banner15

Ortadoğu'da sınır çıkmazı

Eskiden sınırlar taşlarla veya tabiat güzellikleriyle belirlenirdi. Son yıllarda, teröre, sınır güvenliğine ve göçe karşı sınır boylarında veya abluka altına alınmak istenen bölgelerde duvarların yükseltilmesiyle ilkel formuna döndü

Ortadoğu'da sınır çıkmazı

Sinan Özdemir/ Brüksel

Irak'ta 10 Haziran'dan bu yana yaşanan gelişmeler güvenlik meselelerinin ötesinde sınır meselelerinin siyasetin inşasında ne denli belirleyici olabileceğini göstermesi açısından büyük önem taşıyor. Küreselleşmenin ortadan kaldırdığı ticari ve ekonomik sınırlar devletler için geçerli olmadığını ifade etmek gerekir. Küreselleşme sınır mefhumunu ticari ve ekonomik sahada ortadan kaldırdıysa da devletler arası ilişkilerde, devleti var eden temellerden biri olması sebebiyle, hala büyük önem taşıyor. Küreselleşme zaman/mekan ilişkisini zihnimizde dönüştürdüyse de devletler arası rekabeti ortadan kaldırmadı. Tam aksine hiç olmadığı kadar gerçekçi hale getirdi.

Sınırların çizgiselliği uzun bir zihni dönüşümün sonunda gerçekleşti. Eskiden sınırlar taşlarla veya tabiat güzellikleriyle belirlenirdi. Son yıllarda, teröre, sınır güvenliğine ve göçe karşı sınır boylarında veya abluka altına alınmak istenen bölgelerde duvarların yükseltilmesiyle ilkel formuna döndü. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri-Meksika sınırı, Fas toprağı üzerinde bulunan; ancak İspanya'ya ait olan Ceuta ve Melilla, Filistin topraklarında İsrail'in inşa ettiği güvenlik duvarı veya Yunanistan'ın Meriç nehri üzerinde göçe karşı çektiği demir perde!

Bu durumda, bu gün seyahat etmek, huduttan hududa atılmak, bir asır öncesine bakar çok daha zor. El-İdris’inin, İbn Batuta'nın, Evliya Çelebi'nin veya hayal ürünü olmakla birlikte Jules Verne'nin Seksen Günde Devr-i Alem isimli romanının kahramanı Phileas Fogg'un gerçekleştirdikleri seyahatler düşünüldüğünde, onların bugün gerçekleştirmenin çok daha güç olduğunu ifade etmek gerekir. İnsanlığın aynı vize ve pasaporta sahip olmaması daha en başında farklı kategoriler oluşturmaktadır.
Bu çerçevede IŞİD'in Suriye'nin bir bölümünden (Kuzey Doğu) Irak'ın orta bölümüne uzanan bir hattı ele geçirmesi merkezi otoritenin güçsüzlüğüne göndermede bulunurken, sınırlarında yaşanan hareketlilik geleceğini ipotek altına almakta. Yaşananlar Birinci Dünya Savaşı'nın yüzüncü yılında Ortadoğu ve Balkanlarda yaşanmaya devam eden etnik ve/ya dini temelli çatışmaların, Osmanlı devletinin ortadan kaldırılmasıyla beliren siyasi boşluğun doldurulamamasıyla da ilintili.

Nasıl ki, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun dağılmasının ardından Doğu Avrupa ve Balkanlar'da ortaya çıkan devletler içinden çıktıkları büyük yapının mikro ölçekte yansıması oldularsa, Osmanlı Devleti'nin dağılmasından sonra ortaya çıkan veya oluşturulan devletler de mikro ölçekte Osmanlı İmparatorluğu'nun çok kimlikli ve renkli dünyasının, istememekle birlikte, varisleri oldular. Bununla birlikte, imparatorlukların yerine ikame edilen (parlamenter) monarşiler ve cumhuriyetler ulus devlet modeline uygun olarak, farklılıkları tek bir potada eritmeyi hedeflemesi sorunu derinleştirmekle kalmadı farklılıkların bastırılmasına ve kültürel sınırların ortadan kaldırılmasına veya silinmesine yol açtı.

Birinci Dünya Savaşı'nın en şiddetli günlerinde, Osmanlı vilayet sistemi doğru anlaşılmadan çizilen Ortadoğu haritası (sonradan gerçekleşecek birkaç değişikliğin dışında, 1916, Sykes-Picot Antlaşması) , İngiltere ve Fransa arasında, taksim ve tanzim edildi. İşgal güçlerinin planladıkları yeni Ortadoğu çok parçalı olacaktı. Bu durum Hicaz Kralı Şerif Hüseyin'e verilen sözlerle çelişiyordu. Kral Abdullah’ın hatıratına bakıldığında, Şerif Hüseyin'in canlandırdığı devletin sınırları, Arap coğrafyasının önemli bir bölümünü içine almakta idi. Buna karşın, mandacıların ortaya koydukları harita daha çok nüfuz alanları göz önünde bulundurularak hazırlanmıştı. Bu çerçevede Hicaz, Ürdün, Suriye, Lübnan, Filistin ve Irak oluşturuldu. Bu tarihten sonra devlet terörü, şiddet ve isyan birlikte anılacaktı. Lübnan iç savaşında ve Birinci Körfez Krizi'nde ve sonrasında kendini hissettirmekle birlikte asıl 2003 Irak müdahalesi ve esen dönüşüm rüzgarıyla (2011) yeni bir dönemece girildi. Şekillenmekte olan Yeni Ortadoğu'nun 1920 sürecinde oluşturulan devletleri kapsaması 1918'de kapandı sanılan parantezin daha kapanmadığını gösteriyor.

Büyük güçlerin hesaplaşması kadar bölge devletlerinin nüfuz mücadelesinin de yaşananlar üzerinde doğrudan veya dolaylı etkileri olduğunu söylemek gerekiyor. Cevabı aranan soru dağılma sürecine giren bu devletlerin nasıl bir arada tutulacağından (üniter yapısının korunacağı) çok şekillenmekte olan Yeni Ortadoğu sınırlarının nasıl tanzim edileceğidir. Konu doğrudan Lübnan, Suriye ve Irak’ı etkilemekle birlikte yaşanacak değişimin diğer bölge devletlerini etkilememesi düşünülemez. Suriye kriziyle bölgeye yayılan yedi milyon mültecinin, ayrıca Musul'un el değiştirmesiyle yüz binlerce Iraklının yollara düşmesi, Türkmenlerin sindirilmesi, Peşmergelerin Kerkük'ü ele geçirmesi bölgenin etnik ve mezhepsel olarak dönüşüm sürecine girdiğini düşündürüyor.

Birinci Dünya Savaşı'nın yüzüncü yılında ifade edebileceğimiz önemli hususlardan biri de şiddetin Ortadoğu'da bütün formlarıyla periyodik olarak görüldüğüdür. Örneğin Irak 1979'dan bu yana şiddet sarmalında. İç ve dış tehditlerle karşı merkezi güçlerin tercihi hep baskıdan ve şiddetten yana oldu. Irak'ta 2003'ten bu yana yaşanan siyasi maelström dış müdahalenin tetiklediği Şii-Sünni ayrışmasını derinleştirerek merkez/çevre çatışmasının eksenini değiştirdi. Devlet terörünün Suriye iç savaşıyla bir araya gelmesi Orta Irak'ta oluşturulan ara bölgede IŞİD'in varlık ve destek bulmasının önünü açtı. Ancak yalnızca bununla izah edilemez. Yukarıda ifade ettiğimiz tarihi sebepler göz ardı edilmemeli. Esad rejiminin ayakta kalmasını sağlayan –her şeye rağmen- iç dengeleri (sınırlarının bir bölümünden vaz geçmekle birlikte) muhafaza etmesi olduğu düşünüldüğünde, Irak'ta görülen fiili durumun iç dengelerin dinamitlenmesiyle ilintili olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte, son haftalarda Irak'ta esen terörün siyasi bir tutuma göndermede bulunduğu kabul edilirse sorunların salt askeri çözümlerle çözüleceğini düşünmek naif bir yaklaşım olacaktır.

Güncelleme Tarihi: 02 Temmuz 2014, 11:31
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48