Fisk'in fantastik AB-Türkiye vize anlaşması analizi üzerine

Ağır ithamları ve uçuk bir tezi ortaya koyduğu yazısında Fisk, Güneydoğu’da devletin yürüttüğü operasyonları tek bir dar açıdan almak gibi sakat bir argümanı dahi fazla kullanmayacak kadar ciddiyetsiz...

Fisk'in fantastik AB-Türkiye vize anlaşması analizi üzerine

Deniz Baran

Robert Fisk şüphe yok ki gazetecilik deyince akla ilk gelen isimlerden birisidir. Gazetecilik adına on yıllardır yaptıkları (örneğin Usama Bin Ladin ile görüşen ilk Batılı gazeteciydi) onu ayrıcalıklı bir konuma sokuyor. Kendi ülkesi İngiltere’nin sınırlarını çokça aşan bir ilgi alanına sahip ve özellikle Ortadoğu konusundaki birikimini küçümsemek, en azından genç biri için, epey zor.

Tüm bu sebeplerden ötürü bakış açısı konusunda bazen katılmadığım noktalar bulunsa bile Robert Fisk’in analizlerini okumayı önemsiyorum, The Independent Gazetesi’nde düzenli olarak yazdığı yazıların hemen hiçbirini kaçırmıyorum. Fakat 29 Mayıs’ta yani geçen hafta yazdığı yazı, sıradan bir yazı olmanın ötesinde anlamlar taşıyordu. Böylesine sansasyonel bir başlık taşıyan yazıyı yazan kişinin Ortadoğu’yu (Suriye meselesini de) gayet iyi bildiğini varsaydığımız Robert Fisk olması benim açımdan şok ediciydi. Fisk’in algı yönetimi yaptığına dair söyleme sahip olanları bu yazıya kadar pek dikkate almamış olsam da, bu yazıdan sonra gerçekten vahim bir tabloyla karşılaşmışım hissine kapıldım. Peki neydi bu yazının başlığı? “Cumhurbaşkanı Erdoğan biliyor ki Türkiye’ye uygulanacak vize muafiyeti onun “Kürt problemini” çözebilir”

İlk bakışta ne mesaj verilmek istendiği anlaşılamasa da yine ilginç bir analizin, Fisk’e uyan şekilde değişik bir perspektifin geleceği anlaşılıyor. Giriş cümlesi ise verilecek mesajın fişeğini çakıyor: “Sultan neden kendi halkına vizesiz Avrupa yolunu açmak için bu kadar sabırsız?”

Yazının geri kalanı ise bu soruya şu şekilde cevap getirmeye hizmet ediyor: Aslında Erdoğan’ın amacı bu ülkeyi “Türkleştirmek”, böyle bir gizli ajandası var. Vize serbestisi gerçekleştikten sonra Güneydoğu’daki Kürtler (hâlihazırda askeri operasyonlar sebebiyle mobilize hâlde büyük kitleler olduğundan yola çıkıyor sanırım) zaten büyük bir Kürt diasporasının mevcut olduğu Avrupa’ya doğru akın edecek (etmek durumunda kalacak) ve böylece Erdoğan da bir taşla iki kuş vurmuş olacak.

İlk bakışta bana gerçekten uçuk bir tez gibi geldi. Emin olamayıp tekrar tekrar okudum, kaçırdığım bir nüans vardır diye, ama hayır… Tez tam olarak bu. Yüzeysel bir gündem takibi yapan biri için bile sanıyorum ki oldukça hayret verici bir çıkarım! Bu tezi neden uçuk (!) bulduğuma dair argümanları da bu yazımda kısaca sıralamaya gayret edeceğim.

Öncelikle AB ile yürütülen geri kabul anlaşması ve vize muafiyeti içerikli müzakerelerin hem etik hem hukuki açıdan tartışılacak yönleri şüphesiz var. Ancak bunların hepsi göçmenlere/ mültecilere yapılan uygulamalarla alakalı. Müzakereler boyunca yahut müzakerelerin sürdüğü dönemde iki tarafın da siyasi temsilcilerince verilen beyanatların hiçbirinde Fisk’in temas ettiği hususa dair en ufak bir iz yok. Ayrıca şu an söz konusu olan maddeler (Türkiye’ye yollanacak milyar Dolarlık finansman, Suriyeli mültecilerin seçimi gibi) de zaten tek başına bu anlaşmanın temelini oturtmaya yetecek önemde, ayrı bir gizli ajandanın olduğuna dair şüpheye yol açacak bir durum yok. Fisk’in çok derin bir niyet okuması yaptığı görülüyor ki ciddi bir analiz için –hele ki Fisk gibi Ortadoğu’daki dengeleri iyi bildiği varsayılan biri için- bu kadar dayanaksız bir tezin sunulması büyük bir handikap olarak göründü bana.

Peki Fisk nereden ilham alarak böylesine “orijinal” bir tezi ortaya atmış olabilir? Akla ilk gelen şey Türkiye’de hükümetin kararıyla Güneydoğu’da PKK’ya karşı yapılmakta olan şiddetli operasyonlar. Esasında Fisk tutup bu meseleyi dahi gerekçe olarak göstermemiş, ancak bir iki paragrafın altını eşelediğinizde bu noktadan yola çıktığını sezebilirsiniz. Kendisi doğrudan Erdoğan’ın Türkleştirme politikası izleyeceğini söyleyip tarihten birkaç tam gediğine oturan (!) örnekle yoluna devam ediyor: Mustafa Kemal’in ve haleflerinin Türkler dışındaki etnik gruplara ne denli zalimane davrandığını, onların öncesinde Ermenilerin nasıl kıyıldığını ve akabinde de Hitler’e dair örnekleri sıralayıp Erdoğan’a dair hükmünü veriyor. Korelasyon kurmanın güç olduğu bu örneklerin Erdoğan’ın planlarına uyarlanabilmesi için iki bağlantı noktası tespit edebildim şahsen düşününce:

Erdoğan, Fisk’e göre, kuruluş yıllarında başka etnik kimliklere zalimce uygulamalar reva görmüş Türkiye Cumhuriyeti’nin başındaki bir kişi neticede… O dönemdeki koşulların (bu kalıbı yaşanan olumsuzluklara ve yapılan kötülüklere bir meşrulaştırma kılıfı olarak kullanmıyorum, gerçekten Dünya Savaşı koşullarının ve bizzat Fisk’in ülkesi gibi ülkelerin öncülüğünde atılan kavmiyetçilik fitnesinin yarattığı siyasi dalgaların göz önünde bulundurulması gerektiğine inanıyorum) ve aradan neredeyse bir asır geçmiş olmasının, bir önemi yok zaten…

Fisk’in zihinlerde uyarmaya çalıştığı önermeye göre Erdoğan da Hitler’e benziyor neticede… Erdoğan’ın ismi pek geçirilmeden Sultan diye anılması zaten bu korelasyonu otomatikman kurmaya yarıyor. Esasında bağlantının Atatürk üzerinden kurulduğunu görüyoruz ki bu daha komik. Yazı önce Hitler ve Atatürk rejimlerinin ne denli iyi dost olduğundan konuya girip Erdoğan’ı da Atatürk’ün bıyıklı çocuğu yapmakta beis görmüyor.

Erdoğan’ın otoriteryanizme yönelen uygulamalarının var olduğu gerçeği bir yanda dursun, isteyen tartışsın fakat buradaki sıkıntı şu ki, bunun cevabı ne olursa olsun Fisk’in özensizce kurduğu bağlantılar da ve “Sultan, saray” gibi sembolik olarak tekrarladığı kelimeler de yukarıdaki vahim iddiaya ulaşmaya kesinlikle yetmiyor. Bu sebeple Erdoğan’ın otoriterliğini aşıp da çok daha uç bir noktada ona “ülkenin temizleyicisi (cleanser of the land)” (burada etnik temizlik kastediliyor pek tabii) sıfatını koymak nasıl bir zihnin ürünüdür ve neye istinaden yapılmaktadır, anlamak güç.

Olguyu eleştirmek veya tartışmak ile hayali olan üzerinden yaygara koparmanın arasında büyük bir uçurum var. Hele ki birçok alanın çok net olmadığı siyaset gibi bir meseleden bahsediyorsanız... İşte Fisk’in Erdoğan’ı ve aslında Türkiye devletini itham ettiği şey tam da böyle bir uçurumu barındırıyor. Bunun ilk tehlikesi, olması gereken eleştirileri sulandırması. Dahası karşı tarafın (Fisk’e göre Erdoğan’ı destekleyenler olacak tabi) eleştiriye karşı algısını da bu tip dayanaksız, ciddiyetsiz ithamlarla kapamış oluyorsunuz. Çünkü tam da “onların desteklediği doğruya” karşı şer odaklarından ne denli algı yönetimi yapıldığı tezini bizzat kanıtlamış oluyorsunuz. Yani böyle bir analizin ciddi bir meşruiyet problemi söz konusu, hele ki Fisk gibi kalemi etkili bir gazeteci yazdıysa.

Bu tip aşırı ithamların en vahim sonucu ise bana kalırsa pratikteki bir meseleye dair: PKK’nın ve aynı çizgideki örgütlerin ikiyüzlü politikalarını hasıraltı etmek. Bu şekilde yapılmakta olan operasyonları da tamamıyla şeytanlaştırmak mümkün oluyor (Operasyonların mahiyeti tek başına bir yazı konusu olacak kadar tartışmalı ve hiç de öyle kolayca hükme varılabilecek bir konu değil. Ancak kendi açımdan şunu not etmeliyim ki operasyonları ne kadar doğru/yanlış buluyoruz gibi çetrefilli bir soruyu pas geçip devletin güvenlik kuvvetlerinin sebepsiz yere harekâta kalkışmış havası yaratmak oldukça yanıltıcı ve tek taraflı).

Öncelikle tekrar etmeliyim ki ağır ithamları ve uçuk bir tezi ortaya koyduğu yazısında Fisk, Güneydoğu’da devletin yürüttüğü operasyonları tek bir dar açıdan almak gibi sakat bir argümanı dahi fazla kullanmayacak kadar ciddiyetsiz. Sadece basit yargı cümleleri ile kestirmeden sonuca gidiyor, “Erdoğan; Kürtler ile savaşı başlatan ve şimdi çarçabuk vize muafiyeti isteyen adam” şeklinde çabucak özetleştirilmiş tanımlarla yoluna devam ediyor.

Fakat azıcık değindiği operasyon meselesinin yazının altyapısında yattığı anlaşılıyor. Zaten yazı, Avrupa basınındaki aynı yöndeki genel eğilime bir halka olmak niyetindeki belli ki. Ancak bu operasyonların salt tek tarafın kötülüğü gibi gösterilmesi suretiyle Erdoğan’ın etnik temizlik yaptığına varmak tutarlı olsa da –yukarıda belirttiğim gibi- ön kabul sakat olunca bu tutarlılığın bir manası kalmıyor.

Kendi yazımda Çözüm Süreci diye adlandırılan sürecin kronolojisini sayacak yahut hükümet veya ona muhalif olanların övgü/yergisini yapmaya kalkışmayacağım. Ancak gündemi azıcık doğru dürüst takip eden bir çoğumuzun da üç aşağı beş yukarı bildiği olay, sırası ve karşılıklı hamleler itibariyle, barış perspektifinden birini kınamak isteyenler için, PKK ve uzantısı militarize örgütlerin kimseden daha az kınanabilir bir durumu yok. Böylesi bir durumda, Türkiye devletine tolerans göstermek istemeyenler için dahi hakkaniyetli bir yaklaşım, en azından bir “savaş hâli” olduğunu kabullenmek ve tüm şartları buna göre değerlendirmek olmalıdır. Suriye’deki gelişmeleri ve kestirebildiğimiz iktidar hesaplarını da bir kenara not edersek, maalesef, Güneydoğu’daki operasyonların temel hedefi olan ve kendine haiz olduğundan fazla “Kürtleri temsiliyet” rolü biçen PKK’nın da bir erk savaşı içerisinde olduğu, vahim hatalar yaptığı, gaddarlık ve şeditlik konusunda kimseye ders veremeyecek olduğu apaçık. Onlara biçilen “mazlumların savunucusu” imajı birtakım Avrupa medyasının maniplasyonundan ibarettir ve hikâyeyi bu sakat algı üzerine kurduğunuzda en uç yorumları yapmanın da kapısı açılır. Aynı Fisk’in yaptığı gibi…

Operasyonlarda devlet yetkililerince verilen mesajları da Fisk’e karşı bir argüman olarak hatırlamakta fayda var. Hükümet yahut askeri temsilcilerce yapılan açıklamalardan memnun olmamak, operasyonları desteklememek yahut destekleyip işin geldiği boyutu eleştirmek başka bir şey… Ancak Kürtlerin etnik kimliklerinden ötürü hedef alındığına dair hiçbir mesaj söz konusu değil. Tam tersine Kürt vatandaşların zararlarının tazmin edileceğine dair, şehirlerin tekrar imar edileceğine dair, PKK’nın kendi savaşını Kürt halkına mâl ettiğine dair bir retorik söz konusu. Uygulamada ise operasyonlara katılan kolluk kuvveti elemanlarının bir kısmının yaptığı son derece çirkin ve ırkçı eylemler rahatsız edici ve vahim olsa dahi bunun operasyonları yöneten iradeye mâl edilebilecek bir etnik temizlik politikasının göstergesi olamayacağı da ortadadır.

Ortada bir devlet cebri vardır ve devletin şedit uygulamalarının ne denli gerekli, ne denli yanlış olduğu tartışması bir kere modern devlet kavramını sorgulamaktan başlayacak kadar derin bir konudur. Bilgi sahihliğinin dahi tartışmalı olduğu bir zamandaki günlük algılarla (hem de rahatlıkla yönlendirilebilen algılarılarımızla) vicdani olduğu iddiasındaki heyecanlı çıkışlar bazen doğru bir olguya bizi götürmemektedir. Sadece şunu not etmek gerekir ki (tekrar söylüyorum doğru yahut yanlış) modern devlet yapılanmasında doğacak iç iktidar dinamikleri göz önüne alındığında son derece beklenebilir bir operasyon olan Güneydoğu operasyonları, daha şiddetli veya şiddetsiz şekilde birçok devletçe konjonktür elverdiğinde ortaya konulan uygulamalardan model olarak farklı değildir (hatta bugünlerdeki Felluce ve Rakka operasyonlarına göz atarsak kimi ülkeler bunu sınırdışında da uygulamaktadır). İç egemenlik denen ve hoşumuza giden kavramın bir getirisidir. Ancak benzer bir şey Türkiye’de söz konusu olduğunda doğrudan devletin başındaki figürü etnik temizlikle itham etmek çifte standartlı, abartılı bir yaklaşımdır.

Tüm bu sebeplerden ötürü Fisk’in tezi uçuk ve hayret verici. Bunu hangi gayeyle yaptığını bilemiyorum, fazla da bir zanda bulunmak istemem. Ancak ya gerçekten yanlış bir şeylere inanmış ki Ortadoğu’yu iyi bilen bir gazeteci olarak ihtimal veremiyorum; ya da başka bir hedef güdüyor.

Belki de sadece kendince öfke duyduklarına yönelik bir patlama yaşıyor… Ancak ne olursa olsun bu tip yazıların iyiye ve barışa hizmet etmekten ziyade gerçeği sulandırıp fitneye hizmet ettiğini düşünüyorum. Belki de bu kasıtla yazılmamış olsa dahi…

Güncelleme Tarihi: 06 Haziran 2016, 10:16
YORUM EKLE
YORUMLAR
abdullah
abdullah - 3 yıl Önce

Gerçeği saptırmak onların işi...Saptırdıkları yerde kendi gerçeklerini geçerli kılmak onların işi...Ve tarih tekerrür ediyor: Onlar düşüşe müslümanlar yükselişe geçiyor... Gerçek bu. Bunu en iyi onlar biliyor.

Hakan
Hakan - 3 yıl Önce

Fisk hinoğlu hindir. Ona bir değer atfetmek, tarafsız gazeteci gözüyle bakmak safoğlu saflıktır. Sayın yazar Fisk'i anlamak için kendinizi çok kasıyorsunuz. Sadece Suriye üzerine yazdıkları bile onun İngiltere'nin derin amaçlarına hizmet eden bir gazeteci olduğunu gösterir.

banner39

banner36

banner37

banner35