Trump ve Asya-Pasifik'te TPPA sancısı

Kalkınma süreçlerini küreselleşmeye borçlu Asya-Pasifik bölgesi ülkeleri, seçim sonuçlarıyla birlikte ABD yönetiminin yeni dönemdeki politikasının seyredebileceği potansiyel gelişmelere dair pratikler üretmeye başladı

Trump ve Asya-Pasifik'te TPPA sancısı

Cihan Kurtaran | Kuala Lumpur

ABD’deki seçim sonuçlarının küresel yansımaları devam ederken, bu gelişmenin Asya-Pasifik bölgesindeki karşılıklarından biri Trans Pasifik İşbirliği Anlaşması (TPPA) çerçevesinde ortaya konuyor. Bu süreçte, Pasifik Okyanusu’nun doğu ve batı yakasındaki on iki ülkenin katılımıyla hayata geçirilmesi hedeflenen birliğin varlığı tartışma konusu haline geldi. Donald Trump’ın seçim kampanyası döneminde öne çıkardığı önemli dış politika konularından biri olarak dikkat çeken TPPA, yeni ekonomi politikalarına kurban gitme ihtimali taşıyor. ABD üreticisi ve tüketicisine yönelik tedbirlerle ülke ekonomisini güçlendirmeyi hedefleyen Trump’ın, bir anlamda içe kapanma politikasıyla, küreselleşmeye meydan okuduğu söylenebilir. Bugün gelinen noktada, hem de ABD gibi bir ülkenin bunu nasıl ortaya koyacağı meselesi bir yana, kalkınma süreçlerini küreselleşmeye borçlu Asya-Pasifik bölgesi ülkeleri, seçim sonuçlarıyla birlikte ABD yönetiminin yeni dönemdeki politikasının seyredebileceği potansiyel gelişmelere dair pratikler üretmeye başladı bile.

TPPA, ABD ve dünya siyasetinin son on yılına damgasını vuran Obama yönetiminin, 21. Yüzyılı Asya vurgusuyla öne çıkarmasının doğrudan bir yansıması olarak düşünülebilir. Bununla birlikte, söz konusu ticari birliğinin nüvesini, aslında bölgedeki birkaç ülkenin kendi aralarında ticari işbirliğini şekillendirme çabası oluşturuyor. Bu çıkış noktası bile temelde, bugün TPPA’yı ABD’den daha çok bölge ülkelerinin savunmasının gerekçesini oluşturmaya yetiyor. Japonya, Avustralya, Singapur, Vietnam, Malezya gibi birlik üyesi ve birliğin hayata geçirilmesinde önemli çaba sarfeden ve bu noktada siyasi iradelerini ortayan koyan ülkeler, gerek kendi aralarında son dönemde gerçekleşen ikili ziyaretler ve görüşmeler gerekse ilgili ülkelerin ticaret ve ekonomi bakanlarının açıklamalarıyla konuyu gündemde tutmaya devam ediyorlar. Singapur başbakanı Lee Hsien Lhoong’ın Ekim ayı ortalarında Avustralya’ya yaptığı ziyaret, bu hafta başında Malezya Başbakanı Necib bin Rezak’ın Japonya’ya yaptığı ziyaret ve Vietnam Başbakanı Nguyen Xuan Phuc’ın daha bir iki gün önce yaptığı açıklama bunlara örnek verilebilir. Taraflar ABD’nin TPPA içindeki rolüne, Trump’ın bu ticari birliğe ‘balta vurabilecek’ politikalarından çekincelerini dile getirmek kadar, yeni ABD yönetimini ikna etme konusunda da görüş beyan ediyorlar.

Bu bağlamda ilk girişim dün Japonya Başbakanı Şinzo Abe yaptı. Abe, Trump’la 1,5 saate varan görüşmesi, Trump’ın gayri resmi de olsa önemli bir ülke başbakanıyla yaptığı buluşma olmasıyla da dikkat çekti. Trump’ı ikna girişiminde başrolü Japonya Başbakanı Şinzo Abe’nin almasında açıkçası şaşılacak bir taraf bulunmuyor. Dünyanın üçüncü büyük ekonomisi olması kadar, Asya-Pasifik’de Japonya’yı öne çıkartan veya buna zorlanan başka unsurlar da bulunuyor. Bunun en başında geçen beş yıl boyunca gerçekleştirilen TPPA görüşmelerinde devre dışı bırakılan Çin’in ABD seçimleri sonrası oluşan atmosferde bölgede siyasi olmak kadar, ekonomik ve ticari ilişkilerde de bir adım daha öne çıkabileceği ihtimaline dayanıyor. Bölgedeki her ülkenin Çin’le olan ticari ve yatırım ilişkileri bir gerçek olduğu kadar, aynı şekilde bölgedeki neredeyse hiçbir ülke kendilerini salt Çin’le bağdaşık kılacak bir ilişki yanlısı da değil.

Asya-Pasifik bölgesinde TPPA görüşmelerine katılan ülkeleri bu ticari yapıyı hayata geçirme konusunda bir tür agresif yaklaşımları geçen beş yıl boyunca Obama yönetimiyle neredeyse dişe diş yapılan görüşmeler sonrasında ortaya çıkan durum bulunuyor. Malezya Uluslararası Ticaret ve Endüstri Bakanı Mustafa Muhammed’in açıkça dile getirdiği üzere ilgili ülkeler büyük enerji ve para harcayarak bu görüşmeleri nihayete erdirmiş ve ülkelerdeki muhalefeti de ikna edecek şekilde parlamentolarından onay almışlardı. Bu süreç, sadece hükümetlerin kendilerini ve de muhalefeti dolayısıyla geniş bir kamuoyunu ikna süreci olmanın ötesinde, geleceğe dönük ticari ve ekonomik yapılaşmanın da zeminini oluşturuyor. Dolayısıyla alınan bunca yolun sonunda hedefe ulaşamamak ülkeleri tabiri caizse kontripide bırakacaktır.

Genel itibarıyla bakıldığında, görüşmelerin kimi zaman ABD’nin dayatması şeklinde geçtiği belirtilse de, öte yandan, katılımcı ülkelerin son otuz veya kırk yılı dikkate alındığında, bu ülkelerin ekonomik kalkınmışlıklarında başat unsurun imalat sanayinin harekete geçirilerek ihracat odaklı bir yapılaşma olduğu görülür. Örneğin, 1980’lerden itibaren eko-politik kavramlar arasında güçlü bir yer edinen ‘küreselleşme’ kavramının gelişmiş batı ekonomilerinin saç ayakları olan şirketlerin ucuz işgücü, hammadde, ulaşım gibi Asya-Pasifik bölgesinin sahip olduğu avantajları harekete geçirdi. Ve hükümetler bu yatırım dalgasını değişik boyutlarda hem Batılı şirketler hem de kendi yerel şirketlerinin sürece adaptasyonuyla önemli bir kalkınma hamlesine tanık oldular.

Bu süreç, sadece Batılı dev yatırım şirketlerinin değil, ulusal ve hatta yerel ölçeğe kadar inen bir yatırım-üretim-tüketim zincir düzeneğini de gündeme taşıdı. Bölgenin görece geri kalmış ülkeleri Laos ve Kamboçya’ya kadar nüfuz eden bu sürecin, ilgili ülke halklarının küresel tüketim ekonomisine endekslendiği de görülüyor. TPPA içinde yer alan ülkelerin kaygılandıran da bu nokta. Ancak yukarıda dile getirilen ‘ikna süreçleri’, yeni yılla birlikte ABD’de oluşacak yönetimin tavrında bir değişikliğe yol açmaması ihtimali de gündemde. Bu durumda, gene ilgili ülke yetkilileri, ulaşılması için büyük çaba sarf edilen birlik unsurunun en azından yeni ikili veya bölgesel ticaret anlaşmalarıyla hayata geçirilmesinin yolunu da arıyorlar.

TPPA’ya taraf olan bölge ülkelerinin henüz açıkça dile getirilmese de, üzerinde durduklarına şüphe olmayan bir diğer husus ise, bölgenin siyasi ve güvenlik bağlamı. ABD’nin gene 21. Yüzyıl politikasında başat bir yer edindiği açıkça ilân edilen pasifik boyutu, TPPA’sız olması halinde kan kaybı anlamı taşıyacaktır. Bu sadece, ABD’nin bölge ve de küresel olarak ikinci bir ‘güç’ niteliği taşıyan Çin karşısında gerilemesi anlamına gelmiyor. Bölge ülkeleri, her ne kadar zaman zaman dışlayıcı bir söylemle öne çıksalar da, bölgenin siyasi güven ve istikrarında iki kutuplu ilişkileri önceliyorlar. Öyle ki, Çin’e yakınlaştığı varsayılan ülkelerin bir süre sonra ABD’yle benzer bir tür ilişkileri başlatmalarına -veya bunun tam tersi- tanık olunuyor. Örneğin, Malezya Başbakanı Necib Bin Rezak, bu ayın başında Çin’e yaptığı altı günlük ziyarette gerçekleştirdiği ticari ve yatırım anlaşmaları ve hatta görece küçük ölçekli de olsa askeri işbirliği anlaşmalarının ardından, ABD seçimlerini takiben “ABD bize hâlâ ihtiyacı var.” açıklamasıyla ABD’nin bölge için önemine dolaylı olarak dikkat çekiyordu.

Ticari birliğin salt ekonomi boyutuyla değil, ABD-Vietnam ilişkilerinde de görüleceği üzere dünün ‘düşman’ ülkelerinin birliğine doğru evrilen bir boyutu da kapsıyor. Dolayısıyla Japonya’dan Avustralya’ya kadar Asya-Pasifik’’e hiçbir ülke bugün elde edilen bir kazanım olarak gördükleri TPPA’dan vazgeçme niyetinde değiller. Bu süreçte, ABD’nin yer almama ihtimaline karşı da alternatifler geliştirme peşindeler. 

Güncelleme Tarihi: 22 Kasım 2016, 16:21
YORUM EKLE

banner33

banner37