İran ve Suudi Arabistan rekabetinin yeni adresi Orta Asya

Ortadoğu’nun en kuvvetli iki ülkesi olan Suudi Arabistan ve İran’ın yıllardır yüksek tansiyonlu rekabeti ve bölgede artarak devam eden gerilim, iki ülkenin sıcak bir çatışmaya girmeye cesaret edememeleri sonucu yumuşak bir geçişle Orta Asya’da da hissedilmeye başlanmıştır.

İran ve Suudi Arabistan rekabetinin yeni adresi Orta Asya

Ahmet Furkan Özyakar

20. yüzyılın en önemli siyasi gelişmelerinden biri olarak gösterilebilecek Sovyetler Birliği’nin dağılması; çift kutuplu dünya düzeninin sona ermesi ve Orta Asya coğrafyasında beş ayrı devletin bağımsızlığını ilan etmesiyle sonuçlandı. Bu sürecin yaşanması, bölgede ciddi bir güç boşluğunun ortaya çıkmasına, küresel ve bölgesel güçlerin bu bölgeye yönelik yeni stratejiler geliştirmesine yol açtı. Bölgedeki bağımsızlık süreçlerinin tamamlanmasının ardından 20. yüzyılın son on yıllık döneminin; Orta Asya ülkelerinin yönetim becerileri kazanması, Tacikistan’da 1992-1995 yılları arasında yaşanan İç Savaş ve bölgede bulunan diğer ülkelerin de bu durum karşısında siyasi pozisyonlarını alması ile geçtiğini söylemek doğru olacaktır. Sovyetlerin dağılmasının üzerinden geçen çeyrek asırlık periyotta, Orta Asya için asıl kırılma noktası olarak ABD’de gerçekleşen 11 Eylül saldırıları gösterilebilir. Bu saldırının sonucunda ABD’nin Afganistan’da yürüttüğü askeri operasyonlar için Özbekistan’ın Karshi Khanabad ve Kırgızistan’ın Manas bölgesinde askeri üs kurması, Amerika’nın Ortadoğu’dan sonra Orta Asya’ya da müdahil olmasıyla sonuçlanmıştır. Bu gelişmelerle birlikte hem bölgenin jeo-stratejik konumu hem de siyasi istikrarı sebebiyle Rusya ve Çin’in de ağırlığı hissedilmeye başlanmıştır. Bunun yanı sıra bölge ülkelerinin açık denizlere kıyılarının olmaması ve yeterli enerji ihracını yapabilecekleri bir kanalın olmaması, onları başka ülkelerle işbirliğine yönlendirmiştir. Bu noktada İran ön plana çıkarak, hem tarihsel ve kültürel bağlarını hem de bölgenin enerji kaynağını kendi ekonomik izolasyonu için bir kurtuluş reçetesi olarak kullanarak kazan-kazan politikası yürütmeye başladı. Bunun yanı sıra İran ile yıllardır ‘Soğuk Savaş’ içerisinde olan Suudi Arabistan da bölgenin var olan Sünni nüfus potansiyelinden ve ekonomik imkanlarından faydalanmak üzere bölgeye müdahil olmuştur. Yukarıdaki kısa ve genel açıklamalar doğrultusunda bu makalede özellikle İran ve Suudi Arabistan’ın küresel güçlerin ‘müsadesiyle’ bölge içerisinde bulunan beş ayrı ülkeden pay kapma mücadelesi incelenerek, yürüttükleri politikaların şu ana kadar başarı sağlayıp sağlayamadıkları tartışılacaktır. Bu kapsamda iki ülkenin özellikle politik, ekonomik, dini ve kültürel konularda yürütmüş oldukları politikalar ve bunların kendilerine dönüşleri üzerine yoğunlaşılmıştır.

İran ve Suudi Arabistan’ın Orta Asya Politikasına Genel Bakış

Sovyetlerin dağılması, İran için ekonomik ve politik fırsatları barındırdığı kadar güvenlik tehditlerini de barındırıyordu. Bağımsızlıklarını ilan eden ve siyasi kimlikleri henüz oturmamış ülkelerle bir anda kara sınırından ve Hazar Denizi’nden komşu olması, Tahran’ın başlangıçta güvenlik endişelerini arttırdı. Buna karşın İran aynı zamanda beklenmeyen bir zamanda Soğuk Savaş’ın getirmiş olduğu politik atmosferle karşı karşıya kaldığı Sovyet tehdididen de kurtulmuş oldu. Ayrıca, bölge ülkelerinin açık denizlere herhangi bir kıyılarının olmaması, Rusya’dan başka İran opsiyonunu da ellerinde bulundurmaları, onlar için yeni bir ekonomik pazar anlamına geliyordu. Yaşanan bu gelişmeler ışığında İran-Irak Savaşı’nın sona ermesi, devrim lideri Humeyni’nin ölümü ve İran’ın ekonomik olarak yeni pazar arayışları Tahran yönetiminin Orta Asya’ya yönelik ideolojik bir politikadan ziyade diyaloğa dayalı bir politika benimsemesine yol açtı. 

İran’ın, devrimin ilk yıllarında kurmuş olduğu yönetim biçimini ihraç etme girişimlerinin bulunması ve İran’ın bölgede bu doğrultuda politikalar yürütmesi, bölgedeki ülkelerin İran’a karşı çekince ile yaklaşmasına ve İran’a başlangıçta mesafeli durmalarına sebep oldu. Bu sürecin negatiften pozitif yöne doğru kayması nedenlerinin başındaysa devrim lideri Humeyni’nin ölümü ve Cumhurbaşkanlığına gelen Rafsanjani’nin İran dış politikasında değişime gitmesi ve peşinden Cumhurbaşkanı Hatemi’nin Kültürlerarası Dialog’  çağrısının bölgede gerekli karşılığı bulmuş olması söylenebilir. Bunun yanı sıra İran’ın, Tacikistan İç Savaşı’nda Rusya ile işbirliği yaparak Tacikistan’da barış ortamının sağlanması için arabulucu rol oynaması, Tahran yönetimin hanesine pozitif bir puan olarak yansımıştır. İran’ın bu süreç içerisinde bölgede ideolojik olarak faaliyet yürütmesinin kendisine yarardan çok zarar getireceğini fark eden siyasi elitler, Orta Asya’ya yaklaşımlarını değiştirerek İslami/ İdeolojik söylemi bir kenara bırakıp, pragmatik politikalar üzerinden ikili ve çoklu ilişkileri geliştirme yoluna gittiler. Buna karşın İran’ın mezhepsel olarak değil ama kültürel ve ortak dil sebebiyle Tacikistan’da İslami gruplarla olan ilişkileri de birçok defa gündeme geldi ve bu durum Tahran ve Dusanbe yönetimlerini karşı karşıya getirdi. Özellikle ‘Tacikistan İslami Rönesans Partisi’ yöneticilerinin Tahran’da devrim lideri Hamaney ile gerçekleştirdiği görüşmeler, bu rahatsızlıkların da yersiz olmadığını göstermektedir.

Bu noktadan hareketle Suudi Arabistan ve İran, bir şekilde bölgedeki halkla İslami etkenleri kullanarak bir bağlantı kurmaya çalışmakta bir yandan da yürütülen politikalarda bölgede bulunan özellikle Rusya ve Amerika’nın çıkarlarıyla ters düşmemesine özen gösterme gayreti içindedirler. Bu sürecin nasıl bir yöne doğru evrileceğini şu an için kestirmek zor olsa da her iki ülkenin bölgede bir şekilde yıllar içinde kurmuş oldukları bağları dinamitlemeyecekleri düşünülmektedir.

Bununla beraber Suudi Arabistan’ın bölgeye giriş vizesi alması, 1979 yılında Sovyetlerin Afganistan’i işgal etmesiyle başlamış ve akabinde özellikle Afganistan’da “Pan -İslamcılık” ve “Cihatçı” anlayış gelişim göstermiştir. Sovyetlerin yıkılmasının ardından ise Suudi Arabistan bu defa -ilerleyen kısımda üzerinde durulacağı üzere- doğrudan Orta Asya’da yine mezhepsel olarak varlık göstermeye başlamıştır.

ve çalışmalarını bu doğrultuda sürdürmüştür. Suudi Arabistan’ın bölgeye olan asıl yaklaşımı ise mezhepsel ve siyasi olarak uzun yıllardır karşı karşıya geldiği İran’ın bulunduğu bir coğrafyada dışarıda seyirci olarak bulunmamak, Orta Asya’nın enerji imkanlarından faydalanmak ve ideolojik olarak mümkün olduğunca bölge halkının ‘İslami uyanışını’10 gerçekleştirmek olarak değerlendirmek doğru olacaktır.

Orta Asya’da Dini ve Kültürel Boyut

Müslüman dünyasının lideri olma iddasındaki iki ülkesi İran ve Suudi Arabistan, dış politikalarında dini ideolojilerini politik olarak dile getirmekten çekinmemektedirler. Suudi Arabistan’da Vahhabi anlayışın üzerine inşa edilen Selefilik ve Şii karşıtı propaganda ve İran’da devrimden sonra rejimin temel taşı olan Şiilik anlayışı, sürekli çatışma halinde yer almakta ve iki ülke de bu anlayış doğrultusunda mezhepsel olarak birbirlerini inkâr etmektedirler. Bu kapsam doğrultusunda iki ülke de Sovyetlerin yıkılmasından sonra yeniden Müslüman kimliğe kavuşturmak istedikleri Orta Asya halklarını mezhepsel olarak etki altına almak için farklı yollardan bölgeye kanalize olmaya çalışmaktadırlar.

Orta Asya’nın Sünni nüfusu da Suudi Arabistan için bölgede yürütmek istedikleri faaliyetler için bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirilmek istenmektedir. Buna karşın bölge ülkelerinin tamamının Sovyetler döneminde ciddi bir şekilde seküler bir yönetim biçimini benimsemeye zorlanmaları ve dini kurumların ve grupların sıkı baskı altında tutulması, bölge halkının da İslam ile aralarına bir şekilde mesafe girmesine sebep olmuştur. Suudi Arabistan’ın Gorbaçev zamanında ise Orta Asya’da binlerce cami yaptırdığı ve Kur’an-ı Kerim’ler getirttiği belirtilmektedir. Sovyetler’in yıkılmasından sonra bölge ülkelerinin bir anda kendilerini boşlukta bulmaları ve gençlerin toplumsal yaşama adapte olamamaları sonucu, onları farklı arayışlara itmiş ve bu aşamada Selefi-Vahhabi anlayış gençler üzerinde etkili olmaya başlamış-tır. Bunun akabinde Al-Harameyn, Al- Igasa, Ibrahim Bin Abdulaziz Al Ibrahim Fonu gibi Vahhabi kökenli sivil toplum kuruluşları, ekonomik olarak bölgeye yardım faaliyetlerinde bulunmuşlardır. Bunun yanı sıra Suudi Arabistan’ın Vahhabi misyonerleri de Orta Asya’da çeşitli bölgelerde bulunarak İslam’ı radikalleştirdikleri yönünde çalışmalar yaptıkları belirtilmiştir. Suudi Arabistan’ın bu çalışmaları günümüzde de devlet eliyle çeşitli sivil toplum kuruluşları ile devam ettirdiği ve Orta Asya’da bir taban oluşturmaya çalıştığı gözlemlenmektedir.

Suudi Arabistan’ın yürütmüş olduğu bu politikaların karşısında ise İran’ın daha dikkatli bir politika izlediği söylenebilir. Tahran yönetiminin tarihsel ve kültürel bağları sebebiyle bölge ülkeleriyle diyaloğunun kısmi olarak daha iyi olduğu ve mezhepsel söylemi doğrudan dış politika aracı olarak bölgede ön plana çıkarmadığı gözükmektedir. Buna karşın yukarıda bahsi geçen Tahran ve Dusanbe arasındaki siyasi görüşmelerin de aslında bir bakıma İran’ın mezhepsel olarak hala Tacikistan’dan bir umut ışığı gördüğü sonucunu çıkarmak mümkündür. İran her ne kadar dini kanadı Orta Asya’da aktif olarak ya da daha doğru bir tabirle istediği gibi kullanamıyor olsa da kültürel diplomasi faaliyetlerine dönemsel ve devamlı olarak devam etmektedir. Bu kapsamda İran’ın bölge ülkelerine dini kitaplardan ziyade normal kitaplar, filmler, dergi ve gazetelerle, televizyon ve radyo programları ihraç ettiği gözlenmektedir. Bunun yanı sıra İslami Kültür ve İrşad Bakanlığı altında kurulan ‘Kültür ve İslami İlişkiler Kurumu’ İran’ın kültürel diplomasi faaliyetlerini doğrudan yerine getirmektedir ve bu kapsamda Orta Asya ülkelerinde Ingiltere’nin British Council, Almanya’nın Goethe ve Türkiye’nin Yunus Emre Enstitüleri’nin faaliyetlerine benzer şekilde Farsça Öğretim Merkezleri açarak İran’ın dil, tarih ve kültürünün Orta Asya’da özellikle gençler arasında yaygınlaşması için faaliyetler yürütmektedir.

Buradan anlaşılacağı üzere iki ülkenin Orta Asya’ya yaklaşımları yine yürütmüş oldukları dış politika söylemi sebebiyle farklılık göstermektedir. Suudi Arabistan mezhepsel olarak kendine yakın bulduğu halkla din üzerinden bir iletişim kanalı kurmaya çalışırken, İran yüzyılları aşan bir geçmişe sahip olduğu tarih ve kültür öğeleriyle bölge üzerinden bir iletişim kurma gayreti içerisindedir. İki ülkenin de bu noktada yeteri kadar kendileri için belirledikleri hedefe ulaşamadıkları aşikârdır.

Ekonomik ve Ulusal Güvenlik Boyutu

Suudi Arabistan ve İran denildiği zaman konuşulması gereken en temel hususların başında ekonomik rekabet ve ülkelerin ihtiyaçlar hiyerarşisinde belki de piramidin en tepesinde bulunan ulusal güvenlik meselesi yer almaktadır. Özellikle 1979 İslam Devrimi’nden sonra İran’ın Şiiliği, dış politikasında bir araç olarak kullanarak ideolojik bir yaklaşım izlemesi ve özellikle bölge ülkelerine devrim ihracı söylemi, iki ülke arasındaki tansiyonun başlangıç noktası olarak değerledirilmektedir. Bunun akabinde İran’ın siyasi ve ekonomik olarak belini büken ve 1980-1988 yılları arasında gerçekleşen İran-Irak Savaşı’nda Suudi Arabistan’ın Irak’a olan desteği, iki ülke arasındaki gerilimi tırmandıran ikinci perde olmuştur. Savaşın sona ermesi ve devrim lideri Humeyni’nin ölümünün ardından ülke içerisindeki dış politika stratejisinin kısmi olarak yumuşama göstermesi sonucu, Rafsanjani ve Hatemi’nin Cumhurbaşkanlığı süresince iki ülke arasındaki buzlar kısmi olarak bir erime göstermiştir. Bu sürecin sonlanması ve ilişkilerin yeniden eski gerginlik dönemlerine hızlı bir geri dönüş gerçekleştirmesi ise Ahmedinejad’ın Cumhurbaşkanlığına gelmesi ile gerçekleşmiştir. Ahmedinejad’ın görev süresince hem İran’ın nükleer program konusunda göstermiş olduğu uzlaşmaz tutum hem de Amerika’ya karşı kullanmış olduğu dil, Riyad ve Tahran yönetimlerini karşı karşıya getirmiştir. Her ne kadar 2013 senesinde Ruhani’nin göreve gelmesiyle ilişkilerin düzeleceği dile getirilse de özellikle Suriye ve Yemen’de devam eden çatışmalar, yakın zaman içerisinde bu yumuşamanın gerçekleşmeyeceğini göstermektedir. Bu yaşanan gelişmeler ise uluslararasi ilişkilerde kendine yer edinen ‘güvenlik ikilemi’ kavramını ortaya çıkarmaktadır ve Suudi Arabistan ve İran birbirlerini bu konuda sürekli tartmaktadırlar.

İran’ın Körfez İş Birliği konseyi ile arasının istenilen seviyede olmaması ve Tem-muz 2015 tarihinde P5+1 (ABD, Rusya, Çin, Fransa +Almanya) ülkeleri ile imzalanan Nükleer Anlaşmaya ve onun getirdiği ambargoların kademe kademe kaldırılacağı maddelerine karşın bu konuda hala İran yönetiminin beklediği adımların atılmaması, Tahran’ın alternatif kuruluşlarla işbirliği kurma ve bu izolasyondan kurtulma için bir reçete aramaya zorlamıştır. Bu noktada 1985 yılında İran, Türkiye ve Pakistan işbirliği ile kurulan ve bağımsızlıklarını kazanan Orta Asya Cumhuriyetleri ile birlikte şu anda 10 üyesi bulunan Ekonomik İşbirliği Teşkilatı, İran’ın üyesi olduğu uluslararası kuruluşlar arasında önemli bir yere sahiptir. Teşkilat içerisinde yer alan ülkelerin ekonomik kapasiteleri ve enerji kaynaklarının ihracatını yapma noktasında açık denizlere kıyısı olan İran, Orta Asya ülkeleri için önemli bir çıkış noktası olmaktadır. Bunun yanı sıra İran’a karşı uygulanan ambargonun sonucu olarak EIT, İran için bir nevi can simidi görevi de görmektedir.

Suudi Arabistan’ın da Orta Asya ülkeleri ile genellikle ticari anlaşmaları yoluyla ekonomik ilişki içerisinde olduğu gözlenmektedir. Bu kapsamda Suudi Arabistan’ın özellikle enerji politikalarına daha çok önem verdiği ve bu doğrultuda strateji geliştirdiği gözlenmektedir. Suud yönetiminin bu sebeple özellikle TAPI olarak bilinen (Türkmenistan- Afganistan-Pakistan-Hindistan) Boru Hattı projesi ile yakından ilgilenmesi dikkate değerdir. Bu doğrultuda Orta Asya’da İran’ın en önemli ekonomi partnerlerinden Türkmenistan ile Suudi Arabistan’ın da ilgilenmesi bu konuda da Riyad yönetimin Tahran ile çekişme içerisinde olmaktan çekinmediğinin gösterge-sidir.

İran’ın Orta Asya’da oluşturmak istediği stratejinin temelinde, kendisine bir güvenlik koridoru oluşturmaya çalıştığı da dikkat çekmektedir. Bunun sebebi İran’ın hali hazırda herhangi bir güvenlik teşkilatının altında yer almaması ve hem Orta Doğu’dan hem de Amerika’dan sürekli tehdit alması, bu durumu Tahran için içinden çıkılmaz bir hale sokmaktadır. Bu doğrultuda temelleri 1996’da Rusya, Çin, Kazakis-tan, Kırgızistan ve Tacikistan ile kurulan ve bugün 8 asil üyesi bulunan Şangay İşbirliği Örgütü (SIO), politika ve ekonomi konularının yanı sıra güvenlik konusunda da işbirliği yapmaktadır. İran’ın 2008’de daimi üyeliğe başvuru yaptığı ama hali hazırda gözlemci statüsünde bulunduğu SIO, bu konuda İran’ın talebini yerine getirmemektedir. Bunun yanı sıra Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO)’nun Amerika önderliğinde Orta Asya’da bir şekilde konuşlanması ve Orta Asya ülkelerinin de bir şekilde NATO ile zaman zaman işbirliğine girmeleri, İran’ın ulusal güvenlik konusundaki endişelerini arttırmaktadır. Bu perspektiften bakıldığında İran’ın bir şekilde kendini bir güvenlik teşkilatı şemsiyesi altında güvende hissedeceği ve bu koşulu sağlayacak en yakın ihtimalin de SIO olduğu göz önüne alınırsa İran’ın örgüte üye ülkelerle yakın işbirliği içinde olması anlaşılır ve makul bir sebeptir. Bunun yanı sıra bölgede gözlenen diğer bir gelişmenin de İran’dan bağımsız olarak EIT ve SIO’nun NATO ile sürekli bir çekişme ve mücadele içinde olduğudur.

Ortadoğu’nun en kuvvetli iki ülkesi olan Suudi Arabistan ve İran’ın yıllardır yüksek tansiyonlu rekabeti ve bölgede artarak devam eden gerilim, iki ülkenin sıcak bir çatışmaya girmeye cesaret edememeleri sonucu yumuşak bir geçişle Orta Asya’da da hissedilmeye başlanmıştır. Orta Asya’da üstünlükleri hissedilen Rusya, Amerika ve Çin varlıklarını devam ettirirken, Suudi Arabistan ve İran ise bu yarışta aranın açılmasını izlemekle yetinmekle beraber kendi aralarındaki dengenin bir tarafa doğru kaymaması konusunda da politikalar üretmektedirler. Buradaki belirleyici hususları ülke bazlı ele alırsak İran’ın bölgedeki en önemli kozunun, bölge ülkeleriyle arasındaki tarihsel ve kültürel bağ ve Tacikistan ile olan dil ortaklığı olduğunu belirtebiliriz. Bunun yanı sıra İran’ın hem Rusya hem de Çin ile müttefik olması ve bu ülkelerin hareket sahasına müdahil olacak maceracı politikalar yürütmemesi, İran’ın bu ülkeler tarafından desteklenmesinin de önünü açmaktadır. Suudi Arabistan boyutuna bakacak olursak Riyad’ın bölgeye bir şekilde Vahhabism kolundan giriş yapmaya çalıştığını, yalnız bu tehlikeli oyundan şu ana kadar beklediği verimi alamadığını söylemek doğru olacaktır. Ayrıca Suudi Arabistan’ın Orta Asya’nın enerji potansiyeli doğrultusunda bölge ülkeleriyle ekonomik işbirliği stratejileri izlemesi ve bu konuda Amerika’nın desteğini görüyor olması, Suud yönetiminin bölge içerisinde rahat hareket etmesine imkan sağlamaktadır.

Yukarıda bahsi geçen argümanlara bakacak olursak kısaca şunu söyleyebiliriz; ne İran ne de Suudi Arabistan bölgede yürüttükleri politik hedefleri bugüne kadar başarabilmiş değillerdir. Bu noktada kendi aralarındaki rekabetin diğer ülkeler tarafından tedirginlikle takip edilmesi, bir yönden etkili olurken diğer taraftan bölgenin hamileri konumunda olan Rusya, Amerika ve Çin’in şu an için Orta Asya’nın politik ve ekonomik imkanlarından faydalanması önemli etmenler olarak karşımıza çıkmaktadır. İran’ın yakın zaman içinde bölge ülkeleriyle daha sıkı ilişkiler geliştirmesi genel olarak Rusya’nın ‘iznine’ ve Amerika’nın bölgeden çekilmesine ki bu ihtimal şu an için daha uzak görünüyor- bağlı bulunmaktadır. Suudi Arabistan için de durumun İran’dan çok daha farklı olduğunu iddia etmek çok doğru olmayacaktır, zaten Suudi Arabistan da bir şekilde girişimlerinde Rusya engeline takılmaktadır. Sonuç olarak, önümüzdeki süreçte Ortadoğu’da yaşanacak yeni gelişmeler muhtemelen İran ve Suudi Arabistan’ın Orta Asya politikalarını da şekillendirecektir.

Ahmet Furkan Özyakar kimdir?

Selçuk Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek Lisans eğitimini School of Oriental and African Studies (SOAS), Londra Üniversitesi’nde İran Çalışmaları bölümünde tamamladı. Özyakar, doktora eğitimine Exeter Üniversitesi Politika bölümünde devam etmektedir. Çalışmalarını İran’ın kültürel diplomasi faaliyetleri, İran Dış Politikası ve İran’ın Orta Asya politikaları konularında sürdürmektedir.
 

Kaynak: Bilimevi Dış Politika,  Sayı: 4


 

Güncelleme Tarihi: 12 Temmuz 2018, 09:59
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER