banner15

Avustralya'da yeni dönem

Avustralya'da muhaliflerin seçimleri kazanmasının en önemli nedeni vergi indirimleri söyleminin karşılık bulması ve iktidar partisindeki liderlik çekişmesi...

Avustralya'da yeni dönem

Mehmet Özay - Dünya Bülteni/ Malezya

Avustralya seçimleri iktidar değişikliği getirdi. İki dönemdir, yani altı yıldır iktidarda olan İşçi Partisi, iç çekişmelerinin faturasını ağır ödedi. Cumartesi günü yapılan genel seçimlerde Liberal Parti ağırlıklı Koalisyon gücü 150 sandalyeli parlamentoda 88 sandalye kazanarak iktidara yerleşirken, İşçi Partisi 57 sandalye ile muhalefete geçti. Böylece 76 milletvekili ile hükümeti kurma şartını elde eden Koalisyon önümüzdeki üç yıl boyunca ülkeyi yönetecek. Seçimin İşçi Partisi bağlamında ortaya koyduğu gerçek ise partinin iktidarı kaybetmekle kalmadığı, aynı zamanda son yılların parti içi liderlik mücadelesinin öznesi Kevin Rudd ve Julia Gillard partideki görevlerinden ayrıldıklarını açıkladılar.

Son dönemde İşçi Partisi'ndeki liderlik çekişmesi, sadece partili milletvekilleri arasında ayrışmayı getirmedi. Seçim sonuçlarının ortaya koyduğu gibi, Kevin Rudd gibi göz ardı edilmeyecek bir liderlik sergileyen politikacıya rağmen, seçmen nezdinde inandırıcılığını yitirmiş bir İşçi Partisi vardı politika sahnesinde. Rudd, güçlü siyasetçiliğine rağmen, parti içi demokrasiyi işletmemesiyle, bir başka deyişle kendine çok güvenen yaklaşımları ile dikkatleri çekmişti. Bunun ilk işareti Gillard'ın 2010'da Parti liderliğini ele geçirmesinde ortaya çıkıyordu. Rudd, 2013 Haziran'ında yeniden partide dizginleri ele geçirdiğinde yaşananlardan ders çıkardığını ifade etse de, seçim tarihinin çoktan kararlaştırılmış olması nedeniyle Avustralya kamuoyunu İşçi Partisi'ne yönelik algısında arzu edilen değişikliği gerçekleştirecek zamanı olmadı. Seçimler sonrasında parlamento oluşumuna bakıldığında İşçi Parti'sinin iktidar karşısında muhalefet rolünü oynayabilmek için öncelikle iç çatışmaları sonlandırması ve güçlü bir lider çıkarması gerekiyor.

Koalisyon'un seçim zaferinin ardında bir başka önemli neden ise vergi indirimleri söyleminin karşılık bulması. Tabii ülkenin önde gelen iş çevrelerinin ellerini ovuşturmasına neden olan bu çıkış, medya devlerinin de desteğiyle Abbott'un önünü açıyordu. Bu noktada Liberal Parti Başkanı ve yeni Başbakan Tony Abbott'un kim olduğuna kısaca bir göz atalım. Üniversite yıllarında boks sporuyla ilgilenmiş, bir ara rahiplik yapmış, ekonomi ve politika öğrenimi görmüş Abbott, 2009'da Liberal Parti başkanlığına 'bir oyla' kazanmayı başardı. Ikibinli yılların başında Sağlık Bakanı olarak dönemin hükümetinde yer alan Abbott, seçimlere aylar kala yapılan anketlerde ikinci sırada gözükse de, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, İşçi Partisi'nde 'ısrarla sürdürülen' çatışmacı yaklaşıma güçlü bir tepki gösteren seçmen tarafından -belki de pek de istemedikleri bir lider olarak- Başbakanlığa taşındı.

Abbott, seçim zaferinin ardından yaptığı ilk günkü açıklamasında 'yapacak çok iş var' diyordu. İşlerin başında Endonezya üzerinden gelen yasadışı göçmenler meselesi; ülke ekonomisinde önemli bir yeri olan çiftlik işletmeciliği ve yaşlanan nüfus gerçeği karşısında sosyal politikaların geliştirilmesi geliyor. Göçmen konusu aslında ulusal bir tepki çektiği için kampanya döneminde her iki partinin de gündemindeydi. Selefi gibi Rudd gibi, Abbott da bir süre sonra Cakarta'da boy gösterecek. Tabii mülteciler konusunda Cakarta'dan şu aylarda çözüm beklemekolsa olsa iyimserlik olur. Endonezya seçimlerine ramak kala, Susilo Bambang Yudhoyono "zaten ben gidiciyim" deyip, sarayında 'misafirperverliğin' ötesinde bir çabası olmayacak; önde gelen diğer politikacılar da 'seçim borsasında' yer alma yarışındayken ve de kimi gözlemcilerin ifade ettiği üzere ülke bürokrasisinin çeşitli birimleri bu illegal göçten nemalandığı düşünüldüğünde Abbott'un ne gibi bir sonuç elde edebileceği şüpheli. Ancak illegal göçmenlerin azımsanmayacak bir bölümünü Müslümanların oluşturduğu düşünüldüğünde bu ayıptan hiç kimse kaçmaması gerekir. Müslümanlar adına hareket ettiği ifade edilen, oysa gerçekte ne birliği olduğu şüpheli uluslararası kimi kuruluşların bu insani durum karşısında sorunu anlamaya yönelik bir araştırmaları olup olmadığını sormanın bir karşılığı var mıdır acaba?

Ülke ekonomisinin dayandığı zengin maden kaynakları yerini müşterileri arasında İslam ülkelerinin de önemli bir yer tuttuğu çiftlik işletmeciliği geliyor. Bu yatırımlar sayesinde Avustralya'nın gıda üretiminin küresel dönemde göz ardı edilmeyecek bir 'güç' olduğunu dünyaya kanıtladığını söyleyebiliriz. 'Helâl' konusu mu? O da yoluna konulmuş gözüküyor. Tıpkı 'faizsiz bankacılık' uygulamasında kazancın yolunu gören dünyanın önemli finans kuruluşlarının politikaları gibi dev çiftlik işletmecileri de İslam coğrafyasındaki müşterilerini tatmin edecek 'Helâl' üretimleri gerçekleştirmekten elbette ki imtina etmeyeceklerdir. Koalisyon iktidarının ekonomi alanındaki öncelikli politikalarının başında çeşitli ülkelere özellikle bölgesindeki Pasifik Adaları ülkelerine yapılan yardımlarda kısıntıya gidilmesi geliyor. Bu politikanın icraata geçirilmesiyle dört yıl içinde 4.5 milyar Dolarlık 'tasarruf' yapılması, bir başka deyişle bu bütçenin ülkedeki alt yapı çalışmalarına ayrılması öngörülüyor.

Muhafazakâr görüşlerin ağırlık kazanacağı bu yeni dönemde Avustralya'nın aslında bir ülke politikası olarak görülen 'Güneydoğu Asya-Pasifik' açılımında nasıl bir rol oynayacağı merak konusu. Bu yönde ilk gösterge 'negatif' hanesine yazılacak bir uygulama olarak gözüküyor. Yukarıda dile getirdiğimiz üzere, ağırlıklı olarak bölge ülkelerine yönelik yardımların kısılmasının, ilgili ülkelerle ilişkilerin istikrarlı bir şekilde sürdürülmesi önünde bir engel oluşturacağı düşünülebilir. Kaldı ki, bu yardım kesintisinin ülkenin üç önemli şehrindeki alt yapı çalışmalarına aktarılacağı yönündeki açıklamada 'içe kapanmanın' bir işareti. Avustralya'nın Müslümanların çoğunlukta olduğu Endonezya-Malezya ile ilişkilerinde 'medeniyetler ayrımını' körükleyecek boyuta ulaşması hiç de istenmeyecek toplumsal tepkilere yol açabilecek tehlikeleri içinde barındırıyor. Henüz yeni yayınlanan ve Avustralya'nın 2025 hedeflerini ele alan 'Endonezya Ülke Stratejisi' belgesinde de vurgulandığı üzere Endonezya'nın 2025 yılında dünyanın gelişmiş onuncu ülkesi olacağı projeksiyonundan hareketle, bu ülke ile ilişkilere ayrı bir önem verilmesine yapılan vurgu dikkat çekiyor. Koalisyon hükümetinin, tüm muhafazakârlığına rağmen, bu ekonomik göstergeyi olabildiğince dikkate alacağı düşünülebilir. En azından, süreçte İşçi Partisi'nin ve Senato'nun hükümet politikaları üzerinde 'yapıcı' müdahalelerinin bu yönde bir açılıma sebep olacağı da gözlerden uzak tutulmamalı.

Endonezya'yı ele alan bu raporda Avustralyalı bürokratların iştahını kabartan hiç kuşkusuz ki, Endonezya'nın 'tüketimci ekonomiye' endeksli gelişme göstermesi. Ekonomisi %5-6'lar düzeyinde büyüse de, insan kaynakları, alt yapısı epeyce 'açık vermesine' rağmen, bir önceki yazımızda vurguladığımız gibi bu açığı kapatacak 'dış yatırımlar' noktasında Avustralya 'gönüllü' rol oynamaktan çekinmeyecektir. Bu noktada eğitim alt yapısındaki başarısız politikalar, son birkaç yılda yaşanan 'müfredat' ve 'sınav' skandalları, Cakarta çevrelerinde 'teknik destek' amacıyla Sdyney'in kapısını aşındırmaya başladı bile. Öyle ya, adına İslam ülkeleri denilen bütün içinden pek de 'model' alınacak bir yapılanma olmadığına göre, yanı başında hem de çokça hayranlık beslenen Anglo-Sakson dünyasının bir temsilcisinden gönüllü yardım almak kadar rasyonel bir çözüm olamaz.

Güncelleme Tarihi: 14 Eylül 2013, 12:08
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35