banner15

Kıbrıs müzakerelerinde diplomasi saati

Mülteciler konusunda Türkiye'den beklentileri olan Almanya , Türkiye'nin AB yolundaki başlıklarını açabilmek için, Kıbrıs Rum Kesimi'ne baskı uygulamaya hazırlanıyor.

Kıbrıs müzakerelerinde diplomasi saati

Sinan Özdemir | Brüksel

Mustafa Akıncı'nın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti cumhurbaşkanlığına seçilmesi Kıbrıs müzakerelerinin tekrar yola koyulmasında pozitif etki yaptı ve görüşmeler Haziran ayından bu yana Birleşmiş Milletler'in arabuluculuğunda Lefkoşa'da sürüyor. Resmi herhangi bir takvim ortaya konmasa da gelecek yılın Mayıs ayına kadar tamamlanabileceği tahmin ediliyor. Kasım ayında altı kez bir araya gelmesi beklenen liderlerin bir yanda mülkiyet konusuna yoğunlaşacağı diğer yanda Türk tarafının Avrupa Birliği müktesebatına hazırlık çalışmalarını başlatacağı ifade ediliyor. Gelişmeleri garantör ülkeler (Türkiye, Yunanistan ve İngiltere) gibi Doğu Akdeniz jeopolitiğinde aktif olan devletler de (Amerika Birleşik Devletleri ve  Rusya) yakından takip ediyor. Kasım ayında Amerika, Almanya, İngiltere ve Rusya dışişleri bakanlarının gerçekleştirecekleri Kıbrıs ziyareti,  her iki kesimle  yapacakları görüşmeler (Rusya dışişleri bakanının Mustafa Akıncı'yla görüşüp görüşmeyeceği henüz kesinleşmedi), diplomasi cephesini hareketlendiriyor.  

Almanya son aylarda Avrupa Birliği'ni sarsan mülteci krizinde Yunanistan ve Türkiye ile ortak çözüme varma yolunda, Türkiye'nin katılım müzakereleri yolunda açılamayan başlıkları açabilmek için, Rum Kesimi'ne baskı uygulamaya hazırlanıyor. Almanya Dışişleri Bakanı Frank Walter Steinmeier'in Kasım ayında gerçekleştireceği ziyaretin en önemli konusu vetoların kaldırılması olacak. Rum Yönetimi konunun gündeme gelmesini fırsat olarak değerlendiri; uzlaşabileceklerini söyleseler de Maraş'ı ileri sürerek şantaj aracı olarak değerlendirmeyi sürdürdüğü anlaşılıyor. Kıbrıs müzakerelerinin konusu olan Maraş'ı katılım müzakerelerinin konusu olarak ileri sürülmesi üslubun değişmediğini göstermesi açısından büyük önem taşıyor. Bugüne kadar hem Kıbrıs meselesinin çözümünde hem Türkiye-AB katılım müzakerelerinde herhangi bir ilerlemenin sağlanamaması Avrupa Birliği'nin her iki konuyu sürekli birlikte değerlendirme ısrarından kaynaklandığı; Kıbrıs Rum Kesimi'nin aynı yanlış okumayla üyeliğe kabul edildiği anımsandığında mülteci meselesinin Kıbrıs'la ilişkilendirilmesinin tarafları  çıkmaza götüreceği çok açık.  

Müzakerelerde Rumların AB ilkelerini sıkça ileri sürmeleri BM parametrelerini, kararlarını göz ardı etmeleri brileşik Kıbrıs'ın iki kesimli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayalı federasyon formülüne farklı anlamlar yüklemesine sebep oluyor. Annan Planı'nda özellikle "iki kesimli" kavramında aynı sorunun yaşandığı hatırlandığında  her bir sözüğün tarafların kabul edebileceği şekilde yeniden tanımlanmasını gerektiriyor. Anlaşmaların ayrıntılarında gizli olan şeytan burada daha en başında kullanılan genel kavramlara yüklenen ikili anlamlarda gizleniyor. Annan Planı'nın referandum sürecinde sebep olduğu lüzumsuz tartışmların tekrar yaşanmaması için daha en başında kavram kargaşasından kurtulması gerekiyor.

Müzakereler altı başlık altında yürütülüyor. Bunlar: yönetim ve güç paylaşımı, mülkiyet, toprak, AB, ekonomi ve garantiler. Biribiriyle bağlantılı  konular olması sebebiyle ilerleme sağlanan konular olduğu kadar sağlanamayan konuların olması anlaşılır. Son olarak görüşülmeye başalanan mülkiyet meselesinin tazminatları da içermesi  hem hukuki hem ekonomik boyutlarıyla ele alınmasını gerektiriyor. Rumlar taşınmaz malların ulaşılabilecek en yüksek oranda iadesini talep ediyorlar (taşınmaz mallar adanın yüzde seksenini kapsıyor, KKTC yüzde 36'lık bölümüne sahip). Bu doğrultuda oluşturulan mülkiyet komitesi çalışmalarını sürdürüyor. Bu noktada  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin verdiği Demopoulos kararı göz ardı edilemez. Karar taraflar arasında  uzlaşmayla konunun halledilmesini öngörmesi çerçeveyi belirliyor.

Suriye kriziyle adadaki  varlığını artıran  Amerika Birleşik Devletleri  tazminatlar konusunda yardımcı olabileceğini duyurması Kıbrıs müzakerelerinde çözüme giden yolda kararlılığını göstermesi açısından önemli bir gelişme olarak değerlendirilse de  hidrokarbon kaynaklarının iştahları kabarttığı biliniyor. Amerika Birleşik Devletleri'nin sağlamayı düşündüğü desteği hidorkarbon kaynaklarıyla birlikte ele alması  2011'den beri Nobel Energy ile  enerji yarışında yer  alan Amerika'nın yeni dönemde çok daha aktif olacağını düşündürüyor. Kıbrıs'ın doğal kaynaklarının paylaşımı konusunda Rumların sergiledikleri tutum gelecek dönemde kriz alanı olarak her iki kesimi de etkileyeceğini düşünmek mümkün. Hidrokarbonların jeopolitiğine bakıldığında   işbirliği içinde çözümlenebileceği  ,  katalizör görevi görebileceği gibi yeni sorunlara kapı aralayabileceği de bir gerçek.

Görüşmelerin en kritik konusu kabul edilen "garantiler" sona bırakıldı. Garantiler Kıbrıs'taki tarfaların yanı sıra Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'nin yer alacakları çoklu konferansta ele alınacak. Rumlar oluşturulacak yeni Kıbrıs'ta garantilere ihtiyaç olmadığı ve  "Türk askerinin çekilmesi" gerektiği yönünde yaptıkları açıklamalar eski tutumlarını sürdüreceklerini düşündürüyor. Rum siyasasının içe yönelik söyleminde bir yumuşama görülse de Kıbrıs'ın Yunanasitan'a bağlanması fikri  (enosis / birleşme), hala canlılığını koruyor. Rumlar bir yanda Kıbrıs'ın 1974'teki Kıbrıs olmadığını söylese de reflekslerin değişmemesi semboller üzerinden "enosis" fikrinin sürdürüldüğü ; Yunanistan'ın çiçeği burnunda Dışişleri Bakanı Nikos Kitzias'ın ilk ziyaretini Kıbrıs Rum Kesimi'ne gerçekleştirmesinden anlaşılıyor. Kitzias'ın "Kıbrıs'tan son Türk askeri çekilmeyene kadar çözüm olmaz"  açıklaması da aynı minvalde değerlendirilmelidir.

Garantilerin 1974 öncesi yaşanan şiddet ortamına dönülmesini engellemek için istendiği, ekonomik şartlarla alakalı olmadığı bilakis korku ve nefretle bağlantılı olduğu ıskalanıyor. Siyasî üslup konusunda özellikle Kilise'nin açıklamalarına bakarak bir değişimin olup olmadığı fikine varılabilir. Son olarak Türkiye'nin su taşıma projesine Rum Başpiskoposu II. Hrisostomos'un "umarım zehir olmaz" açıklaması  Türkiye'ye ve adada yaşayan Türklere bakışını yansıtıyor. Katoliklerden farklı olarak Ortodokslar için Kilise'nin toplum üzerindeki gücü yadsınamaz. Kilise'nin müzakere sürecine duyduğu tepki, toplum psikolojisi üzerindeki etkisi, referandumda da kendini hissettirecektir. Ancak müzakere edilen anlaşmanın onaylanması garantör ülkelerin yeşil ışık yakmasıyla mümkün olacağı göz önünde bulundurulduğunda Kıbrıslıların uzlaşması kadar garantör ülklerin de  uzlaşmasını gerektiriyor.  Bu noktada Rum ve Yunan siyasasının Türkiye'ye karşı kullandıkları şiddet dili sürece faydadan  çok zarar veriyor.

Amerika gibi Rusya'da gelişmeleri yakından takip ediyor. Ekonomik ilişkilerin ötesinde Suirye krizi bağlamında Doğu Akdeniz'deki askerî varlığını artırırken siyasî ve askerî işbirliğini geliştirme arzusunda. Kıbrıs Rum Yönetimi'nin Rusya ile ilişkilerine verdiği önem kültürel bağların ötesinde Rusya'nın Kıbrıs meselesinde sağladığı destekle  doğru orantılı. Kıbrıs'ın NATO üyesi olmaması rekabeti artırıyor. Garantiler  çoklu konferansta ele alınmayı bekliyorsa da İngiltere Amerika Birleşik Devletleri'nin küresel istihbarat ağı içinde  stratejik öneme sahip dinleme merkezinin ve üslerinin muhafazasını Rum Yönetimi'ne, Kasım ayında, dışişleri bakanı aracılığıyla iletmesi bekleniyor. Rum Yönetimi bir yanda söylem bazında tamamen bağımsız ve askerden (Türk/Yunan) arınmış bir ortak devlet özlemini dili getirirken, diğer yanda  İngiltere'nin askeri üslerini muhafaza etmesi ve Rusya'yı davet etmesi çelişkileri artırıyor.

Son kertede, müzakerelerde kat edilen yol iyimserliği artırsa da kavramlar konusunda sağlanamayan uzlaşma, garantiler ve doğal zenginliklerin paylaşımı hususunda Rum Yönetimi'nin tek başına hareket etmesi,  niyetini sorgulamayı gerektiriyor.

 

Güncelleme Tarihi: 05 Kasım 2015, 09:45
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35