banner15

Büyük Harbin yüzüncü yılında Saraybosna (II)

Avrupa'nın Birinci Dünya Savaşı'nın yüzüncü yılını anmak için Saraybosna'yı adres seçti. Peki özelde Saraybosna veya Balkanlar özel birer isim olmanın ötesinde Avrupa koordinatlarının neresine düşüyor?

Büyük Harbin yüzüncü yılında Saraybosna (II)

Sinan Özdemir / Brüksel

BİRİNCİ BÖLÜM İÇİN TIKLAYINIZ

Avrupa Büyük Harbin yüzüncü yılını anmak için Saraybosna'yı adres seçti. Bu tercih Birinci Dünya Savaşı'nı başlatan  hadisenin Saraybosna'da gerçekleşmiş olmasının  ötesinde (Gavrilo  Princip'in Arşidük Ferdinand ve eşi Sophia Çotek'i vurması) "bölgesel barışa" göndermede bulunma istemiyle ilintili olduğu ifade ediliyor. Gerçekte öyle midir ? Saraybosna veya Balkanlar özel birer  isim olmanın ötesinde Avrupa koordinatlarının neresine düşüyor ?

Siyasi elitler "Saraybosna Avrupa'nın kalbi" ifadesini kullansa da gerçek çok daha dramatik. Belkide trajikomik.  Genelde Balkanlar özelde Bosna ve Hersek büyük oyunda Ortadoğu'da görülen çekişmeye benzer bir çekişmeye tanık olmakta. Ukrayna gibi sınırları hala ihtilaflı.  Balkanlar Batı'nın " bekleme odası" olmanın ötesinde küçük devletlerin büyük devletlere kurban edildikleri bir jeopolitik oyuna göndermede bulunuyor. Mikro ölçekte yaşananlar makro ölçekte yaşananlardan çok farklı değil. Bu sebepten Saraybosna gibi Üsküp, Selanik, Tirana, Prizren veya Manastır'dan (Bitola) bahsettiğimizde aslında  makro ölçekte yaşananları mikro ölçekte görme şansı elde ederiz.

Balkanlar  Adriyatik'ten Karadeniz'e uzanan eski Yugoslavya'yı oluşturan devletlerin yanı sıra Arnavutluk, Yunanistan , Bulgaristan ve Romanya'yı içine alan geniş ve çok parçalı bir coğrafyaya göndermede bulunuyor. Bu sınırlara Doğu Trakya'yı da dahil edebiliriz. Sınrıları 19. yüzyılda  Yunan ve Sırp ayaklanmalarından itibaren şekillenmeye başladı. Yunan isyanıyla başlayan süreç (1820) Türkiye Cumhuriyeti'nin  ilanına (1923) kadar sürdü. Türkiye , Kurtuluş Savaşı sonrasında şekillenen  sınırlarını Büyük Devletlere kabul ettirmesiyle Ortadoğu ve Kafkaslardaki  varlığına son noktayı koyduğu gibi Balkanlara da -gerçek manada-  veda ederek  son noktayı koydu (durumun yarattığı nostalgia zaman zaman Türk siyasasının söylemlerine yansıdıysa da , örneğin "Adriyatik'ten Çin seddine" söylemi, söylem olarak kaldı).   Ne var ki, yüzyılın ardından Balkanlardaki sınır sorunları aşılamadı. Amerika Birleşik Devletler  Başkanı Woodrow Wilson, Paris Barış Konferansı'nda (18 Ocak 1919) , "Barış konferansının sonuçlarından biri de Balkanların büyük devletlerin müdahalesinde kurtarması olacaktır" dediyse de Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluklarının Balkalardan çekilmesi yeni müdahaleleri engelleyemediği gibi  çok daha açık hale getirdi.

Balkan devletleri Birinci ve İkinci Balkan Savaşları'nın ardından  (1912-13) Osmanlı Devleti gibi bir anda kendilerini Büyük Harbin içinde buldular. Avrupa tarihi Büyük Harbin Doğu (Almanya-Çarlık Rusyası) ve Batı yüzüne (Almanya/Avusturya-Fransa, İngiltere, Amerika)  daha fazla yoğunlaşırken nedense Balkanları  yaşanan savaşa ve drama rağmen  Birinci Dünya Savaşı historiyografisinin dışında tutuyor.  Saraybosna'da 28 Haziran günü başlayan anma programı  Batı ve Orta Avrupa'yı içine alırken, Saraybosna sadece savaşın tetiklendiği yer, sıfır noktası olarak söylevde yerini buluyor.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı Balkanlarda hem dış hem de karşılıklı iç çatışmalara yol açtı. Örneğin, İkinci Cihan Harbi'nde Yugoslavya Krallığı Almanya'ya karşı savaşırken, "Tel Ulus, Tek Kral, Tek Ülke" mottosunun iflası  kendi içinde  Ustaşi (Hırvat), Çetnik (Sırp) ve Tito partizanlarının savaşını tetikledi. Savaş sonrasında Yugoslavya Demokratik Federal Cumhuriyeti galiplerin arzusu doğrultusunda dışlayıcı bir refleksle oluştu. Tito oluşturmaya çalıştığı yapay üst kimlikle kültürel farklılıkları tep bir potada eritmeye çalıştı. Yeni durumu , “Yugoslavya altı cumhuriyet, beş ulus, dört dil, üç din, iki alfabe, bir siyasal parti ve bir Yugoslav’dan  ibarettir.” diyerek ortaya koydu. Ne var ki , Berlin Duvarı'nın yıkılması ve Sovyet Rusyası'nın dağılmasının ardından yükselen Sırp milliyetçiliği Yugoslavya için sonun başlangıcı oldu. Balkan halkları için beş yıl sürecek kanlı bir baharın başlangıcı oldu. Yugoslavya krizinin uluslararası toplum tarafından nasıl yönetildiğine bakldığında iflas edenin Bernard Henri Levy'nin ifadesiyle  yalnızca Avrupa değerleri olmadığı diplomasi ve savaş hukukunun da yaşananlardan nasibini aldığını ifade edebiliriz.

Savaş, Amerikan müdahalesinin ardından taraflar arasında imzalanan Dayton  Antlaşması'yla (1995), son dönemde Ortadoğu için de kullanılan "balkanlaşma" kavramı doğrultusunda, yeni sınırların tayiniyle son buldu. Makedonya ve Kosova'nın bağımsızlıkları ayrı müdahalelerle gerçekleşti. Ne var ki, ortaya çıkan yeni harita sorunları , psikodramayı ortadan kaldırmadı. Bosna ve Hersek , Dayton Antlaşmasıyla  bir tarfta Sırp Cumhuriyeti diğer tarfata Hırvat-Boşnak Federasyonu olmak üzere iki siyasi antiteye bölündü. Amerika Birleşik Devletleri'nin çekilmesiyle  Avrupa Birliği güvenlik ve koordinatörlük görevini üstlendi.  Antlaşma silahları susturduysa da (Barış gücü-Eufor) siyaseten ülkeyi kilitledi. Barış antlaşmasının mimarı kabul edilen Amerikalı diplomat Richard Holbrooke , Oslobodenje gazetesine verdiği demeçte , "Amerika'nın öncülüğünde, üç buçuk yıl süren Bosna Savaşı Dayton Antlaşması'yla 13 yıl önce son buldu. Bugün ülke yıkılma tehdidiyle karşı karşıya." diyerek (25 Ekim 2008) altı yıl önce Bosna'da başarılamayana  dikkatleri çekmeye çalışıyordu. Peki, Holbrroke'un dikkatleri çekmeye çalıştığı gerçeği Avrupa Birliği'nin görmeme şansı var mı ?

Avrupa Birliği bir soft power aracı olarak kendi içinde sağladığı barışı örnek gösterirken, bunun yalnızca silahların susturulmasıyla başarılamıyacağı ekonomik yüzünün de büyük önem taşıdığını ifade ediyor. Ancak Bosna'da  Dayton Antlaşması'nın yirminci yılında, yapılan bütün olumlu açıklamalara rağmen, başarılamadığı anlaşılıyor. Avrupa Birliği statükoyu muhafaza ederek sorunların kronikleşmesine önayak oldu. Buna karşın, Kosova'da, Sırbistan karşısında kritik eşiklerde aynı tutum içinde hareket eden Birliği, Kosova siyasası beklenmedik  hamlelerle (ör. gümrüklerin denetimi) boşa çıkardı.       

Balkanların ekonomik karnesine bakıldığında doğrudan yatırımların ekonomideki payının ülke içinde üretilenlerden çok daha fazla olduğu görülüyor. Bunda  liberal ekonomiye geçişte  yaşanan özelleştirmeler kadar globalleşme sürecinin de payı büyük. Bulgaristan ve Romanya'nın Avrupa Birliği'ne üye olduktan sonra  patlama yaşandığı görülüyor. Ancak reel ekonomiye yansımaması sokaktaki adamın durumunu değiştirmiyor. Aynı durum Bosna ve Hersek için de geçerli. Rakamlara bakıldığında bir hareketliliğin olduğunu düşünmek mümkün, ne var ki bu hareketlilik Boşnakların gündelik hayatına yansımıyor.

Son aylarda artan sosyal hoşnutsuzlukların da gösterdiği gibi bu durum  sadece bir bölgeyi değil  bütün Bosna'yı tehdit ediyor. Yugoslavya döneminde sanayinin dengeli bir şekilde yayıldığı ve bu sayede içeride bir dengenin oluşturulduğunu söyleyebiliriz. Ancak ülkenin dağılmasından sonra ortaya çıkan tablo dağılan sanayiyi çalışamaz hale getirdi. Bazı bölgeler bu durumdan diğer bölgelere bakarak daha fazla etkilendiler. Büyük fotoğrafa bakıldığında bölgenin dünyayı vuran küresel krizden doğrudan etkilendiği anlaşılıyor. Kriz sonrası kamu borçlanmalarında görülen düşüş GSYH'larını olumsuz yönde etkiliyor.

Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya çekim merkezi olma gücünü yitirdiği gibi Avrupa Birliği'nin bu ülkelere karşı takındığı tavır  üyeliğin sorgulanmasına sebep olurken  refah algısı da bu süreçte anlam kaybına uğradı. Avrupa Birliği'ne üye olan Hırvatistan'ında ekonomik karnesi içler açıcı değil. Bu durum genel olarak Balkanlarda sefaletin artmasına sebep olmakta. Yunanistan,Makedonya,  Arnavutluk, Romanya, Bosna ve Kosova'da rakamlar yüzde yirmilerin üzerinde. 

Bosna ve Hersek'in ekonomik karnesi gibi siyasi karnesi de parlak değil. Dayton Antlaşması'nın siyasi mekanizmaları kilitlediği biliniyor. Ancak, Avrupa Birliği'nin tutumu ekonomide olduğu gibi bu konuda da  çelişkili. Bir tarafta Bosna ve Hersek'e  üyelik perspektifi sunarken, diğer tarafta yönetimde görülen sorunların aşılması noktasında çözümün içeriden gelmesi gerektiğini ifade ederek  kilitlenmiş olan siyaseti içinden çıkılmaz hale getiriyor. Bununla da kalmayıp topu taca atmak suretiyle de gidişata pasif destek sağlıyor. Bu çerçevede, Bosna ve Hersek'in "demokrasi"  yolunda aldığı yolu ifade ederken veya överken  bütün inandırıcılığını yitiriyor. Kurumların , karar mekanizmalarının çalışamaz hale geldiği bir noktada çözümün içeriden gelmesi mümkün görünmüyor. Son kertede ,   barışın ve demokrasinin sağlandığına  inanılan Bosna'nın olası AB üyeliği sıralamasında son sırada yer alması trajikomik bir görüntü sunuyor. 

Avrupa Birliği Balkanları  bölgenin büyük devletleri üzerinden düşünmeyi tercih ediyor. Ne var ki, bu strateji Kıbrıs örneğinde olduğu gibi, parçaları bir araya getirmekten çok ayrılığı  derinleştiriyor. Ayrıca küçük antiteleri yeni bir dağılma (veya birleşme) sürecine itiyor. Üsküp'te  haftasonu yaşananlar Balkanların "Ukraynalaşma" riskiyle (krizin yaşanmasında Avrupa Birliği'nin rolü hatılanmalı) karşı karşıya olduğu ve iddia edilenen aksine sorunların aşıl(a)madığını gösteriyor. Polisle çatışan gençlerin "Büyük Arnavutluk" sloganı bölgesel bir realiteye göndermede bulunurken milliyet meselesini bütün cihetleriyle yeniden düşünmeyi gerektiriyor.  

Balkanlarda veya Bosna ve Hersek'te silahların susması siyasi, iktisadi ve içtimai barışın sağlandığı anlamına gelmiyor. Bu sebepten "Saraybosna Avrupa'nın kalbi" ifadesi , slogan olmanın ötesinde herhangi bir gerçeğe tekabül etmiyor. Avrupa'nın Birinci Dünya Savaşı'nda Balkanlarda yarattığı infiali tarihi hafızasından silmesi (veya bastırması) Balkanları  hala "bekleme odası" olarak değerlendirmeye devam ettiğini düşündürüyor. Büyük Harbin yüzüncü yılında , jeopolitik kaygılar küresel aktörleri "büyük oyunda"  yeni bir yarışa zorlarken, bölge geleceğini aramaya devam ediyor.           

Güncelleme Tarihi: 08 Temmuz 2014, 10:03
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48