banner39

Almanya-İsrail ilişkilerinde (doğru) denge arayışı

Merkel'in bütün kabinesiyle katıldığı İsrail ziyareti aslında rutin alışılmış bir ziyaret olarak kabul edilmeli. Asıl önemli olan gerçekte tarafların birbirilerine ne kadar güvendiği ve ne kadar yardımcı olduğudur

Analiz 27.02.2014, 11:23 27.02.2014, 11:23
Almanya-İsrail ilişkilerinde (doğru) denge arayışı

Sinan Özdemir/ Brüksel

Avrupa medyasına bakılırsa, Angela Merkel'in 2005'ten bu yana İsrail'e gerçekleştirdiği dördüncü ziyaretinden geriye hafızalarda Benyamin Netenyahu ile gerçekleştirdiği ortak basın toplantısında Merkel'in yüzüne yansıyan Netenyahu'nun parmağı kalacak. Sosyal medyada çok tartışılan bu karenin ötesinde Berlin-Tel Aviv hattında, ilişkilerin 50. yılında, güven bunalımı yaşandığı ve dalgalanmanın devam ettiğini söylemek mümkün.

Almanya'nın İsrail'e yönelik iktisadi ve askeri yardımı kesintisiz elli yıldan bu yana belirlenen "özel ilişki" çerçevesinde sürdürülmekte. Süveyş kanalı müdahalesinden sonra Amerika'nın İsrail'e uyguladığı ambargo günlerinde dahi yardımını sürdüren Almanya'nın İsrail ile yakınlaşması zorlu ve uzun bir sürecin sonunda gerçekleşti. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yenilen ve yıkılan Almanya uluslararası topluma tekrar kendini kabul ettirmenin yollarını ararken, yeni kurulan İsrail bir yanda Avrupa geçmişiyle hesaplaşıyor, diğer yanda Avrupa üzerinden aldığı göç sebebiyle sosyal ve ekonomik zorluklara karşı mücadele etmek durumunda idi. Almanya yok edilmesi gereken kötü ruh olarak beliriyordu. Naziler Nürnberg'te yargılanırken, Yahudiler Nazi avına çıkmaya hazırlanıyordu. Almanya Şansölyesi Konrad Adenauer'ün ilk adımı atarak dönemin İsrail Başbakanı Ben Gurion'a görüşme teklifinde bulunması Tel Aviv'de şok etkisi yaptı (1949). Adenauer küllerinden doğmakta olan yeni Almanya'nın Amerika'da faaliyet gösteren güçlü yahudi lobilerinin desteğiyle gücüne güç katacağını; Ben Gurion ise yeni kurulan devletin baş etmek durumunda olduğu ciddi zorlukları bu sayede aşabileceğini düşünüyordu.

İki hükümet arasında başlatılan görüşmelerin ortaya çıkmasıyla İsrail'de kıyamet koptu. Menahem Begin (Likud'un lideri) iktidarı ihanetle suçluyor, ayrıca 1952'de Adenauer'e yönelik suikast girişimine kadar hoşnutsuzluğunu her fırsatta dillendiriyordu. Diasporadaki yahudilerde Begin'den çok farklı düşünmüyordu. Ne var ki, Ben Gurion bir "win-win" yaratmakta kararlı idi. Yoğun tepkilere rağmen Köln'de 1952'de bir antlaşmaya varıldı. Varılan antlaşmaya göre Almanya on yıl boyunca 2,5 milyar dolar tutarında yardım sağlamayı, ayrıca kurulucak bir komisyonla da savaşta zarar görenlerin belirlenip tazminatlarının ödenmesini kabul ediyordu.

Köln antlaşması Almanya-İsrail ilişkilerinin ilk adımını oluşturdu. Antlaşmanın 10. yılında yeni bir anlaşma yapılmadıysa da Almanya İsrail'e yönelik ekonomik ve askeri yardımlarını sürdüreceğini söyleyerek ilişkiye yeni bir boyut kazandırdı. Federal Alman Cumhuriyeti İsrail'i tanıdığı takdirde Arap dünyasının Demokratik Almanya'yı tanımasından çekiniyordu ; ancak Mısır'ın Demokratik Almanya'yı tanıması çekinceleri ortadan kaldırdı. Köln antlaşmasının 10. yılında daha tam manasıyla kurulamayan ve alt düzeyde sürdürülen diplomatik ilişkiler Mısır'ın Demokratik Almanya Cumhuriyeti'ni tanımasıyla üst düzeye çıkarıldı.

İkinci dönem özellikle askeri teknolojiler ve nükleer çalışmaları kapsayacaktı. Ben Gurion'dan sonra da ilişkiler hız kesmedi. İsrail siyasası için Almanya İkinci Dünya Savaşı'nda yaptıklarının bedelini ödemek durumunda idi. Bu sebepten Almanya attığı adımlarla samimiyetini her fırsatta göstermek durumunda idi. İsrailli yetkililer büyük bir gizlilikle yürüttükleri nükleer projeyi başarıya ulaştırmak için Almanya'yı sonuna kadar kullanmaktan çekinmediler. Federal Almanya yaşanan fiili durumu kabul ederek desteğini sürdürdü. İsrail dünyaya nükleer çalışmasının askeri olmadığı sivil amaçlı olduğunu söyleyerek oyalamaya çalışıyordu (İsrail'in bugün İran'ın sivil nükleer ifadesine inanmaması da belki bu sebepten). Bu noktada Amerika'dan çok Almanya'nın desteğini gördü. Askeri eğitimin dışında, gizli servislere sağlanan bilgi yardımı, silah alış verişi ve son olarak 2017'ya kadar teslim edilmesi beklenen ve 2009'da ilk üçü teslim edilen altı nükleer başlık taşıyabilen deniz altısı desteğin bir şekilde sürdüğünü gösteriyor (deniz altılarının üçte biri Alman tarafından üçte ikisi İsrail'e sağlanan düşük faizlerle ödenecek). Ne var ki, son yıllarda yaşananlar, yeni bir dönemin eşiğinde olduklarını düşündürüyor.

Bunun dışında değerlendirmeye dahil edilmesi gereken kamuoyu faktörü var. Alman kamuoyunun siyasi elitlerin sınırsız desteğine muhabbetle yaklaşmadığı deniz altıları konusunun ortaya çıkmasıyla anlaşıldı. Günter Grass'ın 2012'de kaleme aldığı şiirde İsrail'i dünya barışına tehdit olarak göstermesi eleştirinin zirve noktası olarak kabul edildi. Aslında Adenauer'den Angela Merkel'e, Amerika'dan farklı olarak, ilişkilerin siyasi kanallar üzerinden götürüldüğü bir gerçek. Ancak son yıllarda özellikle Benyamin Netenyahu'nun başbakanlığından bu yana Almanya'nın verilen sözlerin tutulmamasından şikayetçi olduğu ve her fırsatta hatırlattığı biliniyor. İsrail dış politikasının son yıllarda güven esasını sulandırdığı ve ilişkinin bir adım öne bir adım geriye giderek tutarsızlaştığı, ayrıca Netenyahu hakkında olumlu bir kanaatin olmadığı başta Angela Merkel olmak üzere diğer dünya liderlerinin paylaştıkları ortak bir bakış olduğu basına yansıyan açıklamalardan anlaşılıyor.

Ayrıca, Almanya 1949 sınırları içinde bir Filistin devletinin kurulmasını ve barışı sağlayacak adımların atılması noktasında beklentilerini her dem İsrail'e ileterek çözümden yana tavır almıştır. Ancak İsrail'in talep ve beklentilerini ciddiye almadığı görüşü ve nükleer deniz altıların teslimi noktasında Angela Merkel'in gizli kalmasını istediği dört maddelik antlaşmanın basına sızdırılması güveni sarstı. Almanya'nın 2011'de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde kabul edilen ve İsrail'i eleştiren karara oy vererek, ardından 2012'de Filistin Yönetimi'nin Birleşmiş Milletler'deki oylamasında ki tutumuyla şimşekleri üzerine çektiği biliniyor. Alman siyasası yapıcı tutumuyla İsrail'i barışa zorlayabileceğini düşünüyordu ancak öyle olmadı. Bugüne kadar İsrail'in güvenliğini herşeyin üzerinde gören Alman siyasası için özeleştiri vaktinin geldiği anlaşılıyor.

Merkel'in bütün kabinesiyle katıldığı İsrail ziyareti aslında rutin alışılmış bir ziyaret olarak kabul edilmeli. Asıl önemli olan gerçekte tarafların birbirilerine ne kadar güvendiği ve ne kadar yardımcı olduğudur. İran'la sürdürülen müzakereler ve olası uluslararası boykot şuan İsrail'i en fazla ilgilendiren ve Almanya'dan destek beklediği iki husus.

Merkel'in iki günlük İsrail ziyaretiyle kameralara yansıyan sıcak karelere, imzalanan antlaşmalara ve verilen ödüllere rağmen dört yıla aşkın bir zamandan bu yana aşılamayan güven bunalımının aşılabildiğini düşünmek zor. Gerilimin başlıca sebeplerinin başında İsrail'in işgal altında tuttuğu bölgelerdeki faaliyetleri geliyor. Bu noktada Benyamin Netenyahu'nun ne düşündüğü herkesin malumu. Küresel konularda daha aktif olması istenen Almanya'nın Ortadoğu'da düne kadar sürdürmeye çalıştığı politikayı olduğu gibi sürdürmesi mümkün görünmemekte. Almanya-İsrail ilişkilerinde yaşanan güven bunalımı Almanya'ya ilişkisini yeniden düşünme ve değerlendirme şansı veriyor. Bu durum, aslında, doğru denge arayışında, Alman siyasasıyla kamuoyunu ilk defa aynı noktada buluşturuyor.

Yorumlar (0)
24
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?