Myanmar'da demokratikleşme ve yansımaları

Myanmar, 2015’de genel seçime gidiyor. Öyle bir genel seçim ki, en son benzerini 1990 yılında tanık olmuş ve ardından merkezdeki askeri-bürokratik elitin kapıları muhalefete ve de dünyaya kapatmasıyla sonlanmıştı

Myanmar'da demokratikleşme ve yansımaları

Mehmet Özay/ Kuala Lumpur

Myanmar son üç yıldır bir yandan demokrasi vaadinin öte yandan yeni yatırımların gözde ülkesi olarak dikkat çekiyor. Siyasi reformlar, çeşitli etnik azınlıklara mensup siyasi tutukluların salıverilmesi ve Suu Kyi gibi bir muhalefet liderine parlamento yolunu açmasıyla dikkat çekmişti. Bununla birlikte, ülkede siyasi yönetim, sivil görünüme bürünmüş eski askerlerin ön plânda olduğu, ancak perde arkasında güçlü bir askeri bürokratik karar mekanizmasının da işlerliğini devam ettirdiği bir yapı hakimiyetini sürdürüyor. Siyasi değişime dair bazı göstergelerin ülkenin çoğulcu etnik yapısının hakim olduğu toplumsal düzende neye tekabül ettiği ise belirsizliğini koruyor. Bunu ülkenin sınır boylarını çevreleyen irili ufaklı etnik azınlığın uluslararası standartlar denilebilecek temel haklarına anayasada yer alan ve de almayan boyutlarına ne kadar ulaşıp ulaşmadıklarıyla test etmek mümkün.

Değişime matuf olarak ortaya konduğu ileri sürülen bazı uygulamalar, temelde Batı’nın demokratikleşme yönündeki ilkelerini yerine getirmeye kafi gelmese de, dönemin ekonomik koşullarının bir zorlaması olarak Myanmar’ı ‘teşvik’ edecek sinyaller çeşitli Batılı ülkelerin önde gelen siyasi çevrelerince ve de akabinde iş çevrelerince “tatminkâr” bulunmuş gözüküyor. Peki bu yaklaşımlar “Myanmar nereye gidiyor?” sorusuna sağlıklı bir cevap vermeye kafi mi? Evet Myanmar, 2015’de genel seçime gidiyor. Öyle bir genel seçim ki, en son benzerini 1990 yılında tanık olmuş ve ardından merkezdeki askeri-bürokratik elitin kapıları muhalefete ve de dünyaya kapatmasıyla sonlanmıştı. Bu nedenle 2015 seçimleri ülkenin modern tarihinde önemli bir test imkânı olacağına kuşku yok. Batılı çevrelerde söz konusu seçimlerin favori ismi kuşkusuz ki, neredeyse çeyrek yüzyıl önce o dönem yapılan seçimde en çok oyu alan Suu Kyi.

Batı’nın tüm yatırımının Suu Kyi üzerine olduğu aşikâr. Belki bu nedenledir ki, yukarıda dile getirdiğimiz husus bağlamında, yani Myanmar’ın mevcut siyasi yönetiminin, adına demokratikleşme denilen adımlarının tüm kifayetsizliğine rağmen, ülkede aralarında Arakan Müslümanlarının başı çektiği etnik yapılar üzerinde sür git devam eden siyasi ve toplumsal ayrımcılığı “görmezden gelmeyi” tercih etmesi de yaklaşan genel seçimler nedeniyle olmalı. Bunu söylerken, uluslararası medyaya zaman zaman demeç veren kimi Batılı liderlerin “Arakanlı Müslümanlara da öyle davranma ama...” yönlü çıkışlarının siyasi erk üzerinde karar değiştirtecek bir yaptırım boyutunda olmadığına vurgu yapıyoruz. Yani bir temenni ile sorunu savuşturma bağlamının ötesine geçmediği en azından 2012 yılı Mayıs ayı sonlarından itibaren yaşananlardan belli.

Oysa 2012 Nisan’ında Suu Kyi’nin siyasi geleceğinde kilometre taşı olarak plânlanmış 45 sandalyeli küçük çaplı seçimde başında bulunduğu Ulusal Demokrasi Birliği (NLD) ile kazandığı 43 üyelikle aslında ülke demokrasisine yeni bir ivme kazandırabilecek potansiyele sahipti. Bu potansiyeli, sadece şahsının -ki şahsını önemsemediğini defaatle ifade ediyor- ait olduğu ve de tümüyle modern Myanmar tarihine damgasını vurmuş olan Burma etnik yapısı, ait olduğu Budist dini yapısına değil, bunun ötesinde ülkenin çok dilli, dinli ve kültürlü toplumsal gerçekliği kapsayacak teşebbüslere girişmesi bekleniyordu. Beklenti sadece büyük acılar çeken Arakan Müslümanlarının haklarını dile getirmesi değil, aksine Hıristiyan Kaçin’ler dahil olmak üzere irili ufaklı tüm etnik unsurları ‘bir potada’ birleştirebilecek çıkışı sergilemesiydi. Bu yaklaşım, kimi yazarların iddia ettiği üzere Suu Kyi’nin kamusal yaşama maneviyat taşıdığı görüşüyle de örtüşecekti. Buna ilâve olarak, bu süreç, salt pasif bir “insan hakları” desteği ile sınırlı kalmayacak, aksine, adı geçen geçmeyen tüm etnik unsurlar içerisinde de yeni bir siyasi bilinç erişimine olanak tanıyacaktı. Kimilerinin dediği gibi belki de başlatılacak bir tür ‘demokrasi eğitimi’ süerci meyvelerini vermeye başlayacaktı. Herhalde 1980’lerin ikinci yarısından itibaren kendini, ülkesine ve halkına adadığını söyleyen Suu Kyi gibi bir liderden bunu beklemek son derece haklı gerekçeleri içinde barındırıyor.

Son üç yılın adına demokratik açılım denilen sürecinde kuşkusuz ki Arakan başta olmak üzere diğer eyaletlerde yaşananlar toplumsal barış ve birliktelik adına yeterli olmadığını söylemek bile abartı. Bu dönemle örtüşen gelişme Arakan Eyaleti’nde yaşanan insan kıyımı olduğu gözlerden kaçmamalı. Yani ortada aslında birbirine zıt iki sürecin nasıl yanyana işlediğine tanıklık söz konusu. Aradan neredeyse iki yıl geçmesine rağmen, Arakan Eyalet yönetimi başta olmak üzere merkezi teşkil eden Nyapyitaw yönetiminin de evlerinden barklarından olan ve insanlık dışı koşullarda yaşamaya maruz bırakılan onbinlerce -ki resmi rakamlara göre 140.000 civarında- Arakanlı Müslümanın hallerini iyileştirmeye dair siyasi kararlılıkları ortada gözükmüyor. Kaldı ki bu süreçte söz konusu bu halk üzerinde devam eden saldırılar ve baskılarla hayatını kaybeden yüzlercesine karşılık, bu işkencelerden kurtulma adına soluğu okyanusta alanların akibetinin de zorlu deniz yolculuğunu atlattıktan sonra ulaştıkları ülkelerdeki yaşamlarının pek de farklı olmadığı görülüyor.

Ülkenin etnik unsurlarının vatandaşlık statülerinin iyileştirilmesi konusunda Suu Kyi’nin potansiyel etkisinin pek de görülmemesine paralel olarak, etnik çoğunluğunu oluşturan Budist Burma halkının, ulus-devlet şemsiyesi altında -belki de seküler siyasetçilerden daha çok- sosyo-kültürel bağlamında kendilerini yakın hissettikleri Budist Rahiplerin etnik farklılıklara dayalı toplumda ortak bir yaşamı paylaşma olgusunun ortaya çıkması yönünde katkılarına da tanık olunmuyor. Bu noktada, adına ulus-devlet denilen siyasi sistemin genel itibarıyla Güneydoğu Asya halklarının toplumsal gerçekliğiyle örtüşmediği bir kez daha ortaya çıktığı görülüyor.

Bu noktada, Burma etnik çoğunluğunu temsil eden merkezi yönetim ise Arakan Müslümanlarının ülkenin doğal insan stoğu arasındaki yeri olduğunu reddetmekle kalmıyor, üstüne üstlük Burma etnik çoğunluğunun haklarını elinden alma teşebbüsünde bulunan ‘dışarlıklılar’ şeklinde sınıflandırarak hayat safhalarının tümünde kendilerini Arakanlılar üzerinde karar mercii konumunda görüyor. Bunu, Arakanlı Müslümanların etnik kimliğini tanımlada, evlilik ve çocuk sahibi olma haklarını belirleme, toplumsal ve siyasi mobilitelerini şekillendirme, ibadethanelerini inşa etme vb. yapılaştırmalarla gündelik siyasetin odağına yerleştiriyor. Geçenlerde “Fortify Rights” adlı bir kuruluşun Myanmar devletinin belgelerine dayandırarak 25 Şubat’ta yayınladığı 79 sayfalık Arakan Raporu’nda tüm bu hususlara ve de diğerlerine dikkat çekiliyor. Myanmar devletinin kamuoyuna açıkça ifade etmediği Arakanlı Müslümanlara yönelik bu “özel” politikasının ortaya çıkartılması önemli. Bazı Burmalı yetkililer raporun gündeme gelmesi üzerine suçu, geçen Temmuz ayında kaldırıldığı ifade edilen özel sınır birliği ‘Nasaka’ya atarken, Arakan Eyaleti’nde barınaklarda yaşam mücadelesi veren Arakanlı Müslümanlara yönelik sağlık hizmeti veren uluslararası bir kuruluşun çalışmalarını derhal sonlandırması çağrısı ise çelişkilerin bitmek bilmediğinin en son göstergesi. Gelecek yıl yapılacak seçimlere hazırlanan Suu Kyi’nin anaç bir figür olarak düşmanlarını bile sarmaladığı belirtilen barışçıl tutumu maalesef -en azından şimdilik- Arakanlı Müslümanları ve de diğer azınlıkları kapsamıyor.

Güncelleme Tarihi: 24 Mart 2014, 11:28
banner53
YORUM EKLE

banner39