banner15

Misak-ı Milli mi yoksa Mecelle mi?

Musul, Kerkük ve civar bölgelerin hakimiyetinin Türkiye’ye geçmesi halinde doğabilecek sonuçları karşılayabilecek durumda mıyız?

Misak-ı Milli mi yoksa Mecelle mi?

Dr. Mehmet Ali Debre

Misak-ı Milli’yi İstanbul’da son kez toplanan Osmanlı Mebusan Meclisi tarafından 1920’de ilan edilen, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının da benimsediği siyasi bir akit olarak biliyoruz. 1876’de son halini alan Mecelle ise Osmanlı hukuk sisteminin son dönemlerdeki temel kaynağı idi. Her ikisi için de kritik tarih 1926. Mecelle 1926’da yürürlükten kaldırıldı. Misak-ı Milli de Musul’un 1926’da İngilizlere bırakılmasıyla yara aldı.

Türkiye’nin özellikle Fırat Kalkanı operasyonuna başlaması sonrasında Lozan tartışmaları yeniden gündeme gelmeye başladı. Siyasi iktidar ve özellikle de  Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti’nin şu anki sınırlarının yeni kurulmakta olan devletin o dönem rızası dışında çizildiğini vurguladı ve peşinden güney sınırlarımızın ötesinde başlayan Musul’un DEAŞ’tan geri alınması mücadelesi ile birlikte  Misak-ı Milli’nin halen geçerli olduğunu ilan etti.

Misak-ı Milli’ye göre sadece Kerkük ve Musul değil, Trakya bölgesi ve 12 adalar da Türkiye toprakları olarak tanınmıştı. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarının hemen ardından Irak ile beraber Yunanistan hükümetinden de tepkiler geldi. Medya ve siyaset haftalarca “Türkiye acaba bu iddiaların ne kadarını gerçekleştirilebilir” konusunu tartıştı.

Belki de sorulması gereken asıl soru şuydu: Musul, Kerkük ve civar bölgelerin hakimiyetinin Türkiye’ye geçmesi hangi sonuçları doğurabilir?

Bu sorunun cevabı aslında bir yanı ile Mecelle’nin muhtevası ile ilgili. Misak-ı Milli’de bahsi geçen güneyimizdeki bölgede çoğunluğu Arap ve Kürt yaklaşık 10 milyon insan yaşamakta. Bu insanlar şu anda Irak ve Suriye devletlerinin kanunlarına göre idare ediliyorlar. Dini, kültürel, siyasi örf ve adetleri var. Artan bir nüfus ve zengin yeraltı kaynaklarına sahipler. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi ve hukuksal alt yapısı ise kıta Avrupası’nın alt yapısına dayanıyor. Yukarıda da bahsedildiği gibi 1926’da Mecelle yürürlükten kaldırıldı ve o tarihten bu yana İsviçre Medeni Hukuku ve İtalyan Ceza Hukuku’nu uyguluyoruz. Peki Türkiye’nin siyasi, idari kurumları ve hukuki alt yapısı bu bölgeleri idare edebilecek kapasiteye sahip mi?

Bu sorunun da cevabını 90 senelik tecrübeyle verebiliriz. Türkiye geçmişte farklı grupların mağduriyet yaşadığı bir ülke. Sorunlar bugün de maalesef tam anlamıyla çözülebilmiş değil ve içeride devam eden bir çatışma var. İsviçre ve İtalyan hukukuna dayalı hukuk sisteminin açmazları kendini tekrar eden sorunlar üretiyor. Siyasi iktidar Osmanlı’nın coğrafi sınırlarından sık sık bahsederken kültürel ve düşünsel mirasını çok da gündeme getirir bir noktada değil. Eski Osmanlı Saraylarının resmi görüşmelerde kullanımı dışında da kayda değer herhangi bir adım atılmış değil.

Buna mukabil konu ile birinci devrede ilgili olabilecek Mecelle gibi bir kaynaktan bahseden neredeyse kimse yok; İki senedir devam eden Anayasa tartışmalarında Mecelle bir kere bile gündeme gelmedi. Mecelle’nin yazarı Ahmed Cevdet Paşa İslami hassasiyeti yüksek isimlerin sahiplendiği bir düşünür olsa da herhalde icraatları çok ilgi çekmiyor. Bu acayip durum Türkiye’deki sekülerlik ve laiklik tartışmalarının altının ne kadar boş olduğunun bir diğer kanıtı olsa gerek.

Devam ede gelen gündem halen askeri ve basit siyasi mülahazalar üzerine kurgulanmış durumda. Federasyon, özerklik, başkanlık vesair siyasi tartışmalar tarih boyunca devam etmiş ve bu alanda Osmanlı olsun Selçuklu olsun farklı modeller uygulamışlar.

Bu sistemlerin hepsi bir yanıyla bakıldığında geçici olduğu gibi işlerlik kazanmasının yegâne koşulu ise toplumsal adaletin güçlendirilmesi. Yani birey, aile ve cemiyet hukukunun sağlıklı işlediği zaman siyasi çözüm üretmek mümkün hale gelebiliyor. Bu formasyona sahip hukuk ve siyaset adamlarına ihtiyaç varken eğitim reformlarında bu konular gündeme dahi gelmiyor. Mevcut yönetimin icraatlarına bakıldığında görünen şu ki, son yıllarda birçok alanda yenilikler yapılmaya çalışılmakla birlikte, yine de ağırlıklı olarak hangi öğrencinin hangi okulda kaç sene okuyacağının üzerinde duran bir reform anlayışının tam anlamıyla dışına çıkılabilmiş değil.. Lakin karşımızda ciddi bir zihniyet sorunu var. O zaman  kaygılarımız ve gayelerimizin herhalde farklılaşmaya başladığını düşünme noktasına geliyoruz ki bu da bizleri üzüyor.

Nihayetinde tartışmaya sondan başlanılmış durumda. Misak-ı Milli dönemin siyasi gerçeklerini yansıtan siyasi bir akit, Mecelle ise asırlar boyu işleyen bir sistem içindeki aksaklıklara dair bir çözüm arayışı. Sadece Misak-ı Milli’yi yeniden gündeme getirerek  Osmanlı’nın canlandırılabileceğini düşünmek muhakkak ki çok sakıncalı bir yaklaşım. Onu tamamlayan siyasi, idari ve hukuki gerekliliklerin de yerine getirilmesi icap eder ki ancak o zaman ait olduğumuz İslami geleneğe ve Osmanlı zihniyetine uygun bir davranış göstermiş olabilelim. Söylemler ile icraatlar ancak böylesi bir durumda birbirlerine yaklaşabilirler. Herhalde yakın gelecekte hassasiyet göstermemiz gereken en önemli nokta da bu olmalıdır.

Güncelleme Tarihi: 03 Kasım 2016, 08:16
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35