banner15

Gülten Akın'ın yan eylemi

Gülten Akın’ı Gülten Akın yapan şey hiç şüphesiz onun şair tarafıdır. Hatta kendisine Cumhuriyet devrinde yetişen ilk kadın şair denilmesi mümkündür. Ancak kendisinin şiir dışındaki yazı ve konuşmalarından meydana gelen yani “düze inişinin” verimleri olarak anılmayı hak eden Şiir Üzerine Notlar kitabıyla Şiiri Düzde Kuşatmak ayrı ayrı ele alındığında hayatın ve şiiri daha iyi kavranabilir. Bence bunlar onun uğraş düzeninin koridorlarını adımlarken en çok akla gelmesi gereken kitaplardandır

Gülten Akın'ın yan eylemi

Asım Öz

Sanatın değişik türlerinde eser veren sanatkârların öncelikle doğrudan sanatla ilgili eserleri önemsenir, onlar üzerinden konuşulur ya da böyle olması beklenir. Herhangi bir şair, sanat ve şiir üzerine düşüncelerini, başka şairler hakkındaki yargılarını okurlarıyla paylaştığında bunların pek dikkate alınmayışının bir sebebi de doğrudan şiir kitaplarının önemsenmesidir. Ülkemizde şairlerin yazdıkları karşısında eleştirmenlerin ve okurların genel tavrı, şiir dışındakilerin ikincilleştirilmesine dönük bir şartlanmayı yansıtır.

Şairler vardır, doğumları, ölümleri, hayatları ilgilendirir bizleri. Sadece şiirleri üstüne daha dikkatlice eğilmek istediğimizde de bir ilgi yoğunlaşması söz konusu olur. Nitekim Türk şiirinin “kendi başına” şairlerinden Gülten Akın üzerine bir iki gündür yazılıp çizilenlerde de bunun ötesine geçildiği pek görülmedi. Medyadaki, özellikle televizyondaki sunuş biçimleri bahsettiğimiz yaklaşımın tipik bir göstergesiydi. Oysa Akın’ın birden fazla baskı yapan kitapları arasında düzyazılarından oluşanları da vardı. Nitekim Akın, Yeni Biçem’de 1985’te yayımlanan söyleşisinde, bir şairin yazıları ile konuşmalarının, onun kişiliğinde, kimliğinde nelerin olduğunu/olmadığını ortaya koyacağına dikkat çekme gereği duymuştu.

Elbette onu hatırlama biçimleri de sorunluydu. Estetiği etiğe, etiği estetiğe ezdirmemek gerekiyor, deyişinden hareketle hayatın her alanında özerkliğe vurgu yaptığına temas eden eleştirmenlerin akla ziyan “şok edici” çıkarımlarını bile dinleme imkânı bulduk. Burada bir parantez açarak diyebiliriz ki; Gülten Akın’ın cenaze namazının kılınmasından evvel bir siyasînin kof bir laf kalabalığını andıran sözleri, kendisinin “sabır ve hiddeti içine gömen” Akın’ın şiirlerinden hiç nasiplenmediğinin de göstergesiydi bana kalırsa. Bunları çürük bulduğumdan neler olduğunu ayrıca belirtmeyeceğim. Ölüm karşısında şaşırmayan kişinin konuşmasını dinledikçe “Kimin hayatı kimin umurunda” dizesi geldi aklıma. Yargılamaktan çok anlamaya çalışanların en azından “Ah kimselerin vakti yok/Durup ince şeyleri anlamaya” dizelerindeki sese kulak kabartması gerekmez miydi? Kişilerin durup ince şeyleri anlamaya vaktinin olmaması bir yana, kimi kez geri çekilmelerle gerilemelerin gerçekten iyi olduğunu fark etmeleri umulurdu. Sadece bunlardan yola çıkarak bile Gülten Akın adına eksik kalan şeyin hak ettiği kadar okunmaması, dolayısıyla da anlaşılmaması olduğunu söyleyebiliriz. Aslına bakılırsa 1990 sonrasında Gülten Akın her zaman az ve öz bir çevre tarafından sevilip okunmuştur. Yengilerin eskittiği yorgun/yılgın savaşçılık durumu göz ardı edilemez elbet. Fıtratındaki geriye çekilme tutumu ve “susmanın iktidarına” talip olması da bunda etkili olmuştur. Zaten kendisiyle “kalbin elem günleri”nde yapılan son söyleşilerden birindeki şu cevabı dikkat çekicidir: “Durmadan siyasaya yöneliyor sorularınız. Ben güncel siyasayla uğraşmıyorum. İsteseydim, bana açılan gazetelerde yazardım. Bu söz genele atfen yazıldı.” Yuvarlak, kalıp sözlerdense “bir inceliğe varmış kişiler için” şiir yazmaya devam etti.

POETİK BİR İMKÂN OLARAK DÜZYAZILAR

Gülten Akın’ı Gülten Akın yapan şey hiç şüphesiz onun şair tarafıdır. Hatta kendisine Cumhuriyet devrinde yetişen ilk kadın şair denilmesi mümkündür. Ancak kendisinin şiir dışındaki yazı ve konuşmalarından meydana gelen yani düze inişinin verimleri olarak anılmayı hak eden Şiir Üzerine Notlar kitabıyla Şiiri Düzde Kuşatmak ayrı ayrı ele alınabilir. Bence bunlar onun uğraş düzeninin koridorlarını adımlarken en çok akla gelmesi gereken kitaplardandır. Çünkü Gülten Akın, bunlarda 1960’lara kadar kendi bireysel çıkışlı fakat kadın olması hasebiyle ezilenlerin birleşip bütünleşeceği, “Ben değil, biz diye diye var olacağı” bir duyarlığı şiire getirmeye çalıştığından söz eder. İlk gençliğinin geride kaldığı ve Türkiye’de yoğun siyasî ve ekonomik tartışmaların yaşandığı 1960’lardan sonraysa toplumcu duyarlığı yansıtan yönü öne çıkar.

Bunlar üzerinde küçük notlarla düşünmek yararlı olabilir. Aslına bakılırsa ilk kitap ikincisinin içinden doğmuştur. Zira Akın, 1983’te tarihleri eski olan düzyazılarını, konuşmalarını bir araya getirmişti. Daha sonra bu kitabın “Şiir Üzerine Notlar” bölümü çıkarılmış, yerine yeni konuşmalar ve yazılar eklenmişti. Şiir Üzerine Notlar ise genişletilerek ayrı bir kitap şeklinde yayımlandı. Şairin dar zamanlarda “şiiri küstürmeyi” göze alarak tuttuğu notlardan oluşan bu kitapta Akın’ın, genellikle şairler hakkında yazdıkları var. Önsözlerde de belirtildiği üzere, şiir yazmak kadar şiiri içerden ve derinden okumayı sevdiğini belirten Akın’ın yapı araştırmaları anlama edimine yeni boyutlar kazandırmakta. Yazılara bakıldığında şairin, şiirin anlamı ve değeri gibi birtakım soyut kavramları, şairlerin değişik şiirleri etrafında genelde ufak ısınma yazılarıyla irdelediği görülmekte. Bir bakıma Akın, düşündüklerini söyleyerek, yazarak, tartışarak ve örnekleyerek şiir bilgisini geliştirip bütünlemeye çalışmış.

Gülten Akın’ın, “ozan”, “tansık” örneklerinde olduğu gibi yazılarındaki kelime tercihleri ekseninde de bir değerlendirme yapılabilir. 1967’de Türk Dili’nde yayımlanan ve düz yazı kitaplarına alınmayan “palaz” yazısında Nurullah Ataç’ı düşünce, sanat ve edebiyat ortamında “yeni bir tavır” olarak görmüş olmasını bu bağlamda mutlaka anmalıyız. Attilâ İlhan’ın Osmanlıca tutkusunu sorunlu bulmuş mesela. İlhan’ın yerel deyişleri iyi kullanması ile Kemal Tahir’i karşılaştırması da önemli. Ona göre Kemal Tahir, yerel sözcükleri ve deyimleri anlamlarından uzaklaştırmış, bunları yerli yersiz ve yanlış kullanmış. Elbette hakkını da teslim ediyor Kemal Tahir’in ama gene de ona dönük eleştirel yaklaşım öndedir: Çorum ve yöresini iyi derlemişken İstanbul çok aceleye getirilmiş diyor.

Gülten Akın, “Türk şairi” yerine “Türkçe’nin şairi” denmesi gerektiğini ifade eden Mehmet Yaşın’ı haklı bulur. Şiir yazan açısından Türkçe kavramının Türk kavramına nazaran daha kapsamlı göründüğünün altını çizer. Tutkunu olduğu nice dizeler, nice beyitler olmasına karşın “bağrına taş basmak” pahasına Divan Edebiyatı üzerine yazdıkları “Divan edebiyatı halka yabancılaşmış edebiyattır” yargısında görüldüğü üzere Halk Edebiyatının yüceltilmesine dayanır. Özcesi deneme ve söyleşilerindeki vurgu ve anıları belli bir siyasî konumlanışı ortaya çıkarıyor.

Kendi alanında az çok bir şeyler yapmaya, bir çentik bırakmaya çalışırken birtakım pürüzler de göze çarpmıyor değil. “Deneyim” yerine “deney” diyor kimi yazı ve söyleşilerinde ki buradan yola çıkarak onun kelime tercihleri araştırılabilir. Diğer taraftan hakkında yazdığı şairler kadar yazmadıklarından yola çıkılarak birtakım ipuçları yakalanabilir. Gerçi Akın, 1983 yılındaki ilk baskısına göre hayli geniş olan bu kitabın bir bütünlük sorunu taşıdığının farkındadır. Dahası sevdiği onca şair ve şiirin dışarda kaldığını, ömrü yeterse onlar için de kendince notlar düşeceğini vaat etmiş. Fakat bildiğim kadarıyla bunu yapamadı. Belirtmeliyim ki, Türkiye’nin farklı düşüncelere sahip şairlerinin tümünü kapsamıyor onun yazıları. Sözgelimi Sezai Karakoç bağlamında müstakil bir yazısı yok ama onunla aynı akım çerçevesinde anılan şairler üzerine müstakil yazıları var. Karakoç’u Cemal Süreya bağlamında bir defa zikrediyor. 1951 sonu ile 1952 başında Mülkiye dergisinde Süreya’yı okuduğunda kendine özgü havası olan iyi bir şair tanıdığına dair sezgisinden bahsederken “Sezai Karakoç’un çıkışı da o yıllara rastlar. ‘Mona Rosa” ile” diyor. Bunun tanıtım kanallarının ötesine geçen sanat dışı sebeplerle izah edilebileceğini düşünüyorum. Belki hakkında yazdığı şairler Gülten Akın’ın belli öbekteki şairlere nasıl baktığının göstergesi ki burada çok aykırı düşüncelere rastlanmıyor. Enis Batur’un Gri Dîvan kitabına dair yazdıklarının diğerlerine nazaran çok uzun oluşu hemen fark ediliyor. Her iki kitabın sadece içindekiler kısmı okunduğu zaman bile açıklıkla anlaşılır bu. Ayrıca Murathan Mungan, Ali Cengizkan ve Mehmet Yaşın üzerine yazdıkları 1980 sonrası değişimlerle de yakından alakalı. Akın’ın, Gri Dîvan konulu yazısı şiir inceleme anlayışı, tutumu açısından da önemli: “Şiir incelemelerimde şu iki durumu görürüm genellikle: Kimi şiirlerde birçok anlam (çoğu kez yakın anlam) şiirin yapısına dağıtılmıştır. Kimilerinde ise, tek anlam, yan anlamlarla beslenerek sona kadar yürütülür. Son ya da sondan önceki dizelerde bütünlük sağlanır.”

Gülten Akın, 1960 sonrasını Türkiye bakımından bir özgürlük ortamı olarak ele almaktan yanadır. Bu dönemin Türk şiiri için de yararlı olduğu kanaatindedir. Kitaplarındaki yazılar 1970’lerin ikinci yarısından 1980’lere uzansa da, 1940’lar ve 1950’ler üzerine birtakım tespitlerde bulunur. 1956 sonrasını Demokrat Parti’nin “umutsuz yılları” şeklinde değerlendirir. Yazı ve konuşmalarının yayımlandığı yayın organları arasında Varlık, Yeni Dergi, Sinan Yıllığı, Türk Dili, Demokrat, Milliyet Sanat, Gösteri, Yeni Ortam, Türkiye Yazıları, Özgür İnsan, Sesimiz, Cumhuriyet, Yarın, İnsancıl ve Yeni Biçem sayılabilir. 1950’lerin ilk yarısında muhafazakârların edebiyat dergisi olarak bilinen Hisar dışında Yön, Şiir Sanatı, Soyut, Dönem, Papirüs, Yeditepe ve Türk Dili dergilerinde şiirlerinin yayımlaması önemlidir. Yazılarında andığı süreli yayınlardan Mülkiye, Yordam, Papirüs ve Yeni Dergi adlarını nazarı itibara alırsak belli ölçüde süreli yayınları yakından takip ettiğini düşünebiliriz.

Kurtuluş Kayalı’nın Türkiye’nin farklı düşüncelerine en müsamahalı bakan dergisi nitelemesini yaptığı Papirüs dergisinde yazmamış fakat belli noktalarda onunla karşılaştırılması mümkün olan Yeni Dergi’de yazmış. Bunu biraz aralarsak belki de onun Yeni Dergi’de kaleme aldığı yazılara daha geniş çerçeveden ele alabilmek için bir dergici olarak Memet Fuat’a da bakmak gerekebilir. Ayrıca Gülten Akın’ın bu dergideki yazılarının 1972’de yayımlanmış olması da kaydedilmelidir. Keza başka dillerdeki sanat olaylarını Türkçeye aktarmak niyetiyle yola çıkan Yeni Dergi, 1967’den sonra Türk edebiyatına daha çok yer ayırdı. Bu çerçevede şiir, öykü gibi edebiyat ürünleri ile edebiyat incelemeleri, sinema, tiyatro ve resim eleştirileri yayımladı. Madem süreli yayınlardan çokça dergilerden bahsettik, Akın’ın 1980’lerde dergiler hakkındaki kanaatlerini zikretmeden geçmeyelim:

“ Dergilerin ilk sayfalarının yaş sırasıyla, ölmeden ölmüş birkaç adla başlaması kronikleşmiş bir illete dönüşmüştür. Dönüşsün bize ne deyip geçemeyiz. İlerici dergiler de aynı illeti kader olarak paylaşmak zorunda duyuyorlar kendilerini. Bu kader, daha doğrusu kadersizlik kaçınılmaz gibi görünüyor. Dergilerin, hukukça bir deyişle ‘müzayaka’ zordakalım halini tepe tepe kullanan hortlaksa, ölüler dünyasının donuk, soğuk, birbirinin aynı sözcükleriyle, her ayın başında ya da on beşinde dergilerimizin baş sayfalarını karşılıksız, zimmetine geçiri geçirivermektedir.”

Aslında bunları dikkate almamız günümüz dergiciliği bağlamında da değerli çünkü şairin dergiler dünyası bizimkinden epey geniş, bizim duymadıklarımızı duymuş, geçiverdiklerimizi görmüş, bunlar üzerine eleştirilerini kaleme almıştır.

Yazılarının muhalif görünmek veya muhalif yanda görünmenin herkese yettiği yanılsamasına şerh düşen boyutları da var. Sanat ve edebiyat yazıları 1980 sonrasındakiler kadar kurama yaslanmıyor, izlenim yanı baskın yahut daha önde ki zaten bir şairden uzun ve kaynaklara dayanan akademik eserler beklemek o yıllar açısından pek doğru da olmaz. Edebiyat değerlendirmeleri sadece şiirle sınırlı değil elbette. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Çocuk ve Allah kitabını inancın gelişimi açısından irdelerken yazdıkları dönemin egemen yaklaşım tarzına bir itiraz:

“ Söylemeye gerek yok ki, bu kötüye çekilecek, şu, gericilik falan gibi hazır damgayı sırta vurdurtacak bir inanç değil. Hayatın bir parçası. Gelişebilecekse gelişir. Değilse ölür, karşıtı gelişir.(…)

Dağlarca, şiirinin başından beri ‘Maddeci’ bir görüşü geliştirmiştir. Mistik, metafizik konuları kurcalaması bu maddeci görüşe daha doğru, daha geniş bir içlem kazandırma isteğiyledir.”

12 Eylül 1980’e kadar yayınlanan Demokrat gazetesinde, sanatta ulusallık ve evrensellik konusunu irdelerken de gündeme gelir gericilik konusu: “Kendi geleneğimizi çaresiz kapitalizm öncesi kültür içinden ilerici öğeleri seçmeyle oluşturacağız. Gerici öğelere sürekli karşı çıkacağız. Gerici öğelere dayanılarak canlandırılmak istenen yaşam biçimine, kültüre ve sanata da.” Şüphesiz Gülten Akın, bunlarla yargılanmamalı. Zaten kendisi buna benzer bir bağlamda 1978’de Edebiyat dergisinde Emin Ziyaioğlu müstearıyla yazan Nuri Pakdil ve ardından Selim İleri ile ufarak bir tartışmaya dâhil olmuştur. Akın, 1979 Martında Türkiye Yazıları dergisinde Ziyaioğlu’nu dürüst davranmamakla suçlamıştır. Çünkü yazısından alıntıladıkları anlam bütünlüğünün bozmuştur. Ardından şöyle devam etmiştir: “Dünya görüşlerimizdeki ayrım, sorularını yanıtlamama engel olmazdı.” Selim İleri bu değinmeden hareket ederek Gülten Akın’ın yabancılaşma kavramına Marksist açıdan değil, idealist açıdan yaklaştığını ileri sürmüş. Aslına bakılırsa ontolojik Hegelcilerle sosyalist Hegelciler arasındaki tartışmanın farklı bir tezahürü bu. Niyetim unutulan tartışmaları yeniden harlamak değil. Bir şairin eskiden yazdıklarını yok saymadan tarihselleştirmek. Birazcık çaba ile yazılanları oldukları yerde bırakmadan değerlendirmek fena olmaz.

Gülten Akın, Kemalist Fazıl Hüsnü’den bahsetmez ama Behçet Necatigil’in Dar Çağ kitabının sonuna eklenen “Atatürk Şiirleri”ni, kendisinden beklenen düzeyden uzak, son derece cılız bulur. Aynı konuya ilk dönem şiirlerinde biçimsel açıdan etkisinde kaldığı Cahit Külebi bağlamında değinirken, bu şairlerin Atatürk konulu şiirlerinin okul kitaplarına geçmiş olmasını ve çocukların şiire onlarla başlamalarını güzel bulur. Bunlara katılmak veya karşı çıkmak ayrı bir bahis fakat bir şairin, bu tarz şiirlerin el üstünde tutulduğu yıllarda konunun “bam-teline” dokunarak geliştirdiği eleştiriler kıymetlidir. Orhan Veli’nin, Nâzım Hikmet’in Türk Edebiyatı’ndan zorla silinmesiyle öncü bilindiği tespitini yapmış ki oldukça önemli. Cemal Süreya’nın porte dilini anımsatan cümleler de var: Bir yerde Attilâ İlhan için “Türkiyeli şairlerin en yörük olanı” demesi bu savımızı pekiştirmemize yardım ediyor. Ahmet Haşim üzerine Türk Dili’nde yazdıkları yapısalcılık tartışmalarıyla da ilişkilendirilebilir. Yazdıklarına bakarak Türkiye’deki şairler meclisinin oluşumu konusunda bazı şeyler söylenebilir.

Gülten Akın, şair olarak ilgisizlikle karşılaşmadığını tam tersine en çok ilgi görmüş birkaç şairden olduğunu yinelemesiyle de egemen şair alınganlığından farklı bir yerde durur. İzleği bireysel ama aynı zamanda toplumsal da olan şiirler yazan bir şair olarak, sanatın toplum sorunlarıyla irtibatına değinmesi kadar Divan şiiri başta olmak üzere her ustalığa saygılı olduğunu belirtmiş olması da çok anlamlı. Bir şeye de dikkat çekmeden geçmemek gerektiğini düşünüyorum. 1985 yılında Yarın söyleşisinin son sorusuna verdiği cevapsa dört dörtlük:

“ Yaşımdan dolayı değil de deneyli olduğum için genç dostlarıma öneriyorum: Böyle sorular sormayın.(…) Çağdaş, yeni, birinci yeni, ikinci yeni, kapalı, açık, soyut… Önce onları siz değerlendirin. Sorunuzu ona göre sorun. Buna birikiminiz de yeter. (…) Bir de bu soruları, bize görüşlerini yıllarla yazılarına geçirmişlere sormayın.”

Folklor ve şiir bahsinde dikkat çektikleri dönemin tartışma konuları açısından önem arz eder. Halk edebiyatının bugüne nasıl kaynaklık edebileceğine dair görüşlerini dönemin diğer şairleriyle karşılaştırmak anlamlı olabilir. Elbette konunun, dini ağıt, Tanrı, kader, tarikat, dergâh, tekke, “görünürde dinsel ama o günlerin hayatı yönlendiren bağnaz din düzenine karşı çıkan” şiirler vb. hususlarla alakalı olan diğer yüzü var ki buna değinmeden geçmek doğru olmaz. Tüm bunların Gülten Akın şiiriyle bağlantılı bir şekilde düşünülmesi, onun şiirini anlama çabası açısından önemli imkânlar sunabilir.

ERKEN CUMHURİYET DEVRİNDEN 1970’LERE “BENİ SORARSAN”

“Hayatım şiirim, şiirim hayatım oldu” diyen Gülten Akın’ın hayatına dair ufarak anı kırıntılarını düz yazılarında ve söyleşilerinde rastlamak dahası bunları kronolojik bakımdan kolaylıkla takip edebilmek mümkün. 1950’lerin şiir geceleri, diyalektik materyalizm, bilimin aydınlığına inanmak, siyasî mücadele, sürgün gibi türlü konulara uzanılabilir ve anlamlı bir tasvir yapılabilir. Kimileri şairin kişiliğinin kimliğinden ayrı tutulması gerektiğini, kimileri ise şairin kişiliğinin ve şiirlerinin ayrılmazlığını düşünür ki Gülten Akın ikincilerdendir. Şiiri Düzde Kuşatmak kitabında yaşamöyküsüne dair yazdıkları dikkat çeker. 1933’te Yozgat’ta dünyaya gelmiş ve on yaşındayken bu şehirden ayrılmış, bu şehrin kendini çağa kolay teslim etmeyen yanını hep önemsemiş. Yaşamöyküsünden birkaç örnek onun kimliğini somutlaştırabilir:

“Babam Balyazoğlugil’den olur. Annemse Kavurgalı Hoca Nuri Efendi’nin kızıdır. Ana yanından soyludur anam. Hoca Nuri Efendi gününün medrese eğitimini görmüş, bunu İstanbul’da tamamlamış aydın bir din adamı. ‘Ulûm-u diniye’ öğretmeniyken, Cumhuriyetle birlikte il kitaplığı yöneticiliğine getirilmiş. Sarığı atıp şapka giyen ilk kişi. Okumaya düşkün. Mevlâna, Yunus tutkunu. Çocuklarını okutmuş.(Bu okuyanlar büyük bürokratlar oldular, siyasaya girdiler milletvekili filan oldular.)

Şekerpınar’a giderken Çatak üstünde bir sarı taş köprü vardı. Köprünün başında Ceritazade’lerin evi, yanındaki annemin babasıgilin. Tek kat üstüne ama, geniş kurulmuş, sofaları, iç içe kocaman odaları olan evler. Oda kapılarının üstünde levhalar vardı. Lâtin harfleriyle, özenle yazılmış. Besmele, şiir dizeleri, özdeyişler. Ozan Berin Taşan’ın dedesi Şeyh Abdürrahim Rumi’nin iki dizesi vardı onlar içinde: Tövbe yarabbi hata yoluna gittiklerime/ Bilip ettiklerime, bilmeyip ettiklerime.”

 

Okuma serüvenini anlattığı yazısında sessiz yaz günlerinde okuma bilen annesine okuduğu kitaplardan söz eder. Edebiyatla, dünya klasikleriyle tanışma sürecine de değindiği bu yazısında dedesinin kitaplık memuru oluşunu hatırlar:

“ Dedemin kitaplık memuru olması kitap bulmamızı kolaylaştırıyordu. İlkokul son sınıfa kadar birlikte okuduk, elimize ne geçtiyse. Eski halk öyküleri, destanları, serüven romanları, bir de Sabahattin Ali. O da babamın sevdiğiydi. Yozgat’ta öğretmenlik yapmış bir süre. Sanırım ilgi sıcaklığı biraz da o yüzden.”

Gülten Akın’ın hayatını ve edebî oluşumunu merak edenler için bu yazı çok yararlı olacaktır. Bunun yanı sıra, çocukluğunun gerçekliklerinden, şiirle içli dışlı olan aile çevresinden dikkat çekici kesitler sunar.

“ Çevremde hep şiirsel bir ağıntı vardı. Yakınlarım arasında beyler vardı. Bildiğimiz derebeyi. Asılmışlar vardı. Atatürkçüler vardı. İyice halktan kişiler vardı. Siyasaya hiç aldırmayanlar vardı. Din vardı. Dinsel kurallara aldırmayan vardı. Konak vardı. Küçük ev vardı (en çok yaşadığım). Ölmek üzere olan haremlik selamlık vardı. Söz, dil, söyleşi vardı. İkinci Dünya Savaşı sırasında yokluk vardı.”

Gülten Akın’ın şiirinin hayatla yakın alışverişe girmesi, oradan temellenmesi babında 1960- 1973 yılları arasında Haymana, Alucra, Kumru, Gerze, Gevaş, Saray gibi ilçelerde yaşananlar ve insan tipleri etkili olmuştur. “Hayatın ve doğanın ‘Benden geçen’ şiirlerini yazıyorum. Yaşıyorum, sonra bir gün yazıyorum” demesi bundandır. Mesela 1969’da Türk Dili dergisinde yayımlanan “Akıl İçin Yergi” şiirinde “Alucra yapısı silâhını kuşanır” dizesi dikkat çeker. “Kadın Olanın Türküsü” şiirindeki “ Portakal kokusu Kumluca’dan gelir” dizesi de. On yaşındayken taşındığı Ankara ise, dostluklarının, sevgilerinin ve kırgınlıklarının kenti olmuştur daima. Doğularda yolsuz dağlarda, soğuk subaşlarında ölmek istemiştir ama Ankara onu hep çekmiştir. “Gülteni Yozgatlı demesinler bundan böyle/ Nerde ölürsem oralı olayım” dizeleri onun Ankaralılığı açısından da yorumlanabilecektir artık. Üniversiteye başladığı sene tanıştığı eşi Yaşar Cankoçak’ın kaymakam olmasından dolayı Anadolu ilçelerinde yaşadığı yıllar kendisini bu şehirden epey uzaklaştırmıştır.[1] 1956’dan itibaren Gülten Akın’ın kendisini “bir parça avukat, daha çok devlet görevlisi en çok da öğretmen ama hep vekillikle” diye anlatması bundandır. Sonrasını birlikte okuyalım:

“ Beş çocuğum var. Göstermelik bir eş, bir ana olmayı hiç düşünmedim. Neyi ki yaptım, bütün yüreğimle, bedenimle, içtenliğimle yaptım. Yaşamımdaki bu dolgunluktan, doygunluktan şiirim çok yararlandı. Öğretmenliğimi de, avukatlığımı da öğretmek, yol göstermek değil yalnız, öğrenmek, yol sormak için kullandım. Eşimin yöneticilik görevi nedeniyle Anadolu’yu dolaştık. Çok ilçe değiştirdik. Bu da bir sanatçı için büyük bir şans.

(…)

Alucra bir bakıma ilk gittiğimiz ilçe sayılır. Evimize bomba konuldu. Anayasanın, yasaların hakça, halkça uygulanmasını savunma bir suçtu. Halkı aydınlık ve dirençli kılmaya çalışmak da. Çileler bizi eğitti.

(…)

Alucra’da okuma bilmeyen kadınlar için kurs açtım. Geceleri bir sınıf dolusu toplanıp okula giderdik, ellerimizde fenerlerle. 1961 Anayasası’nda oradaydık. Yeniden doğmuş gibi, pırıl pırıl coşkulu.”

Henüz kitaplarına girmeyen bir söyleşisinde öğretmen yokluğundan ötürü Gevaş’ta Fransızca öğretmenliği de yaptığından bahseder. Daha önce öğretmenlik yaptığı ilçelerdeki deneyimlerinden yararlanır burada. Göçebe düzeninin getirdiği dağdağa içerisinde “Yanlış mı belledim, insan sorumluluktur” diyen şair 1965’te Ordu’nun Kumru ilçesinde gördüklerini şöyle anlatır başka bir söyleşide:

“ Ordu ilçesi Kumru’nun bir dağ köyüne (adı Çavdar olacak) toprak bir yol açılabilmişti. Görülmemiş diklikte bir yoldan çıkıp gitmiştik. Yıl 1965 ve ilk kez bir motorlu araç görüyordu köyün çocukları. Bizi alıp bakımlıca bir eve buyur ettiler. Öteki evleri görmek, insanları tanımak istiyordum. Bin dereden su getirip engelliyorlardı. Üsteleyince, gezdirmek zorunda kaldılar. Her gittiğim evde hasta vardı. Birinde dört kişi yatıyordu. Hepsi verem. Ocaklarında, İç Anadolu’da sitil dediğimiz bakır kaplarda pancar (karalahana) kaynıyordu. İçine mısır kırması katılmış. Yağsız, etsiz; yoksulluğun çaresizliğin böylesini başka yerde görmedim, diyemem. Gerze’nin uzak köylerinde, Gevaş’ta…

‘Yaz’, ‘Güz’, ‘İlkyaz’, ‘Kış’ ve öteki şiirler ardarda yazıldılar. Acılarla dolu ama, coşkuyla, sevgiyle. Kendi çocukluğuma da ilmikler atarak.”

Şüphesiz şairin dünyayı dondurduğu ve gözlediği çıkış yerine varabilmek için onun yaşam serüveni detaylarıyla bilinmelidir. Elbette siyasî partilere temas eden yönleri de var anlattıklarının. Şunları kaleme almış bu bağlamda:

“Doğduğum evin kadınları da Cumhuriyet’i tutardı. Atatürk’e hayrandı ninem, annem. Dedemse kadınları yasayla özgürleştirdiği (!) için,-bu nasıl özgürlükse- kızardı. Babam Halk Partisi’ne karşıydı. 1946 ve sonrasında Demokrat Parti’nin kuruluşundaki coşkusunu unutamıyorum. Ama 1950’lerden sonra hem coşkusu söndü, hem umudu.

(…)

1964 olmuştu. Anayasa halkın yaşamında pek bir şeyi değiştirememişti. Umutsuzluklar, küskünlükler, kırgınlıklar yeniden başlamıştı. Solda TİP örgütleniyordu. Görece bir özgürlük ortamında eleştiriler başlamıştı. Dergiler, kitaplar. Sol çeviriler.”

Üzerinde biraz durunca şairin etrafında ne var ne yoksa hepsi görülüveriyor yazı ve söyleşilerde. Keşke bunun daha geniş halini, olanca ayrıntısıyla yazabilseydi Akın. Birkaç nokta bile ne kadar mühim olduğunu göstermektedir. Umarım 1978’de okurlarına vadettiği detaylı anlatımını anılarında yapmıştır. Tabii şiir, kanat takıp uçurmadıysa yaşamının gerçeklerini.

1970’li yılların başında bir kamu görevlisi ailesi olarak Maraş’ın gündelik hayatına katılırlar. Bu şehirdeyken yıllar öncesinden başlamayı düşündüğü Kurtuluş Savaşı şiirine Maraş üzerinden dâhil olur. Bu şehirde oturmaya başladıktan kısa bir süre sonra Maraş’ın ve Ökkeş’in Destanı’nı hazırlayan ilk gereçleri toplar, ardından bunların seçilip düzenlenmesi gelir. Hakeza bu konuya yöneliş, ‘60’lı ve ‘70’li yıllarda sol ve milliyetçilik münasebetlerini kavramak açısından da hayli önemlidir. Meseleye parmak basılması noktasında Akın’ın Türk Dili dergisinde 1976’da Aziz Nesin’in, Kurtuluş Savaşı konulu çocuk kitaplarına dair körpe değinisi de yararlı olacaktır. Beri yandan 1940’lardan bu yana sürüp gelen göçleri büyük boyutlu bir destan içerisinde işlediği Seyran Destanı kitabı da göz önüne alınsrak hem tahkiyeyi hem de dizelerin ve bölümlerin şiirsel yükünü korumak bakımından zor olan destan yazımına yöneliş dönemin “ tür modası” çerçevesinde ele alınabilir. Aslında bu konuya el atmak çok iyi olur. Ancak daha önemlisi sonraki yıllarda neyin nasıl dönüştüğünü dikkate almaktır. Maraş insanını (belki de taşrayı) tanımak için sarf ettiği çabayı yansıtması açısından şu satırları birlikte okuyalım:

“ Toplamamak elde değildi. Kimle konuşulsa söz dönüp dolaşıp oraya geliyordu.(…) Kurtuluş Savaşı’mızın yiğit gazilerinden yaşayanlar vardı. Onlardan biri komşumuzdu. Konuşuyorduk. Doyulmaz söyleşilerimiz oldu. Notlar aldım. Öykülerin yaşayan izlerini sordum. Savaşın gezdiği yerleri ben de ev ev, sokak sokak gezip gördüm. Narlı yöresinden Maraş’a doğru akıp gelen suyu, Aksu’yu, köprülerini tanıdım. Tarihi incelemiyor, izlemiyor, yaşıyordum. Maraş çarşısına gittim birçok kez. Sevinerek gördüm ki özelliğini henüz yitirmemiş; iğreti duruyor naylon… Kilimin, keçenin, at koşum takımının yağ ve pekmez küleğinin üretimini, bakırın ve gümüşün insanla ilişkisini izledim. Ev içlerine girdim. Ordaki yaşamı, evlere yansıyan geleneksel beğeniyi tanıdım. Maraş insanının yapısını, konuşma ve davranışını izledim.”

Yukarıdaki alıntıda da ifade edildiği üzere, Gülten Akın’ın hayatının şiirleri açısından kurucu bir unsur olduğu görülmektedir. Tabii bu bir aradalık meselesi, onun şiirinin bir diğer yönü olan toplumcu duyarlığa yönelinmesiyle de çok yakın bir teması içerir.

Bu kısa metinde onun düzyazıları üzerinden hayatının gelişimini çizmeye çalıştık ve şiire bakışının bazı özelliklerini belirttik. Şimdilik bu kadar yeterli sanırım. İleride yeni örnekler, başka değerlendirmelerle Gülten Akın üzerine düşünmenin evleğinin genişleyeceği düşünülebilir. Tabii işi kolaylaştıran hazır alınmış moda görüşler eşliğinde “Ne çıkar ayıklamaktan” diye düşünülmüyorsa. Umarım burada aralamaya çalıştığım kapıdan fark ettirmeye çalıştıklarım klişe değinileri dalgalandıran küçük bir yel olur. Ayrıca şairliği dışındaki kişiliğinin farklı gözeneklerinin kavranması için kitaplarına alınmayan çeşitli dergi ve gazetelerdeki yazılarıyla konuşmalarına kitaplarının yeni basımlarda mutlaka yer verilmelidir. Son olarak eklemek gerekir ki, Gülten Akın’a böyle dayanaklı bakmak bir bakıma onu daha iyi anlamanın yolunu da açabilecektir.

[1] Yılmaz Biçer, Acemi Bir Savcı 60’lı Yıllarda Bir Adalet Manzarası (2011) kitabında, Kumru’da kaymakam iken tanıdığı Yaşar Cankoçak’ı uzun uzun anlatır.

Güncelleme Tarihi: 09 Kasım 2015, 11:58
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35