banner15

Çokkültürlülüğün 'kanla' ve 'toprakla' sınavı

Angela Merkel'in ikinci döneminden hafızalarda kalan "çokkültürlülük öldü" ifadesi ölen hakkında bilgi verirken, kim veya kimler tarafından öldürüldüğü konusunda öteki'yi işaret ediyordu

Çokkültürlülüğün 'kanla' ve 'toprakla' sınavı

Sinan Özdemir/ Dünya Bülteni - Brüksel

Almanya büyük koalisyona hazırlanıyor. Bu çerçevede pazarlıklar bütün hızıyla devam ediyor. Pazarlık konusu olan konulardan biri de Sosyal Demokratların uzun zamandır ajandalarında bulundurdukları çifte vatandaşlık yasası. Angela Merkel'in partisi konuya mesafeli yaklaşırken ittifakın küçük ortağı yumuşama sinyalleri veriyor. CSU'nun Genel Başkanı Horst Seehofer: "Kendime 18-23 yaşlarındaki gençlerin vatandaşlık haklarından birini seçmeye zorlanması ne kadar anlamlı diye soruyorum" dedikten sonra bu tutumun entegrasyonu da engellediğini ekliyor. Seehofer'ün son yıllarda giderek artan empatistlerin kervanına katılması parti içinde ve dışında eleştiriliyor. Ancak bu çıkış banal bir empati denemesi olarak görülmemeli. Tam aksine vatandaşlık tartışmalarının kaldığı yerden ama bu defa karşı tarafın servis hakkını kullanmasıyla tartışılmasının önünü açıyor.

Angela Merkel'in ikinci döneminden hafızalarda kalan "çokkültürlülük öldü" ifadesi ölen hakkında bilgi verirken, kim veya kimler tarafından öldürüldüğü konusunda öteki'yi işaret ediyordu. Thilo Sarrazin'in 2010'da yayımladığı çalışması da aynı adresi gösteriyordu. Ne var ki, Horst Seehofer'ün çiftte vatandaşlığın veya başka bir tabirler "çokkültürlülüğün" engellenmesinin entegrasyona engel olduğu iddiasının çokkültürlülüğü öldürenin "öteki" olmadığı tam aksine Alman devleti olduğuna yorumlanabilir mi ?

Vatandaşlık yasası çok ufak değişikliklerle yüz yılı aşkın bir zamandan bu yana yürürlülükte. Kan bağına bağlı vatandaşlığı öngörmekte (jus sanguinis). Bu çerçevede özellikle geçen asrın ikinci yarısında gelen göçmenlerin daha başında kalıcı olmadıkları biliniyordu ve bu düşünce içinde hareket edildi. Helmut Schmidt'in " Almanya bir göç ülkesi olmayı istememeli ve de olmamalı" görüşü genel göç politikasını belirledi. Gelenlerin gideceği görüşüne dayanan bu bakış, onlardan önce gelenlerde oldu gibi, entegrasyon meselesini ikinci plana itti. "Göç alan bir ülkenin, bu durumu kabullenmemesi, bazı göçmenlerin entegrasyonu red etmesine şaşırmamalı" diyor Alman tarihçi Klaus Bade.

Vatandaşlık yasasında gerçekleşen en önemli değişiklik Gerhard Schröder'in başbakanlığı döneminde gerçekleşti. O dönemde de CDU yapılmak istenen reforma karşı çıkmış ve konuyu "sadakat" fikri çerçevesinde ele almıştı. O günlerde partinin başında bulunan ve şuan maliye Bakanı olan Wolfgang Schäuble, ileri sürdüğü eleştiride, iki vatana aynı derecede sadakatle bağlı olunamıyacağı idi. Tartışmaların sonunda Schröder geri adım attı ve öngörülen vatandaşlık yasasındaki değişiklikler beklentilerinin altında kaldı.

Hernekadar Almanlar vatandaşlık meselesini ele alırken devamlı kan bağını ileri sürüyor olsa da Alman tarihinde çelişkili durumlar da yaşanmadı değil. Alman tarihçi Dieter Gosewinkel vatandaşlık meselesinde çelişkili tutumlara örnek olarak Prusya devletinin, 1842'de kabul ettiği kan bağına dayalı vatandaşlık yasasına rağmen (1913'de Alman hukuna dahil edildi), 1871'de Alsas-Loren bölgesini Fransa'dan alarak imparatorluk topraklarına dahil ettikten sonra Fransızların Alman vatandaşlığını kabul etmeleri için toprak hakkını ileri sürmesini gösteriyor. Ancak Alman İmparatorluğu'nun Doğu sınırlarında yaşayanlar Batı sınırlarında yaşayanlar kadar şanslı değildi. Leh, Rus ve Yahudi atalara sahip olanlar "entegrasyon sorunu" yaşadıkları gerekçesiyle, bu gün olduğu gibi, 1889'da kan bağına dayalı vatandaşlık yasasına dayandırılarak vatandaşlık talepleri red edildi. Bu hadiseden sonra batı sınırlarında uyguladığı toprağa dayalı vatandaşlık söylemi bütün büyüsünü yitirdi. Gerçekte vatandaşlık konusu kan bağı veya toprak hakından çok siyasi ve ekonomik sebeplere dayandırılmaktadır.

Gosewinkel'ün de ifade ettiği gibi vatandaşlık tartışmalarında ileri sürülen kan bağı veya toprak hakkı zamana ve mekana göre yorumlanmakta veya kullanılmakta. Anayasal vatandaşlıkta bu iklimde üçüncü yol formülü olarak ileri sürülmekte. Bununla birlikte, Alman bilinçaltında yurt/vatan (Heimat) ve onun uzantısı olan yurtseverlik (Patriotismus) algısının taşıdığı değer göz önünde bulundurulduğunda vatandaşlık konusunun doğru zeminde tartışılması büyük önem taşıyor. Ayrıca, vatandaşlık yasasının yüz yıla aşkın bir zamandır değişmemiş olması Alman siyasasının Pandora'nın kutusunu açmayı istememesinden de kaynaklanmakta. Germen olmanın ötesinde Alman olana dair toplumsal bilinç altında , Friedrich Nietzsche'nin daha 19. yüzyılda işaret ettiği ve 20. yüzyılın birinci yarısında yaşananların gösterdiği gibi, dağınık karakteristiklerin ötesinde arayışın ve inşaa faaliyetinin sürdüğünü söylemek mümkün.

Vatandaşlık meselesi gündeme geldiğinde Almanya ve Fransa farklı yaklaşımları sebebiyle sık sık birlikte anılırlar. Fransa, Almanya'nın aksine, vatandaşlığı toprak hakkına dayandırmakta (jus solis). Fransa'da bulunmanız veya Fransa'da doğmuş olmanız Fransız vatandaşlığını almanız için yeterli kabul edilebilir. Ancak son dönemde Fransa'da yükselen seslere bakıldığında orada da bir rahatsızlığın olduğu görülüyor. Ortak müştereklerin ötesinde bir Fransız tipi aranmakta. Dünün nostaljisi hiç olmadığı kadar dillerde. Ancak Almanya'nın aksine bir göç ülkesi olduğunu hiç bir zaman inkar etmedi ! Almanya'nın bu inkarı devlet eliyle önce enetgrasyonun ardından çokkültürlülüğün sonunu getirdi. Bu çerçevede Almanya vatandaşlık konusunu tartışmadan önce tarihiyle yüzleşebilmeli ve gerçekleri görmekten kaçınmamalıdır.

Güncelleme Tarihi: 12 Kasım 2013, 09:20
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48