banner39

Mısır darbesi ve Türkiye'deki darbe girişiminin kısa mukayesesi

Son üç yılda Temmuz 2013’de gerçekleştirilen Mısır darbesine ve 15 Temmuz 2016’da Türkiye’deki darbe girişimlerine şahit olduk. İşte bu iki olay arasındaki benzerlikler ve farklılıklar...

Analiz 28.07.2016, 12:39 11.08.2016, 10:59
Mısır darbesi ve Türkiye'deki darbe girişiminin kısa mukayesesi

Levent Baştürk 

2010 yılının son ayında Tunus’taki halkın sokaklara dökülmesiyle başlayan Arap Baharı olarak adlandırılmış gelişmelerin ardından Ortadoğu bölgesi, post-kolonyal dönemde daha önceden görmediğiniz bir kargaşaya doğru yuvarlandı. Adeta bir çığ gibi büyüyen ve yayılan siyasi istikrarsızlık bütün bölge ülkerinin bir gerçeği olmaya doğru gidiyor. Suriye, Libya ve Yemen’de iç savaşlar yaşanmakta şu an. Ulusötesi şiddet örgütleri, istikrarsızlığın derinleştiği ülkelerde kendilerine müsait bir zemin bulmaktalar. İlaveten son üç yılda, Temmuz 2013’de gerçekleştirilen Mısır darbesine ve 15 Temmuz 2016’da Türkiye’deki darbe girişimlerine şahit olduk.

Her iki ülkede de darbecilerin ana gayesinin seçimler işbaşına gelmiş iktidarları devirmek olduğu görülmekte. Her iki olayın zaman olarak birbirlerine yakınlığı ve her iki iktidarında dünya görüşü olarak bir ortak paydaya sahip olmaları, Mısır’da darbenin başarılı olmuşken neden Türkiye’de başarılı olamadığı konusunu gündeme getirmektedir. Türkiye’nin bilinen derin darbeler tarihi de bu son girişimin neden başarısız olduğunu ayrıca merak konusu haline getirmektedir.

Türkiye’deki darbenin başarısız olmasının nedenleri arasında çeşitli analizciler aşağıdaki göreceğimiz birtakım teknik detaylar üzerinde yoğunlaşmışlardır:

  1. Darbecilerin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı etkisiz hale getirememeleri,

  2. darbe girişiminin yurt sathında kontrolü sağlamaya yönelik bir çaba olmaktan ziyade, önemli ölçüde Ankara ve İstanbul illeriyle sınırlı kalması,

  3. iletişim ve medya üzerinde kontrol sağlamaktaki başarısızlıkları,

  4. havaalanları üzerinde denetim sağlayamamaları ve

  5. hükümet yetkililerinin görevlerinin başında kalarak sürekli halka açıklama yapmaları.

Bütün bu detayların olayı açıklamayı kolaylaştıran yönleri olmakla birlikte asıl gözden kaçan hususlar şunlardır:

Birincisi, Ocak 2011’de, halk ayaklanması sonucunda eski devlet başkanı Hüsnü Mübarek devrilmiş olmakla beraber, Mısır’da demokratikleşme deneyimi asker vesayeti altında yürürlüğe konmuştur. Ayrıca askeri vesayeti, yargı vesayeti de takviye etmiştir. İpleri elinde tutma niyetindeki ordu, süreci demokrasiye geçişten ziyade kendi kontrolünde yeni bir düzen tesis etme sürecinde bir zaman kazanma olarak değerlendirmeye çalışmıştır.

Türkiye’de ise, Ak Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılından beri, asker-sivil hükümet ilişkileri sürekli olarak askerin siyasi rejim içindeki ağırlığını azaltan bir gelişme seyri izlemiştir. 2007 E-muhtırasında hükümetin dik durması ve seçime gitmesi, bir yerde askerin sistem üzerindeki baskısını seçmen takdirine sunma niteliği taşımıştır. 2007 seçimlerinden Ak Parti’nin oyunu artırarak çıkması ordunun geri adım atmasıyla sonuçlanmıştır. Ergenekon ve Balyoz yargılama süreçleriyle de askerin sistem içinde ağırlığının azalması süreci devam etmiştir. Aynı yönde girişimler yargı vesayetini kırmak için de atılmıştır. Öncelik daha hayati önem arzeden askeri vesayetin kaldırılmasına verildiği için yargının reformasyonu konusunda biraz geç kalınmıştır. Ancak onun tek başına sistemi kilitleme potansiyeli büyük ölçüde elimine edilmiştir.

İkinci olarak, Mısır’ın seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi yönetimi, bir yıl gibi kısa bir süre içinde Mısır’daki eski düzene karşı yeterince güç kazanamamıştır. Sadece ordu değil, emniyet teşkilatı, iş dünyası ve medya da tamamıyla onun karşısında pozisyon almıştır. Mursi’nin tek avantajı milli iradeyi temsil edişidir. Darbeciler, darbe öncesi ilk iş olarak Mursi’nin milli irade temelli meşruiyet zeminini ortadan kaldıracak bir plan izlemişlerdir. Bu plan neticesince Mısır toplumunun önemli bir kısmının Mursi yönetimine karşı siyasi seferberliği sağlanmıştır.

Türkiye’de ise, darbe için yola çıkanlar halk desteğinden yoksundular. Giriştikleri eylem bir toplumsal zeminden yoksundu. Aksine karşılarında bir istisnası dışında girdiği her seçimde sürekli oyunu artıran bir siyasi hareketin karizmatik liderini buldular. Ayrıca, Ak Parti iktidarı döneminde sağlanan ekonomik istikrar ve büyüme sonucu ortaya çıkan güçlenen orta sınıf sosyal ve ekonomik kazanımlarının siyasi istikrardan geçtiği düşüncesiyle Ak Parti iktidarı yanında kararlı bir tutum almaya hazırdı. Gerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve gerekse hükümet temsilcilerinin halka yapmış olduğu çağrılar karşılığını buldu. Bir anda milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kendini sokaklara attı ve milli iradeye sahip çıktı.

Son olarak, Mısır’da ordunun seçilmişlere karşı bir bütün olarak harekete geçmeye muktedir olmasına rağmen, Türkiye’de 15 Temmuz günü harekete geçen darbeci grubun emir komuta zincirine göre örgütlenme gerçekleştirmekten aciz kaldıklarını söyleyebiliriz. Mısır’da ordu’nun başı olan Abdulfettah El-Sisi aynı zamanda Mursi hükümetinin savunma bakanıydı. Ayrıca Mısır’ın oldukça güçlü polis teşkilatı da orduyla tam bir uyum içinde hareket etti.

Türkiye’de ise darbeciler hiç bir kuvvet komutanından destek alamadıkları gibi, girişimin fiilen içinde yeralanlar arasında ordu komutanı veya orgeneral seviyesinde olan bile yoktu. Darbeciler daha çok devlete sızmış dış bağlantıları olan dini hareket görünümlü Fethullahçı kült hareketinin elemanlarıydılar. Ordu’nun kilit makamlarına sızmış olmalarına rağmen, orduya hakim değildiler. Ayrıca güvenlik teşkilatının diğer önemli unsuru polisi de karşılarında buldular.

Peki dış dünya Mısır ve Türkiye deneyimleri konusunda nasıl bir sınav verdi? Darbe girişiminin bastırılması sürecinde seçimle işbaşına gelmiş iktidarın yanında net bir tavır almada geç kalmalarının yanısıra, hem ABD hem de AB Türkiye'ye, idam cezasının geri getirilmesi ve gözaltına alınanlara nasıl davranılması gerektiği gibi hususlarda uyarılarda bulundular. Oysa her ikisi de Mısır darbesi sonrasında çok kötü bir sınav vermişlerdi. Mısır’daki kanlı darbeye karşı bir tavır almakta hem geç hem de yetersiz kaldılar. El Sisi önderliğindeki baskıcı acımasız askeri rejimle kısa süre içinde normal ilişkilerin sürdürülmesi askeri darbeye destek verdikleri gösterir bir nitelik arzetti. Lakin bu ABD ve AB’nin Türkiye hükümetine darbe sonrasında nasıl davranacağı konusunda uyarılarda ve tehditlerde bulunmaları tipik bir çifte standart örneğiydi. Anlayamadıkları taraf, ülkemizde Batı'ya karşı zaten varolan tarihi güvensizlik duygusunun bu sorumsuz davranışların neticesinde daha da artacak olmasıydı. 

Özellikle ABD’nin tavrı Türk toplumunun bakış açısından oldukça sorunlu bir mahiyet arzetmekte. Türk halkının çok önemli bir kısmı için darbe girişimi Fethullah Gülen örgütünün insiyatifi sonucunda icra edilmiş durumda. Buna rağmen ABD, örgütü koruyucu mahiyette pervasız bir tavır benimsemiş gibi davranmakta. Darbecilerin Amerikalıların kullanımındaki İncirlik Üssü bağı da hesaba katılınca, ABD’nin darbe sonrasındaki tutumu Türk toplumunda haklı bir tepki çekmiştir. Türkiye 240 civarında insanın ölümüyle sonuçlanan darbe girişimi yaşamıştır. Buna rağmen binlerce insanın kanına girmiş, onbinleri hapse sokmuş ve binlerce insanın kayıp olmasından sorumlu Mısır hükümeti karşısında kötü bir sınav vermiş ABD ve AB'nin Türk hükümetine yönelik tavırları, Türkiye halkında varolan ABD ve AB’nin bu darbe girişiminin arkasında olduklarına dair kanaati pekiştirmekten başka işe yaramamıştır.  

banner53
Yorumlar (0)
11
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?
Günün Karikatürü Tümü