banner15

Arap baharı ve Çin korkusu

Arap devletleri ile ikili ilişkilerini hem ekonomik hem de ideolojik dengede tutmaya çalışan Çin özellikle 1971'de BM'nin daimi üyesi olmasından sonra hem bölge hem de uluslararası güçlerle ilişkilerinde yeni bir aşamaya geçmiştir

Arap baharı ve Çin korkusu

Kadir Temiz/ Dünya Bülteni - Çin

Çin'in bir Ortadoğu Politikası olabilir mi sorusu bugün Arap Baharı ile beraber Çinliler tarafından da sorulmaya başlıyor. Bu sorudan daha önce sorulması gereken soru belki de Çin'in tarihsel olarak dış politikasındaki değişimlerin böyle geniş çaplı bir analize müsait olup olmadığıdır. Ancak soğuk savaş sonrasının değişen şartları ve küreselleşme neredeyse bütün hesapları etkileme gücüne sahip. Bu sebeple tarihsel olarak Çin'in daha yerel ve bölgesel dış politika söyleminin de komünist dönemin en hararetli tartışmalarından biri olan üçüncü dünyacılığa atfen anlamaya çalışmak daha anlamlı görünüyor.

Üçüncü dünyacılık fikri Mao'nun soğuk savaş döneminde hem ABD hem de SSCB'yi farklı yöntemlerle de olsa benzer sonuçları hedefleyen emperyalist güçler olarak tanımlamasından sonra tartışma konusu olmuştu. Soğuk Savaş döneminde Çin'in iki amaçlı bir strateji hedeflediği iddia edilebilir. Öncelikle, ekonomik olarak oldukça güçsüz ama ideolojik olarak iddialı bir devletin bu dengeyi sağlaması gerektiği bir hedef olarak tartışılıyordu. Bu sebeple bu hedefin gerçekleşmesi için enerji zengini Ortadoğu ülkeleri ile ilişkiye geçmek Çin için oldukça önemli bir ihtiyaç haline gelmişti.

Daha sonra Çin ideolojik söyleminin bir gereği olarak özellikle SSCB ve ABD arasındaki mücadele alanında rol kapma kaygısıyla da olsa bir alternatif olarak üçüncü dünya ülkelerinde etkili olma hedefini ortaya koymuştu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Çin'i tanımayarak bölgesel çözümü Batı'dan bekleyen Arap ülkeleri için asıl dönüşüm tarihi de 1948'de İsrail'in kurulması olmuştur. Her ne kadar Çin İsrail'i ilk tanıyan ülkelerden biri olsa da üçüncü dünyacılık politikası gereği Filistin hareketinin yanında olduğu imajını vermiştir. Diğer yandan bölgedeki enerji kaynaklarından dolayı neredeyse bütün ihtilaflı konularda yerel komünist partilerle işbirliği halinde olmuştur. Benzer bir tavrın Türkiye Sol'unda da olduğu ve 60'lı yıllarda Maocu düşüncenin Türkiye Sol'unu etkilemesi önemlidir.

Bu çerçevede Arap devletleri ile ikili ilişkilerini hem ekonomik hem de ideolojik dengede tutmaya çalışan Çin özellikle 1971'de BM'nin daimi üyesi olmasından sonra hem bölge hem de uluslar arası güçlerle ilişkilerinde yeni bir aşamaya geçmiştir. Bu aşama Ortadoğu siyasetinin yeni bir yön aldığı petrol krizi ve İran-Irak savaşından sonra soğuk savaşın da bitmesiyle sonuçlanmıştır. İsrail-Arap çatışması tüm hızıyla devam ederken Çin BM daimi üyesi olmasıyla beraber artık daha nötr kararlar almaya başlayarak denge politikasını sürdürmeye devam etmiştir.

Çin'in açılım politikaları ve dünya ekonomisi ile uyum çabaları ortaya yeni bir Çin imajı mı çıkardı yoksa eski tehdit unsurları devam mı ediyor? Bu soru hem ABD hem de diğer ülkeler için tartışma konusu olsa da Çin bu yeni imajını bütün dünyaya yaymakta kararlı. Ancak Çin'in kısa vadede Ortadoğu gibi çatışma bölgelerinde söz söyleme kabiliyetini geliştirmesi çok zor görünüyor.

ABD ve Çin'in çatışma alanları şu anda Pasifikle sınırlı olmasına rağmen ABD'nin Çin konusunda geliştirdiği iki farklı tavır Çin'in gelecekteki Ortadoğu politikalarını da etkileme gücüne sahiptir. ABD'de özellikle bazı muhafazakâr araştırma kuruluşlarında tartışılan Çin tehdidinin boyutu sorusuna verilen ve soğuk savaş dönemini andıran cevaplar Çin'in en önemli tehdit unsuru olarak görülmesini talep ediyor. İkinci tavır bu gerçekliğin farkında olarak daha yavaş ve müzakereye dayalı bir ilişki biçimini destekleyerek Çin'in doğrudan bir tehdit unsuru değil de rekabet halinde olunan bir güç olarak ele alınması konusunda ısrarcı.

Obama yönetiminin ikinci tavrı önemsediği aşikâr. Ancak bu tavır şöyle bir tezat içeriyor: Eğer ABD, Çin ile daha fazla müzakere ederek uluslararası sisteme entegre etmeye çalışıyorsa bu Çin'in özellikle Ortadoğu gibi bölgesel sorunlarda da aktif olmasını gerektirecektir. Böyle bir durumda ABD Ortadoğu'da geleneksel Rus, Avrupa, İran ve Türk varlığının yanı sıra bir de Çin ile rekabet etmek durumunda kalacaktır. Özellikle ekonomik kalkınmanın getirdiği enerji ihtiyacının karşılanması konusunda Çin'in başta Afrika olmak üzere Libya, Sudan ve bunun dışında birçok körfez ülkesi ile yakın ilişkiler geliştirdiğini biliyoruz. Örneğin, Libya ve Somali krizlerinde Çin'in tarihi yardımlar yaptığı Çin medyasının önde gelen konuları arasında.

Çin'de genellikle radikal yorumların yer aldığı Global Times gazetesinde yayınlanan bir makalede "ABD'nin bize ne yapacağımızı söyleyeceği yerde, ekonomik krizle nasıl ilgilenmesi gerektiğini düşünmesi gerekiyor" mealine gelebilecek düşünceler, Çin'de de Soğuk Savaş döneminin stratejilerini uygulamaya çalışan önemli bir kesimin olduğunu gösteriyor. Diğer yandan Çin'de yeni sol ve liberallerin bu tarz sertlikte yorumların yapılmasına karşı oldukları söyleniyor. Ancak Çin'de de liberal argümanların mevcut ekonomik kalkınma için ihtiyaç duyulan enerjinin hangi alternatifleri içerebileceği konusunda çelişkiye düştükleri açık. Eğer Çin'in bu kalkınma süreci desteklenecekse çatışma yerine işbirliğini savunan liberal kanat bu sürecin akamete uğramaması için ancak daha fazla entegrasyonu öneriyor.

Ortadoğu'da Arap baharıyla beraber yeniden şekillenen siyasi ortam Çin için alternatif bir alan oluşturabilir. Bu sebeple gerek muhafazakâr gerekse liberal kanatın argümanlarının birleşeceği yer hem bölgesel hem de küresel anlamda Çin'in daha aktif bir dış politika izlemesidir. Libyalı muhalifleri Pekin'e kabul edişinden aylar geçmeden Kaddafi döneminin sona ermesi Çin'i de Ortadoğu denkleminin içine sokuyor. Suriye konusunda Rusya ile beraber hareket eden Çin mevcut durumu yönlendirme şansı olmasa da BM'deki pozisyonunu kullanarak süreçte etkili olmaya çalışıyor.

Tam da burada Çin'in belki üçüncü dünyacılık olmasa bile yeni ve değişim halinde bir küresel güç olarak mazlum ve ezilen halkların yanında olabileceği tezi gündeme geliyor. Bu anlamda hem ideolojik hem de ekonomik olarak muhafazakâr ve liberal kanatları birleştirebilecek diğer bir hamle Ortadoğu'daki değişimi desteklemektir. Eğer Çin kendi siyasi durumunun batılıların tabir ettiği "diktatörlük" ve "otoriterlik" kavramlarından uzak bir durum olduğunda samimi ise bölgedeki bunalımda önemli bir taraf olabilir.

Tabi bütün bu sürecin Çin'in klasik içe kapanmacı dış politika söyleminden kurtulmasını gerektiriyor. Sadece Güney Çin Denizi, Pasifik ve Güney Asya politikalarına yönelen bir Çin dış politika anlayışının uzun vadede ABD ile uluslararası alanda küresel rekabete devam etmesi zor görünüyor. Diğer önemli bir nokta da Çin'in ABD'ye nazaran bölgede yumuşak güç olarak kullanabileceği tarihi etnik ve kültürel ilişkiler. Şimdilik bu ilişkiler daha çok çatışma unsuru olarak görülse de gelecekte atılacak olumlu adımlar Çin ve bölge arasındaki gerilim noktalarını azaltma ve işbirliğini çok yönlü olarak geliştirebilme gücüne sahip.

Güncelleme Tarihi: 05 Eylül 2011, 09:42
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35