Çetin Altan'ın macerası

Çetin Altan’ın ölümü üzerine medyada kurulan cümlelerde karşımıza çıkan, “değerli düşünür, yazar ve siyasetçi”, “daha iyi bir dünya için verdiği mücadeleyi unutmayacağız” şeklindeki selam gönderme aranışlarına mesafeli olmak lazım. Bu hamasi övünmelerle başlayan cümleler bundan sonra nerelere akar bilinmez ama bunların ördüklerini bir daha gözden geçirilmesi yararlı olacaktır.

Çetin Altan'ın macerası

Asım Öz

Çetin Altan, 22 Ekim 1965 Cuma günü Türkiye İşçi Partisi (TİP) kontenjanından İstanbul milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girişinden bu yana,Türk basınında köşe yazarı denilince akla ilk gelenler arasında yer alırdı. Seçim kampanyası sırasında, o tarihe kadarki konuşmacıların “toplumcu parti” diye tanıdıkları TİP’e, arkadaşlarıyla birlikte “sosyalist partisidir bu” demiş bulunması onun ünleneceğinin habercisidir. Bağımsız fakat özde sosyalist vekil olarak meclise gidişinin üzerinden yıllar geçti. Altan’ın vefatı,TİP’in sosyalistlerce tekrar konuşulmaya başlandığı bir vasata rastladı. Ölçülü, biçili ve vakur olmaya çalışmaksızın tantanalı bir rahatlık içerisinde çakı gibi HDP safında kenetlenme tavrının TİP’le meşrulaştırılması gibi bir durum söz konusu bu günlerde. Dahası, öne çıkarılıp, idealize edilmeye çalışılan Mehmet Ali Aybar’ın tavrıyla günümüzdekilerin tavrının mezcedildiği görülüyor. Yaşım pek elvermediği için bu rabıtayı kuranlar üzerine şimdilik pek bir şey diyemeyeceğim ama makul ve gerçekçi olmadığı açık.

Geleneğe uygun olarak Çetin Altan hakkında hem yeni siyasî aktörler hem de eski yoldaşları tarafından olumlu sözler öne çıktı. Altan’ın, 1971 esas olarak da 1980 sonrası serüveni göz ardı edilerek, keşke o yıllarda olsaydık hayıflanmaları arasında yâd edildi. Aslına bakılırsa, lise yıllarından itibaren bütün düşleri, hırsı, azmi, özlemi yazarlık üstüneolan birisi için hak edilmiş bir şöhrettir bu. Neticede “yazar olmak demek, her şey olmak demektir” kendisi için. Üstüne üstlük sol açık oynayanlardaki şöhret zaafının ciğerini de çok iyi bilir:

“Sol kamptaki dostların en başta gelen özelliklerinden biri de şöhret zaafıydı. Çok ünlü olmak isterlerdi, herkesin kendilerinden söz açmalarını isterlerdi. Ama nedense bunun için gerekli olanakları da doğru dürüst kullanamazlar, şöhretin hakkını gerektiği kadar ödemeye üşenirlerdi. Şöhret olsun ama kendiliğinden olsun, birkaç konuşma, birkaç yazıyla oluversin diye sabırsızlanırlardı.

Şöhret ihtirası kadar kıskançlığı sulayıp büyüten şey yoktur. Hayatımda bu zaafı o kadar çok gözde gördüm ve bunun her fırsatta üstüme fışkıran komplekslerini o kadar çok seyrettim ki, bu zaafla sakatlı kişilerle konulurken herhangi bir sürtüşme olmasın diye kendimi olduğundan çok daha enayi göstermek zorunda kaldım epey.”

Türkiye’de okuryazar cemaatinden kime sorarsanız sorun,ÇetinAltan’la ilgili kendi meşrebi uyarınca mutlaka bir şeyler duyarsınız. Zira bir zamanlar toplumun okuma menziline en çok girebilmiş yazı türü, gazetelerdeki köşe yazılarıydı. Türlere dağılan yazı iskelesinin çokluğu bir yana kimileri onu solun manevra kabiliyeti fevkalade yüksek popüler yazarı olarak görür, kimileri ise“dönekler”, dahası “kalitesini düzenin emrine amade kılan yıkıcı katmerli dönekler” arasına yerleştirmekten imtina etmez. Bazıları da hırçınlığına ve müptezelliğine (ve elbette garbzede ve garbzadeliğine) odaklanırken başka bir zaviye, TİP’ten ayrıldıktan sonra, “parlamento dışı muhalefeti” savunmasından ötürü,onun “mezhepsizliğine” rikkatle eğilir. Yön dergisinin ilk yedi sayısında yazmış olmasının da tesiriyle, sol Kemalizm’e de raptedilir ki dönemi dikkate alındığında mübalağasız açık bir hakikattir bu.Bir sosyalist olarak gönlünün İsmet Paşa’da ama aklının başka yerde olması da bu bapta muhakkak hatırlanmalıdır. Bir başka şekilde ifade edilirse, herkesin bir Çetin Altan’ı vardır. Şüphesiz bütün bunların girdisini çıktısını bilmek başka bir dikkatizorunlu kılar.

Çetin Altan’ın öldüğünü öğrenince, ilk aklıma gelen şey, gazetelerde kimsenin onun hakkında bir şey yazmayacağı değil, tahlil içeren bir şey yazamayacağı düşüncesi oldu. Şimdi biraz “tersten tıraş ediyormuş” gibi olacak ama yazarların, övgü ve hatıralara kendilerini alabildiğine kaptırmış olmaları yahut adet yerini bulsun türünden bıktırıcı monotonlukla kaleme aldıklarının hiç kıymeti harbiyesi yok. Keza bunlar, Altan’ın birçok önemli ve problemli düşünceleriyle haşır neşir olmamızı adeta engelliyor. Adının farklı çağrışımları akla getirmesinden değildi, tahlil içeren bir yazıyı bile çok görme tutumu. Yeryüzünde tek düşündüğü şey, daima bir şeyler elde etmek, ama bunu izzet-i nefsi pahasına elde etmek olan yaşlıca yazarlarzaten bunu yapamazdı. Bu sebeple, ne diyeceğini/yazacağını bilhassa merak ettiğim yazarlar kayda değer bir şey yazmadılar; genellikle orta ve küçük boy ama daha ziyade anılara yaslanmanın neticesi olan yazılarla yetindiler. Bütün bunları alt alta koyunca ortaya çok ilginç bir sonuç çıkıyor. Özcesi, kavurucu Sam fırtınalarına insanüstü bir güçle dayanan üç-beş mucize adamdan biri denildi.Büsbüyük gazetelerde dahi gerilimsiz cümlelere yaslanıldı.Çok emek verip özen göstererek yazılan uzun bir yazıdan/haberden ziyade, yarısı Çetin Altan’ın son yazısı olan metinler inşa edildi. Muhasebe ise bodrum katındaki Ortodoks solculara bırakıldı ki, hakikaten bunu başarıyla yapanlar da oldu. Altan’ın ölümü üzerine medyada kurulan cümlelerde karşımıza çıkan, “değerli düşünür, yazar ve siyasetçi”, “daha iyi bir dünya için verdiği mücadeleyi unutmayacağız” şeklindeki selam gönderme aranışlarına mesafeli olmak lazım. Bu hamasi övünmelerle başlayan cümleler bundan sonra nerelere akar bilinmez ama bunların ördüklerini bir daha gözden geçirilmesi yararlı olacaktır.O yüzden bu yazıyı, başsağlığı dilemek için yazmadığımı peşinen söylemeliyim.

AslındaÇetin Altan’ın Türkiye’ye göre uzun sayılabilecek ömrü, Türk aydının da uzun ve çetrefilli trajedisini yansıtır. Altan’ın fikir ve kanaatlerinin ana belirleyicilerinin ne olduğu konusunda farklı tespitler ileri sürülebilirse de, son kertede değişim hatta dönüşüm vurgusunu içeren sol liberal bir konuma kurulduğunu ve bundan memnuniyet duyduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Elbette belirli yollarla belirli yerlere tutsak olanlar, bu durum üzerine üç beş kelam etmeye kalkanlara öfkeleneceklerdir. Ne yazık ki,günlük hayatın dağdağası, yorgunluklar, üşenmeler pek çok yazarı, klişelerin kabuklarını çatlatmaktan alıkoyuyor. Oysa Altan üzerine yoğunlaşacak bilinçli bir irdelemenin birçok yararlar sağlayacağına, Türkiye’deki okuryazar sınıfların, siyasetle ve diğer hayatî meselelerle münasebetlerini göstereceğine inanıyorum.

Tüm Enlem ve Boylamlarıyla Altan’ın Üç Dönemi

Vaktiyle Rıza Tevfik, “Cambazım her ipte oynadım” demişti. Hiç şüphesiz, Çetin Altan, soğan soyar gibi kabuk kabuk soyularak okunması gereken bir yazar: Düşünün ki, anı, roman, fıkra, deneme, oyun, şiir, eleştiri, hikâyeve gezi yazısı türlerine yayılan hatta kimi zaman bunları karıştıran yığınla kitabı, bir o kadar da yazısı var. Kalıplaşmış anlatımların ötesinde, eldeki metinleri yeniden değerlendirerek sağlıklı bir süzgeçten geçirmek, Altan’ın dünyasını daha kolay kavramamıza muhakkak yardımcı olacak ve hepimize bildiklerimizin dışında, ilginç yeni pencereler açacaktır. Bildiğim kadarıyla bugüne kadar Kurtuluş Kayalı’nın metni dışında onun yazarlığını belli başlı dönemeçleriyle anlatan doğru dürüst bir metin kaleme alınamadı. Şöyle diyordu Kayalı Türk Kültür Dünyasından Portreler kitabındaki 1994’te kaleme alınan “Aslına Rücû Eden Çetin Altan” yazısında:

“ Çetin Altan’ın yazı hayatını üç dönemde incelemek gerçekçi olabilir. İlk dönemi 1960’lara kadarki tarih kesitini, ikincisi 1960’ların ortalarını, sonuncusu da neredeyse son on yılını kapsar. Daha kesin tarihleme yapmak gerekirse 1950’li yılların sonlarında Peyami Safa’nın ayrılması üzerine Milliyet gazetesinde köşe yazısı yazmaya başladığı tarih, yazarlık hayatının önemli bir dönemecidir. Zaten gazeteciliği parti gazetesiyle, dönemin CHP yayın organı Ulus’ta yazmakla başlamıştır. Bu sıralar kısa fıkralar yazmaktadır. Fıkralarını yazdığı yerler çok belirgin olarak CHP doğrultusunda düşünmesinin gerekçesini oluşturmuştur. Akşam gazetesinin Taş köşesinde fıkralarını yazarken bile bugün de aynı başlığı taşıyan Şeytanın Gör Dediği sütununda kısa fıkralar yazmayı sürdürmüştür.”

Bu tespitleri biraz daha somutlaştırmak için Çetin Altan’ın erken başlayan yazı hayatına yakından bakmamız lazım. Bunun için, onun hayat macerasını tek ciltte sunan bir kitaba değinmemek olmaz. Bahsettiğim kitap, Çetin Altan’ın Enseyi Karartmayın(2015) adlı kitabıdır. Kolay okunan bu kitap, kendisinin yazı hayatını kapsamlı bir şekilde okurla buluşturma amacıyla hazırlanmıştı. Dünyada Portable, Coprpus, Quarto gibi adlarla uzun süredir ilgi gören bir yaklaşımı benimseyen Everest “Tek Ciltte” dizisi, genç kuşakların, geçmiş kuşakların önemli isimleriyle tanıştırmayı amaçlıyor. Genç kuşaklara dönük fakat alışılageldik seçkilerden farklı olan bu dizinin ilk kitabının, kütükgibi oluşu bu tanıştırma arzusunun akamete uğrayabileceğini akla getiriyor. Yani gençler bu kitabı sonuna kadar okumaktan sıkılırlar. Diğer taraftan, Altan’ın siyaset yazılarından sadece 1983 sonrasında kaleme alınanlardan seçim yapılmış olması da problemli.Sorun şurada: Seçkiyi hazırlayanlar, geçmiş kuşaktan bir yazarı genç kuşakla tanıştırmayı arzuluyorlarsa, neden Ulus’tan, Ant’tan, Akşam’dan herhangi bir yazı almamışlardır? Ne pahasına olursa olsun, farklı bir seçki olmak iddiasıyla yola koyulan bu çabanın buralara da uzanabilmesi gerekirdi. Yazık ki seçiciler, bunun önemini kavrayamamış. Buna karşın, yetmiş yıllık yazı hayatı boyunca, hemen tüm türlerde ürün veren Çetin Altan’ın serencamını bütünlüklü olarak anlama çabasına katkı sunan bir toplam var karşımızda.

Çetin Altan’ın ilk şiiri, Galatasaray Lisesinde öğrenciyken Foto Süreyya’nın yayınladığı Foto Magazin dergisinde çıkar. Daha sonra Çınaraltı, Varlık, İstanbul, Yeni Adam ve Kaynak dergilerinde şiirleri ve yazıları yayımlanır. Her yazar gibi onun da başından birçok şey geçer.Yeni Adam’da kısa tenkitler, iç sosyete ve kültür sayfalarında yazmış olması sonraki yazı serüvenini de anlaşılır kılar. Galatasaray Lisesini bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girer. Bu esnada şiirlerinden oluşan ilk kitabını Üçüncü Mevki adıyla yayımlar. Profesyonel manada gazetecilik hayatı Ulus’la başlar.   Bu gazetede muhabirlik yaparken, başında Ahmet Muhip Dıranas’ın bulunduğu Çocuk Esirgeme Kurumu’nun dergisine Shakespeare’den tercümeler yapar. İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun Yeni Adam dergisinde Maupassant’dan tercüme ettiği   “Küçük Fıçı” adlı hikâye yayınlanır. Varlık dergisinde şiirleri, Salim Şengil’in çıkarttığı Seçilmiş Hikâyeler’de yazıları ve tercümeleri çıkar. Hürses’tebaşlayıp 87 yaşında Milliyet’teki yazılarına ara verene kadarki pek çok fıkrasını “Şeytanın Gör Dediği’’başlığı altında yayımlar. Kendisine bu adı öneren kişi,Abdi İpekçi’nin yardımcısı, “Deli Turhan” lakaplı Turhan Aytul’dur. 1952 yılında Akşam gazetesinde haftada iki gün olmak üzere “Ankara Mektupları” başlığıyla edebî yazılar kaleme alır. 1953’te Dünya gazetesinin Ankara muhabirliğini üstlenir ve Ulus gazetesinde yazmaya başlar. Aynı yıl, NATO’nun davetiyle çocukluk ve gençlik yıllarının hayal kenti Paris’e gider. Balkabağı adını taşıyan haftalık bir mizah dergisi çıkarırken radyoda “Çetin Altan Diyor ki…” adlı bir program hazırlar. 1958’de Akşam gazetesinde yazılarına başlaması başta Anlara Mülkiye kantini olmak üzere onu günden güne popüler kılar. Bir bakıma dönemin devrimci gençlerinin “ilahı” olur. 1959 yılında Abdi İpekçi’nin teklifi üzerine Peyami Safa’nın yerine Milliyet gazetesinde yazmaya başlar. “Taş” başlığı altındaki taşlama yazıları gazetenin tirajını 75 binden 215 bine yükseltir. Bu yıllarda aynı zamanda bir tiyatro yazarı olarak da ünlenir Çetin Altan. Çemberler, Tahterevalli, Beybaba, Mor Defter, Yedinci Köpek gibi oyunları sergilenir. 1962’de NATO’nun daveti ile ABD’ye gider başkan Kennedy ile tanışır.

Altan’ın, gazeteciliğindeki dönüşümler ve üslubuna yakından bakılması Türkiye’deki gerçekleri bir kere daha gözler önüne serecektir. Altan’ın siyasî hayatıyla gazete yazarlığının üslubu birbirini tekrar eder mahiyette ve tribünlere oynayan sonraki pek çok yoldaşının kibirli dahası “kışkırtıcı” dilini yansıtır. Elbette edebiyatçı köşe yazarı kuşağının son temsilcisiydi, zira eskiden köşe yazarları mutlaka edebiyatçı olurdu.Ayrıca Falih Rıfkı’dan bu yana basının seviyesinin çok düştüğüne dair serzenişin bununla da bir bağı olsa gerektir. Cemal Süreya’nın 99 Yüz İzdüşümler Söz Senaryosu kitabındaki tespitlerine kulak kabartırsak, 1980’li yıllarda kurmaca nitelikli tiyatro ve roman yazmayışı, köşe yazılarına yaratıcı bir doku kazandırmıştır. Akıl almaz dil ustalığı ve bir mizah estetiği içinde yaptıkları, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Refik Halit Karay gibi tarzı selefe takaddüm ederek bir başka lügat tekellüm etmiş olmasına bağlanır. Ancak bütün bunların onu kavramaya katkı sunacağı da inkâr olunamaz. Çok donanımlı bir edebiyat eleştirmeninden yıllar önce züppeliğin toplumsal yararlarından söz açmasıdasebepsiz değildir, kendi yaptıkları açısından. Bununla birlikte, fıkra yazılarını yoğun bir edebiyat yığınıyla sarıp sarmalamamıştır. Elbette bütün bunlardan burada ayrı ayrı parçalara vermeye imkân yok.

Siyasî hayatta ön plana çıkışını anlamak bakımından, 1964 sonrasında Yön çizgisi dışındaki sol yazarlara sayfalarını açan Akşamgazetesiyle 3 Ocak 1967’de “Bağımsızlık ve Sosyal Adalet” kapağıyla yayına başlayan haftalık Ant dergisine yakından bakılabilir.Hiç şüphesiz bu incelemenin neticesinde, usta köşe yazarı Türkiye’yi nasıl görmüş, nerelerde hata etmiş, nerelerde dalgaya düşmüş, nerelerde politika yapmış, nerelerde gerçekçi davranmış, sorularına cevap bulunabilecektir. Altan hakkında araştırma yapacak olanlar bu dönemde yazdıklarını mutlaka ellerinin altında bulmalıdır.Zira ancak bunların ne olduğunun ortaya konulmasıyla başlayacaktır, Çetin Altan’a nasıl bakmak gerektiği.

Kabul edilmelidir ki,bu yıllar dünyada sol akımların ivme kazandığı Türkiye’de ise siyasî hayatın çeşitlendiği ilginç ama aynı zamanda heyecanlı yıllardır. Benim görebildiğim kadarıyla, 1965 yılında Akşam gazetesi Cumhuriyet Halk Partisi ile Türkiye İşçi Partisi arasında bir yerde durmaktadır. Gazetenin sahibi Malik Yolaç, CHP’den, gazetenin yıldız yazarı Çetin Altan TİP’ten aday olmuştur. Neticede Yolaç, vekil seçilemez ama İstanbul milletvekili seçilen Altan, Meclis’teki dört yılı boyunca gerek zekâsı gerekse blöfçü tavırlarıyla, Türkiye’nin sesini en fazla işittiği siyasetçilerden biri olmayı başarır. Dahası o yıllarda kullandığı dil ile Mehmet Ali Aybar’dan daha çok öne çıkar. Hiç tereddüt etmeden diyebiliriz ki, Türk sosyalizmini temsil eden yegâne isim gibi telakki edilir. 1969 yılının Ocak ayında yapılan, TİP’in olağanüstü kongresinde egoizmine mağlup olarak, dikine dikine “Aybar’ın başında bulunduğu bir partide milletvekili olmaktansa bir dahaki sene hapishaneye gitmeyi tercih ederim” diyecektir. “Sol akımın üstünde kişisel hırslar tepişiyordu” cümlesini de kuracaktır sonraki yıllarda. Sadece bu cümleler bile memleketin siyasî iklimininkişi merkezli övgü ve sövgülerden bağımsız olarak ele alınamayacağını kanıtlar.

Gelgelelim bu esnada Akşam gazetesi tirajını arttırır fakat ilan ve reklam gelirleri ciddi ölçüde azalır. Gazetenin sahibi Yolaç’a göre bu azalmanın sebebi Altan’ın, sosyalizm ve TİP yanlısı yazılarıdır. Bunun üzerine, gazeteyi kotaran Doğan Özgüden’den 1966 yılında Çetin Altan’ı gazeteden bir süreliğine de olsa uzaklaştırmasını talep eder. Özgüden’in bunu reddetmesinin ardından gazetenin çekirdek kadrosu toplu halde istifa eder. Buradan ayrılan ekibin çıkardığı ve yazacak başka bir yer bulamayan sol aydınların yazılarına yer veren Ant, ilk sayıda yirmi bin basılır sonraki sayılardaysa on binlere oturur. Bunun sebeplerinden biri, derginin yedinci sayısında TİP ve DİSK hakkında ayrıntılı yazılara yer vermesidir. TİP’e karşı çıkan sol çevrelerin dergiye tavır alması, derginin satış rakamlarının düşmesine sebebiyet vermiştir. Derginin ilk sayısında Çetin Altan’ın kaleme aldığı yazı, “Türk Sosyalizminde Yeni Devir” adını taşımaktadır.İkinci sayısındaysa “Aydın-Kapitalizm Çatışması Sosyalizm Değildir” yazısı yer alacaktır. Altan, bir süre sonra Ant dergisindeki yazılarına son vermek zorunda kalacaktır. Fakat aya indirilen Rus uydusunu komünizmin zaferi olarak gören ve bundan dolayı cezalandırılan Altan’ın teknoloji kutsaması sonraki gazete yazılarının da bariz özelliklerinden biri olmuştur. 1960’lardaki konumuna dair, Tanıl Bora’nın “'60’lar Solunun Popüler Yazarı Çetin Altan Neyi, Nasıl Anlatıyor, Neler Diyordu?:  Hödükler ve Sosyalizm” yazısındaki şu satırlar, önemli bir bakış denemesi olarak anılabilir:

“Her halükârda gelişmeci-kalkınmacı, ‘ilerlemeci’ ve aynı zamanda ‘insan onuru’ bayrağını kaldıran bir modernizm, liberal bir çehreye bürünerek baki kalmıştır.(60’ların başında tam da bu saiklerle odaklandığı liberalizm eleştirisi pahasına…) Her halükârda, ‘60’ların Çetin Altan’ı, ‘60’lar solunun arayışlarının heyecanının, hislerinin, zaaflarının güçlü bir yansısıdır.” (Birikim, sayı: 316-317, s.108.)

1965-1969 yılları arasında milletvekilliği yapan Çetin Altan’ın başı çeşitli dönemlerde, yazdıklarından ve konuştuklarından ötürü belaya girdi. Milletvekili iken delişmenliğinin de tesiriyle önce dokunulmazlığı kaldırılır sonra da iade edilir. Ant dergisinde, kendisinin sivri dilli oluşunu göz ardı ederek Adalet Partisi içerisinde birtakım vekillerin şahsına saldırmalarını eleştirirken “Çetin Altan ticaretinin başladığından” söz edecektir. Bu dönemdeki anılarınıYön’ün devamı mahiyetindeki “cici demokrasinin fısıltılı iltifatlarına” cepheden karşı çıkanDevrim gazetesinde 1969’da “ Ben Milletvekili İken” başlığı altında mizahi olarak anlatacak ardından aynı adla kitaplaştıracaktır. Bu eseri, “Çatık kaşlı makam ve paye sahiplerine karşı kalem sahipliğinin haşarılığını alaycı bir rüzgâr hatta fırtınayla estirmekte inat ettiğini” gösterir. Bir Uçtan Bir Uca, Al İşte İstanbul,Atatürk’ün Sosyal Görüşleri ve Sömürücülerle Savaş adlı dört kitabı birden yayımlanır. Kemalizm’den kaynaklanan kültürel perspektifle kaleme aldığı, Atatürk’ün Sosyal Görüşleri kitabının ardından “Türk Sosyalistlerinin El Kitabı” alt başlığını taşıyanOnlar Uyanırken 1967’de neşredilir. Yıllar yılı uyutulmuş emekçilerin uyanışından bahseder bu kitabı.12 Mart 1971 muhtırasının ardından tutuklanır, 1973 yılında Büyük Gözaltı romanı Orhan Kemal Ödülü’nü alır. 1974’te Bir Avuç Gökyüzü romanı çıkar fakat roman müstehcenlik suçlamasıyla toplatılır. Yeni Ortam, Politika, Hürriyet ve Ege Ekspres’te yazıları yayımlanır. Roman ve oyun yazarlığı devam ederken, 1980’de Milliyet’te köşe yazılarına tekrar başlar.1982’de bu gazeteden ayrılarak Güneş’te yazmaya başlar, aynı yıl Paris’te küçük bir apartman dairesi kiralar. Siyasete dayanmadan sadece kalemiyle kazandığı parayla Paris’te yaşamak arzusundadır.Cemal Süreya’nın ifadesiyle “Amerika’daki yeni gazetecilik yönsemesinin ülkemizdeki bağımsız örneği” olarak anılmaya başlayacaktır. 1986’da Hürriyet’e geçer fakat sütununun kendisinden habersiz olarak değiştirilmek istenmesi üzerine gazeteden ayrılır. 1993’te Sabah gazetesinde yazmaya başlar. Çeşitli gazetelerde sürdürdüğü fıkra yazarlığı üç aşağı beş yukarı aynı kulvarda ilerler. Milliyet’te yazmayı bıraktıktan sonra, Yahya Kemal’in “Hülyası kalmayınca hayatın ne zevki var/ Bitsin hayırlısıyla şu beyhude sonbahar” mısralarını hatırlatacak ufarak bir yazısı çıktı.

1960’lardan Bugüne Değişimin Kutsanması

Çetin Altan dendiğinde belirli şeyleri tekrarlayıp durma alışkanlığının kolaycılığındansa daha yeni, daha değişik değerlendirmelere yönelenlerin aklına 1960’larıngelmesi son derece tabiîdir. Ses ama aynı zamanda şöhret getiren tüm eylemleri bu yıllara rastlar Altan’ın. Siyasî hayatla ilgili söyledikleriyle, yazdığı kitaplarla, buralarda ileri sürdüğü görüş ve düşüncelerine bakılması kâfi olacaktır. Kendisi, çok beğendiği Yahya Kemal’in yazarların, konulup yazarken dikkatli olmaları gerektiğini aksi takdirde başlarının belaya gireceği şeklindeki uyarısını boş bulur. Altan, sadece seksenlerde değil daha evvel de gazeteciliğin yeni temayüllerini olağanüstü derece iyi kavrayan ve uygulayan bir fıkra yazarıdır. “Enseyi karartmayın” sloganıyla ünlü olan yazar aslında en geniş manasıyla, Batıcı aydın tipinin müstesna bir örneğidir. Bu noktada evlatlarına ne kadar miras bıraktığını izah etmeye gerek yok sanırım.

Çetin Altan’ın, 1960’larda halkçı olduğuna dair yapılan yorumlar, sol “popülizm” açısından doğru bulunabilir. Fakat yazılarına bütünlüklü olarak bakıldığında, bunun hak edilmiş bir konum olmaktan çok uzak olduğu rahatlıkla söylenebilir. Keza köylülere düşman olarak, son derece konformist ve müreffeh bir hayat yaşamıştır.Onun halka aşılamak istediği fikirler, köklü değer değişiklikleri anlamını taşır ve felsefesi ilerlemecidir. Teknolojik gelişmelerin Marksist yönde yorumlanması diyebileceğimiz bu görüşün 1960’ların ortalarından 2000’lere kadar onlarca yazısında savunulduğunu görüyoruz. Kahkahalı nüktelerinin yüksek mertebesi bile bunu hafifletmeye yetmez. Altan, uygarlık cümbüşü diye kutsadığı değerler, hatta çok değerli bulunmayan nesneler üzerinden durmaksızın Batılılaşmak gerektiğinin altını çizen bilgiç, sert ve küstah bir tavra sahiptir.Akif Emre, “Bir Medeniyet Ölçüsü Olarak Tuvalet Kâğıdı” yazısında onun bu yönünü eleştirir. Şu birkaç cümleyi beraber okuyalım:

“Bâb-ı alinin büyük polemik üstadı batılılaşma sevdamızla “medenileşme” durumumuzu aynı kefeye koyarak tuvalette su kullanmaya devam ettiğimiz sürece medeni toplumlar seviyesine çıkamayacağımızı savunuyor; medeniyet anlayışını da tuvalet kağıdına indirgiyordu. Türk aydınlarının batının düşüncesinden, tefekküründen çok biçimsel yönüyle, gardırobuyla ilgilendiği çok tekrarlanan bir husustur. Ancak bu “çetin”polemikçinin işi tuvalet kâğıdına kadar indirme cesaretindeki seviye düşüklüğü de az bulunur bir örnekti.” ( Yeni Şafak, 15 Eylül 2009)

Son yıllarda, “onlar-biz” ayrımıyla ikiye çatlatılmış dünyalara dair farklı yaklaşımları bulunsa da temelde, Batılı hayat tarzına mesafeli olmayı önerenlere karşı suçlayıcı dili bakidir. 1980 sonrasında, bölüşüm ve siyasal iktidar sorularına, “ufak sorunlar var tabii, ama bulunur çaresi” diye cevap vermesi eski dava arkadaşlarını çileden çıkarmaya yetmişti ama yaşananların hürmetine hemen herkes onu, 12 Mart 1971 evvelindeki sola hayat verdiği düşünülen nostaljiyle hatırlamayı tercih etmişti. Herhalde bunun, Tanıl Bora’nın yukarıda andığım yazısındaki birkaç tespitinden yola çıkarsak, “snob, küçük burjuva aydın karikatürüne uyan imgesinin yarattığı antipatiyle” alakası vardır.

Çetin Altan’ın, yıllarca bugünün dünden, yarının bugünden daha iyi olacağını savunan ilerlemeci fikriyatıyla tenakuz arz edecek şekilde Cumhuriyet gazetesindeki son yazısında (25 Haziran 2015) “Hayal ettiğim ülke bu değildi” demiş olduğunu hatırlatalım.Herhalde “İnsan yaşlandıkça pek fark etmediği, fark etmemeyi yeğlediği gerçekleri daha fazla algılıyor.” Aslında, Altan’ın, gazetecilik yaptığı yıllarda, “evrensel bakışını edebî lezzetle ve mizahla buluşturan yazılarıyla okurlarının dünyasını, hayatını, ufkunu genişlettiği”ne dair cümleler de pek doğru değildir. Kürsüdeki sivri dili ile gazete yazılarındaki keskin dili bağlamında Deniz Tansel’in Modern Türkiye Siyasi Düşüncenin Dönemler ve Zihniyetler cildindeki “Çetin Altan” başlıklı portre yazısı çok şey anlatır:

“Altan, Marksist ve liberal olmak üzere iki kutupta değerlendirilen her iki siyasî döneminde de, popülist söyleme başvuran elitist bir politikacı-yazar portresi çizmiştir. Bu resim rengini, yazarın kürsüdeki sivri dili ile gazetedeki keskin kaleminden alır.

(..)

Altan dinleyicilerini savunmasız hissettirecek ve onları kendilerini korumak için harekete geçirecek sözleri bulmada yetkin bir provokatördür. İyi bir hatip yazar olan Altan, milletvekilliği süresince sık sık ‘sokaktaki insanı’ hedef alan, ‘tribünlere oynayan’, zaman zaman amiyane bir üslûpla kışkırtıcı konuşmalar yapmış ve yazılar yazmıştır. Yazılarında Marksizmin genel çerçevesini çizdiği yerler dışında, anlaşılması kolay bir dil tercih etmiş; kimi zaman küfürlü konuşmaya varacak kadar ‘basit’ ifade tarzları kullanmıştır. ”

Gerçeklerle yüz yüze gelmekten kaçınmayacak kadar medenî cesareti olanlar bu yazının tümünü okumalılar. İnsafın namı yok, kolaycı eleştirilerin genellemesi bu satırlar diye düşünülebilir. Eltizminden dolayı Türkiye’deki halklaşma sürecinin hızlanmasından duyduğu nefreti, küçük adam furyasıyla irtibatlandırarak kusmaktan çekinmemiştir. “Türkiye’nin şarklı yönünün, çağdaş yönünün gırtlağına yapışmış” olmasına dikkat çeken kültürel değinileri de az değildir. Gelişmiş ülke olamama, mesleksizlik konularında serdettikleri, çarpık çurpuk statükoya sarılanları eleştirmesi, öfkeli kutuplaşmalarla belalı bir çalkantı dönemine doğru kayıldığı babında yazdıklarının tümünü düşünürseniz, alıntıda tasvir edilen pıtraklar daha çok fark edilecektir. Şimdi onun bu minvalde yazdıkları alt alta yazılsa trajik bir tablo çıkmaz mıydı ortaya?

Çetin Altan, 1990’ların televizyon reklamlarında sık sık tekrarlanan “Tek değişmeyen şey, değişimin kendisidir” sözünü Marksizm’in temeli olarak kabul edecektir.Ekber evladının söyledikleri de bunun tekrarıdır bir bakıma. Osmanlı, taşra,Refah Partisi, takkeli politikacılar, camiler, İslam toplumları, İslâm oligarşileri, köylülük, Kuran kursları, İmam Hatipler, cami yaptırma derneği, kalkınma, tüketime karşı çıkmak, gericiler, Şark bataklığından tiksinti, küreselleşme, şeffaflaşma sürecine doludizgin iltifatlar vs. bir dizi mevzuda yazdıklarını da ekleyebilirsiniz. “Tasavvuf ışıldağının şairleriyle, Melamilik bilgeliğinin ufuklarına dalarak” söyledikleri de bunları desteklemeye matuftur. Albenili kentlerin uygar toplumlarındaayıp, günah ve yasak üçgeninin genç kuşaklar tarafından sorgulanır olmasından duyduğu memnuniyet hissi de bununla alakalıdır.1980’lerde ise Duygu Asena “feminizmini” destekler mahiyette bir dizi yazı kaleme almıştır.

Sözün kısası bir iki gün zarfında siyasî temayülleri taban tabana zıt gazetelerde dahi en çok hatırlanan yazısının Cumhuriyet’te yayımlananı oluşu ne hazindir. Madem Cumhuriyet’ten söz ettik o vakit Altan’ın Osmanlılıkla-Cumhuriyet’i karşılaştırdığıbir gezi yazısından şu cümleyi okumadan geçmeyelim:

“Sokaktan geçen orta yaşlı birine, ‘Cumhuriyet ne getirdi sana?’ derseniz, bir anda hemen cevap alabileceğinizi sanmıyorum…

Ama ‘Demokrasi ne getirdi?’ derseniz, derhal, ‘Dinimizi,’ diyecektir.”

Galiba Altan’ı sadece sinema seyreder gibi okuyan, şaşkın, keyifli, nüktedanlığına müptelakalem erbabı pek anlayamadı bunu. Bir şeylere özenmenin ne anlamı var ki? Çetin Altan hakkında öteden beri yazılanların derlenip toparlanması hangi sakatlıklar ve aldanışlar içinde oyalanıldığını ve yüceltilen yazardan dahi ne kadar bihaber olunduğunu daha sağlam yakalamamız bakımından hepimize yardımcı olacaktır. Umarım, bir yığın dar açılı, anıtsallaştırmaya meyyal tutum ve tavırlar arasından analitik bakışların tomurcuklanması için yıllarca beklemeyiz. Muhtemelen Osmanlı hakkındaki “araştırmaları” üzerine Mustafa Armağan, “Çetin Altan’ın Tarih Sirki” yazılarının ötesinde daha detaylı bir kritik yazar.Attığı ve Karşıgazetesini hınca gark eden birkaç gürültülütweeti bunu düşündürttü bana. Şayet böyle bir yazı kaleme alınırsa yeni yorumları süzgeçleyen, çeşitlemeler uç verebilir. Elbette bu faaliyet, neden sonuç ilişkileri çerçevesinde Türkiye’deki sol çevrelerin Osmanlı tasavvurlarının nasıl şekillendiğini, buna etki eden amilleri tarihselleştirerek, çok daha geniş ve eleştirel açılardan görme sürecine de katkı sunacaktır.Kapsamı ne olursa olsun, alışılmış kalıpların gevşetilip sökülmesi akılcı bir tazelenme olacaktır.O yüzden, zamanla neleri değişip nelerin değişmediğinin tespitine emek harcanması gerekir.Nedense şimdiye kadar yukarıda andıklarım dışında kimsepek önem vermemiş böylesi değerlendirmelere. Oysa tüm bunlar bir arada ele alınmış olsa, Çetin Altan hakkında daha derin bir kavrayış yaratılmış olurdu.

Güncelleme Tarihi: 26 Ekim 2015, 09:10
YORUM EKLE

banner33

banner37