banner39

Devletler borç batağında

Gelişmiş ekonomilerin neredeyse hepsi, son ekonomik krize yüksek borçluluk oranları ile yakalandı. Bugün krizin aşılamamasının sebebi gelişmiş devletlerin borç nedeniyle hareket kabiliyetinin daralmasıdır

Analiz 03.10.2011, 18:02 03.10.2011, 18:02
Devletler borç batağında

Fevzi Öztürk/ Dünya Bülteni

Krizle boğuşan dünya devletlerinin en büyük sorunu yüksek borçluluk. Yıllardır gelirlerinden fazla borçlanan devletler şimdi bu borçları nasıl çevireceklerinin derdine düştüler.

2008 yılında başlayan ve halen devam eden ekonomik kriz, tüm devletleri etkisi altına alırken, ekonomik büyümelerinide olumsuz etkiledi. Ekonomilerde yaşanan yavaşlama neticesinde devletlerin borç sorunları yeniden gündeme geldi.

Devletlerin borç almaya başlama tarihleri 13. yüzyıla kadar uzanmaktadır. O tarihten bu yana içlerinde küçük devletler ve imparatorluklar olmak üzere birçok devlet vergi toplama ve diğer gelirlerinin üzerinde borçlanarak, bir gün kaçınılmaz son olan; borçlarını ödeyemez duruma düşmüşlerdir.

Şimdiki durum, tarih sahnesinde yaşanan devlet iflaslarından ve borçları ödeyememe durumundan oldukça farklılıklar arz etmektedir. Günümüzde küçük ya da büyük bir devletin borçlarını ödeyememesi sadece o devleti ve borçların alacaklılarını değil, küreselleşme nedeniyle tüm yerküreyi derinden etkilemektedir.

Gelişmiş ekonomilerin nerede ise hepsi, son yaşanan ekonomik krize yüksek borçluluk oranları ile yakalandılar. Bugün eğer kriz aşılamıyorsa bunun en önemli sebeplerinden birisi de gelişmiş devletlerin aşırı borç nedeniyle hareket kabiliyetinin daralmasıdır.

Krizle mücadele adına, ekonomik durgunluktan çıkmak ve ekonomileri kurtarmak için özellikle gelişmiş Batılı devletler trilyonlarca dolarlık teşvik harcaması yaptılar.

Krizin yıkıcı etkilerini minimize etmek için yapılan bu harcamalar, zaten yüksek olan devlet borçlarının daha da yükselmesi ve bu borçların gerçek yüklenicileri olan "orta sınıf" vergi mükelleflerinin daha fazla fedakârlık etmesi anlamına geliyor.

Yatırım bankası Deutsche Bank, yüksek devlet borçlarının tehlikesine dair geçtiğimiz günlerde yayımladığı bir raporda, "Küresel bir devlet borcu krizinin ilk aşamasındayız" diye haklı bir not düşmüştü. Deutsche Bank kesinlikle haklı. Çünkü dünya tarihinde ilk defa bu kadar çok borçlu ülke var. Üstelik bu borç yüksekliği miktarsal değil, oransal. Yani borçların gelire oranlanması ya da borç ödeme gücü açısından dünya hiç bir zaman bu kadar borçlu olmamıştı... 

PEKİ, BU BORÇ NASIL OLUŞTU?

Bunu anlamak için özellikle gelişmiş Batı ekonomilerinin son iki yüz yıllık tarihlerinin incelenmesi gerekir. Sanayi devriminin ardından,  Batı ekonomileri sömürgecilik düzeninden elde ettiği devasa gelirlerle şaha kalkarken, Batılı devletlerin harcamaları da topladıkları vergilerin ve gelirlerinin üzerinde oldu. Aradaki fark sömürgelerden gelen kaynaklarla finanse edilerek, Batı ekonomik gelişmişlik dönüşümünü tamamladı.

Daha yakın geçmişte ise "pazar ekonomisinin" egemen olması ile tüketime dayalı bir iktisadi yapı üzerine ekonomik hayat inşa edildi. Sürekli tüketim, sürekli büyüme paradigması; daha çok tüketen ve daha refahlı bir topluma giden yol haritasıydı. Ekonominin tanımı gereği "bireylerin sonsuz ihtiyaçlarını!" dizginlemesi yerine, daha fazla borçla, daha fazla tüketim birincil hedef oldu.

Ama artık dünya büyük bir ekonomik krizin içerisinde ve bir durgunluk yaşıyor.  İnsanlar tüketirken korkuyor. Yaşanan durgunluk nedeniyle firmalar mallarını satamıyor. Egemen pazar ekonomisi, "ihtiyat saiki" ile zayıflıyor ve tüm bunların sonucunda da satılamayan mallar nedeniyle devletler vergi toplayamıyor. Bunun üzerine birde, ödeme kapasitelerinin üzerinde borçlanan devletler, ekonomilerini canlandırmak için teşvikler dağıtarak toplam borçlarını hepten büyütüyorlar.

Gelelim gelişmemiş ülkelerin nasıl borç kapanına düştüğüne; bunların birçoğu zaten yıllarca Batı ekonomilerini ya kolonyalizmle ya da son yıllarda olduğu gibi salt pazar olarak finanse ediyorlardı. Bu ülkeler, Batı için pazar görevini yerine getirirken, diğer taraftan da yine Batı tarafından gereksiz ve fazla altyapı yatırımları nedeniyle borç tuzağına düşürüldüler.

Batının pazar olarak gördüğü ve kullandığı, "gelişmemiş" ya da "az gelişmiş"  diye tanımlandırdığı bu ülkelerin borç kapanına nasıl düşürüldüklerini anlamak için; bizzat bu kapanı kuranlardan biri olan ve kendini "Ekonomik Tetikçi" olarak tanımlayan John Perkins'in günah çıkarma niteliğindeki "Bir ekonomik Tetikçinin İtirafları" adlı kitaba göz atmak kâfi kanımızca... 

SONUÇ

Gerek bireysel (mikro), gerekse kamu (makro) anlamında tüketim temeline dayanan iktisadi yapı ciddi anlamda alarm veriyor. Çünkü yaşanan bu ekonomik kriz, sistemi regüle eden tüketim ve borçlanabilme kabiliyetine darbe indirmiştir.

Çarkların dönmesi için gerekli olan bu iki unsura indirilen darbe, yüksek borç yükü ile mücadele eden devletlerin işini daha da zorlaştırmaktadır.

İşte bu nedenledir ki; mikrofon uzatılan ekonomistlerin cümleleri tüketim verileri ile başlamakta ve bitmekte, ekonomi camiası sürekli tüketim verilerinden dem vurmaktadır.

Devletlerin içine düştüğü bu borç batağından çıkışın yolu yine, tüketimi artırmak olarak görülmektedir. Çünkü "tüketim esaslı ekonomik paradigma" anlayışı değişmeyerek kriz sürecinde de devam etmektedir.

Yorumlar (0)
20
az bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?