlik Türkiye ziyareti çerçevesinde Avrupa Birliği-Türkiye ilişkileri gündeme geldi. Libya’da yaşanan gelişmelere ve müdahale beklentilerine karşın Erdoğan’ın sert çıkışı Türkiye’nin menfaatleriyle Batı blokunun menfaatleri arasında bir uyumsuzluk olduğu, Avrupa basınında altı çizilen tespitlerin başında yer alıyor. Örneğin Gibbons, The Guardian’da yayımlanan makalesinde (Even Erdoğan knows Turkey must look to Europe, 3 Mart 2011), Uluslararası Kaddafi Insan Hakları Ödülü’nün Başbakan Erdoğan’a verilmesini ironiyle tavsiye ediyordu. Fransa ve Almanya, Erdoğan’nın son çıkışlarını Avrupa Birliği üyeliği çerçevesinde tartışıyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin Ankara ziyareti öncesinde Posta Gazetesi Başyazarı Mehmet Ali Birand’a verdiği söyleşide öne çıkan en çarpıcı ifade Turkiye’nin konumuna ilişkindi. Verdiği söyleşide Cumhurbaşkanı, “Türkiye'nin gerçek yeri AB değil, Ortadoğu'dur, bu gerçekleri söyleyerek kimseye hakaret etmiyorum ve hiçbir şekilde ülkenize duyduğum derin hayranlığı sorgulamıyorum" diyerek Fransa’nın son yıllarda sık sık dillendirdiği coğrafi farklılığı bir kez daha ifade etmiş oldu.

Türkiye’nin coğrafi konumu , uzun yıllardan beri, Avrupa Birliği içinde Türkiye karşıtlarının ileri sürdükleri argümanların başında yer alıyor. Ne var ki karşıt tezler de yok değil. Kıbrıs’in konumu ve Avrupa Konseyi’ne üye olan devletlerin haritasına bakıldığında, Avrupa’nın  Istanbul’la son bulmadığı çok açık.

Sarkozy’nin sözleri her ne kadar Fransız dış politikasına yön veriyor olsa da herkesin paylastığı düşünceler olduğunu söylemek güç. Quai d’Orsay bir yıldır kaynıyor. Diplomatlar Sarkozy’nin sık sık değişen politikalarından rahatsızlar. Son olarak tepkilerini Le Monde Gazetesi’nde yayımladıkları iki yazıyla dile getirdiler. Kouchner döneminde gerçekleştirdikleri son buluşmada tepkilerini dillendirmişlerdi ancak ciddiye alınmadıkalarını düşünmüş olmalılar ki bu defa görüşlerini  Fransız kamuoyuyla paylaşma geriği duydular. Sarkozy’nin kabine revizyonu sonrasında göreve gelen eski Savuma Bakanı Michelle Alliot Marie’nin Cezayir ve Tunus konularında yaptığı çıkışlar sebebiyle istifası etmesi istenirken görevinde kalması ve ancak  isminin Tunus oligarklarıyla zikredilmesinin ardından istifa etmesi , Fransız diplomasisinin içinden geçtiği krizin yalnızca vizyon farklılıklarıyla izah edilemiyeceğini gösteriyor.

Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin Türkiye üzerinden siyaset yapması da tarihi Türk-Fransız ilişkilerini olumsuz yönde etkilemeye devam ediyor.

Alman kamuoyu , Başbakan Erdoğan’ın Düsseldorf  buluşmasında, entegrasyon ve asimilasyon üzerine yaptığı konuşmayı gündemine taşıdı. Merkel’in “çokkültürlükük öldü” sözleri ve Sarrazin’in kitabı üzerinden yapılan tartışmalardan sonra, Erdoğan’ın uzun konuşmasından yalnızca bu kısımlarının gündeme taşınması anlaşılır.

Entegrasyondan sorumlu Bakan Maria Böhmer, yaptığı açıklamada,  Erdoğan’ın Almanya’da yaşayan Türklerden Türkçe’yi öncelemelerini” istemesine tepki gösterdi ve aksine önceliğin Almancaya verilmesi gerektiğini söyledi. Yeşillerin Başkanı Cem Özdemir, asimilsayonun kişisel bir tercih olduğu ve kimsenin karışamıyacağını söyleyerek tartısmaya katıldı. Siyah/beyaz açıklamalara Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grubu Baskani Schulz da katıldı ve Erdoğan’ın entegrasyon ve asimilasyona ilşikin konuşmasında Alman entegrasyon politikasını eleştirmediği, tam aksine,  konuşmanın daha çok “Türkün-Türke” konuşması olarak görülmesi gerektiğini ifade ederek farklı bir yorum getirdi. 

Konuşma Alman basınında yalnızca Türklerin entegrasyonu çerçevesinde ele alınmıyor. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği çerçevesinde de tartışılıyor. Bunlardan biri Gerd Höhler’in Franfurter Rundschau’da yayımlanan “Die Türkei trumpft auf, 28 Subat 2011” başlıklı makalesi. Höhler makalesinde, büyüyen ekonomisi, Arap dünyasına model olması ve artan özgüveni sebebiyle, Turkiye’nin hedefleri arasında AB üyeliği yer almakla birlikte, kaale almadığını söyleyerek, hızla Avrupa’dan uzaklaştığını ifade ediyor.

Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’nin AB üyeliğinin istenmemesi durumunda bunun açıkça ifade edilmesini istemesi ve  Başmüzakereci Egemen Bağış’ın müzakereler bittiğinde Türkiye’de bir referandumun yapılabileceğini söylemesi, Avrupa’nın bu güne kadar duymaya alışık olmadığı açıklamalar kategorisinde değerlendirilmeli. Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde son kriz vize muafiyeti konusunda ortaya çıktı. Konsey’in  vize muafiyeti görüşemelerine başlanması için, bütün koşulların yerine getirilmesine rağmen, Komisyona yetki vermemesine Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Gerikabul Antlaşması’nı ileri sürmesi Brüksel’de soğuk duş etkisi yaptı.

Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı, 50 yılı aşkın bir zamandır, takındığı tavır hatırlanınca, Türkiye’nin son 10 yılda aldığı yol, Avrupa’da hayret ve şaşkınlıkla takip ediliyor. Ankara’nın tutumunda kamuoyunun da etkisi büyük.

Türkiye ile birlikte müzakerelere başlayan Hırvatistan’ın yakın zamanda AB üyesi olacağı, Avrupa Parlamentosu’nda yapılan yeni sandalye sayısı dağılımından anlaşılıyor. Sadece Hırvatistan değil Izlanda’nın da üyeliği için hazırlıklara başlandı.

Hırvatistan’la birlikte müzakerelere başlayan Türkiye bugüne kadar bir fasıl tamamladı. Kıbrıs meselesi sebebiyle başlıkların önemli bir çoğunluğu donduruldu. Bir kısmı da Fransa ve Kıbrıs Rum Yönetimi’nin vetosu sebebiyle açılamıyor veya açılanlar kapatılamıyor. Gözler taraflar arasında  devam eden görüşmelerden çıkacak sonuca göre şekillenecek. AB-Türkiye ilişkileri 2007’den sonra giderek sağırlar diyaloğuna dönüştü. Eski alışkanlıkları sürdürmekte kararlı olanların çekinceleri , ne coğrafi ne de kültürel, daha çok iç dengelerin değişeceğini bilmelerinden  kaynaklanıyor.

 

Yorumlar (2)
Muhammet FSM 12 yıl önce
Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı, 50 yılı aşkın bir zamandır, takındığı tavıra karşın Türkiye’nin son 10 yılda aldığı yol, Avrupa’da hayret ve şaşkınlıkla takip ediliyor. Bunu bizzat gidip yerinde görmek beni inanılmaz mutlu ediyor. Ancak şunu belirtmeliyim ki AB'li Siyasilerin söylemlerinin aksine Türkiye'ye SU-EKMEK gibi ihtiyaçları olduğu gerceğini çok iyi biliyorlar.
talip emin 12 yıl önce
AB organizmasına müslüman bir toplumun katılmasını bünye kabul etmiyor. Çünkü kan gurupları ve dokular farklı. Ancak artık sadece ismen ve sembolik bir müslümanlığa indirgenmiş, diyaloglarla terbiye edilmiş bu toplum hristiyanlaştırılırsa -zaten yeni nesil iyi ki doğdunlu kilise korolarıyla büyüyor- o zaman başka.
20
parçalı bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?