banner15

Sınırlar, önyargılar ve milliyetçilik

Slovakya ve Çek Cumhuriyeti'nin gelen mülteciler içinde yalnızca Hristiyan olanları kabul edebileceğini açıklaması kültürel sınıra göndermede bulunuyor. İskandinav ülkelerindeki sınır tartışmalarını ekonomik ve sosyal sınırlar belirliyor

Sınırlar, önyargılar ve milliyetçilik

Sinan Özdemir | Brüksel

"Gençliğimde herkes olduğu yerden dünyaya bakardı. Bu gün bu önyargıları yenmek zorundayız. Ne var ki, kendi tarihimizi yenmemizi gerektireceği için gerçekleşmesi mümkün görünmüyor. Eğer yenemezsek kaçınılmaz olarak milliyetçiliğin önünü açarız,  bu da savaş demektir. Savaş yalnızca geçmişin değil, geleceğin konusu da olabilir!" (François Mitterrand, 17 Ocak 1995)

Krizler sistemleri  sınama şansı verir. Avrupa Birliği yaşadığı krizlerle iç mekanizmalarını sınama şansı buldu. Lâkin bu süreçte, devletler çıkarlarını korumak için gerektiğinde sözleşmeleri yok sayabilecekleri kadar ortak akıldan tek akla  kayabileceklerini de gösterdiler. Başta Almanya olmak üzere bazı Birlik üyesi devletlerin Dublin Sözleşmesi'in bazı bölümlerini askıya almaları, Slovakya ve Çek Cumhuriyeti'nin kabul edebilecekleri  mültecilerin dini inançlarını sorgulaması veya Yunanistan'a dayatılan 7 Ağustos kararları bu  tutuma örnek gösterilebilir. Mülteci krizi ve ekonomik sorunlar  Doğu'dan Batı'ya siyasi  iklimi etkiliyor. Avrupa Anayasası tartışmaları sürecinde (2005) soyut boyutuyla tartışılan "egemenlik" beliren yeni kriz alanlarıyla artık bütün gerçekliğiyle gündemde.

Yirmi yıl önce Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand, Balkan Savaşları'nın (1991-95) gölgesinde, Avrupa Parlamentosu önünde yaptığı son konuşmada, milliyetçiliğin tehlikelerine işaret ederek Avrupa'yı önyargılarından kurtulmaya davet ediyordu.   Bu konuşmadan on yıl sonra küreselleşmeyle birlikte ekonomi ve finans hareketlilikleri ekonomik sınırları ortadan kaldırıyordu. İnsanlar artık  oldukları noktadan dünyaya bakmak zorunda değillerdi. Dünya bir büyük fırsatlar alanı olarak beliriyordu. Bazıları bir adım daha ileri giderek dünyanın köye dönüştüğünü; tarihin sonu gibi "sınırsızlığın " eşiğinde olduğumuzu ileri sürüyordu. Avrupa Birliği kendi içinde kaldırıldığı sınırlarına bölgesel sınırları öne çıkarak farklı bir rekabetin önünü açtı. Bölgeler arası ekonomik işbirliğini artırması beklenirken  kısa zaman sonra ayrılıkçı taleplerin yükselmesine sebep oldu.  Bunun bir illüzyon olduğunu anlamak için bir on yılın daha geçmesi gerekecekti!

Yirmi yıl sonra Helsinki'den Roma’ya; Budapeşte’den Berlin'e Avrupa ulusların dönüşüne tanık oluyor. Küresel krizlerin tetiklediği bu dönüş uluslarüstü bir yapıya dönüşme iddiasındaki Avrupa Birliği'nde  yeni aktörlerin siyaset sahnesinde yer bulmasını sağladı.  Nüansları olmakla birlikte, merkezde ve çevrede, son yıllarda Avrupa'da ortaya çıkan yeni siyasî aktörlerin tamamı "egemenlik" ortak paydasında buluşuyor. Uluslararası hukukta yerini bulan "sınırların değişmezliği" ilkesi hukukî sınırları belirlenmesinde diğer bütün « sınırların » başında geliyor. Egemenliğin en soyut ama en belirgin işareti olan sınırlar tartışmanın merkezinde yer alıyor. Hukukî, iktisadî, kültürel ve sosyal  sınırılar yeniden tartışmaya açılıyor veya açılma riski taşıyor.

Slovakya ve Çek Cumhuriyeti'nin  gelen mülteciler içinde yalnızca Hristiyan olanları kabul edebileceğini açıklaması kültürel sınıra  göndermede bulunuyor. İskandinav ülkelerindeki sınır tartışmalarını ekonomik ve  sosyal sınırlar belirliyor. Manş’ta Fransız-İngiliz ihtilafı  iki ülke arasındaki sınırı belirleyen Touquet Sözleşmesi’nin (2003) gözden geçirilmesi talebini beraberinde getirdi.  Konu hükümetler düzeyinde gündemde olmasa da İngiltere'nin, gelecek aylarda gerçekleştireceği Avrupa Birliği referandumundan sonra -ayrılma kararının  çıkması durumunda-  müzakere masasına geleceğine  inanılıyor. Göçmen krizi çerçevesinde yalnızca Fransa ve İngiltere arasında hukukî sınır sorunu yaşanıyorsa da bölgeler Avrupası'nda ulus devletlerin başını ağrıtan ayrılıkçı taleplerin arka planını oluşturuyor. Bu durum İspanya, İngiltere, Belçika ve İtalya'da  güçlü ayrılıkçı partilere kendi "sınırlarını" hatırlatma şansı veriyor.

Kültürel sınırların belirlenmesinde medyanın oynadığı rol yadsınamaz. Birleştirici olduğu kadar ayrılıkçı taleplerin yeşermesinde veya toplumsal bilinçaltında yaşatılmasında önemli etkileri olduğu söylenebilir.  Örneğin İtalya'yı bu denli birleştiren, üniter yapısını gerçekçi kılan hiç kuşkusuz televizyon oldu. Daha 20. yüzyılın başında çok farklı lehçelerin konuşulduğu İtalya'da ortak bir İtalyancanın kabulünde televizyonun etkisi büyük. Buna karşın her gün sınırlarını aşan yüzlerce  mültecinin sansasyonel haberciliğin etkisiyle istilacı olarak takdim edilmeleri, kültürel farklılıkları üzerinden ötekileştirilmeleri, zihinleri bulandırıyor. Ekonomik sınırın kuzey güney ihtilafında belirleyici olduğu düşünüldüğünde kuzeyin mültecilere kapılarını tamamen kapaması Kuzey Liga'nın tartışmayı ekonomik, kültürel ve siyasî sınırları kapsayacak şekilde yürütmesi aksi seda bulmasını kolaylaştırıyor. Düne kadar Sicilyalıları İtalya'nın zencileri olarak takdim eden ayrılıkçı grupların mültecilere kollarını açacaklarını düşünmek naiflik olur.

Avrupa Birliği'nin iki büyük devleti Almanya ve Fransa,  İkinci Dünya Savaşı sonrasında galip devletler tarafından empoze edilen sınırlara çekilerek yüzyıllara yayılan Alsas-Loren ihtilafını sonlandırdı. Almanya ve Fransa kültürel sınırlarına dayanarak nüfuz alanını genişletmeye çalıştı. Tarih içinde sık sık el değiştiren bölge bu gün Fransa'ya bağlı.  Fransız hükümetinin yeni bölge sınırlarını belirlerken Alsas bölgesini Champagne bölgesine bağlama arzusuna tepki gösteren Alsaslıların kültürel olarak kökenlerini Almanya'ya bağlamaları şaşkınlığa sebep olmuştu. Almanya'nın en geniş "yaşamsal sınırlarına" İkinci Dünya Savaşı yıllarında Doğu Avrupa'ya doğru genişleyerek ulaştığı ve Ruslar tarafından geri püskürtüldüğü biliniyor. Bu gün iktisadi gücüyle Doğu Avrupa'yı kuşatan Almanya'nın  Alsaslılar için de çekim merkezi olduğu düşünüldüğünde konunun tamamen kapandığını söylemek mümkün mü?

Avrupa halkları için Avrupa Birliği her şeyden önce tek para birimi (ekonomi) ve  hareket serbestisi anlamına geliyordu. Küresel finans kriziyle birincisi, göç dalgasıyla ikincisi büyük darbe aldı. Avro'ya  güvenin azaldığı ve özellikle krizi doğrudan yaşayan ülkelerde eski para birimlerine dönme noktasında seslerin yükseldiği bir gerçek. Avrupa Birliği'ne güven azaldıkça  eskiye duyulan özlem artıyor. Tıpkı son yıllarda Sırbistan'da ve eski Yugoslavya'yı oluşturan  devletlerde dışa vurulan Yugonostalgia gibi... Liberalizm'in ortadan kaldırdığı ekonomik sınırlar yeniden tesis edilmek isteniyor. Küreselleşmenin bir parçası olmak yerine yerli olanı koruma refleksi gelişiyor. Aynı durum, hareket serbestisi ve sınırlar noktasında yaşanıyor. Sınırsız bir dünya özleminden sınırların dönüşüne, eski Amerika Birleşik Devletleri Başkanı G.W. Bush'un 11Eylül saldırılarından sonra ortaya attığı , seçiciliği artırmaya yönelik akıllı sınır (smart border, sınır güvenliğinin sağlanmasında  yüksek teknolojilerin kullanılmasını öngörüyor) uygulamasına geçilmesi isteniyor.

Uluslar gasp edildiğini düşündükleri egemenliklerini geri alabileceğini düşündükleri siyasî partilere yönelerek; siyasî partiler egemenliğin  en önemli göstergelerinden sayılan "sınır" olgusunu siyasî, hukukî, iktisadî, içtimâî ve kültürel çehreleriyle tartışmaya açarak ulusu sıfır noktasından, yani olduğu yerden,  dünyaya bakmaya zorluyor. Bu tutum kaçınılmaz olarak milliyetçi/ayrılıkçı reflekslerin/taleplerin yeşermesine sebep oluyor. Avrupa Birliği "sınırları" içinde beliren krizleri yönetmekte başaralı olamadığı gibi eski hayaletlerin dönüşü tetikleyerek tehlikeli bir sürece sürüklendiğini söyleyebiliriz.

Güncelleme Tarihi: 03 Eylül 2015, 09:13
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35