banner15

Trump zaferi sonrası Asya-Pasifik'te tepkiler

ABD seçimini Trump'un kazanmasının, Asya-Pasifik bölgesindeki ilk etkisi, belirsizlikler oldu. Ama Pasifik Yüzyılı' projesinin Obama’nın iki dudağı arasından gelişigüzel çıkmış bireysel bir görüş olmadığı, aksine ABD kurumlarınca alınmış bir karar olduğu dikkate alındığında, Trump yönetiminin bir tereddüt dönemi geçirmekle birlikte bu politikalara kayıtsız kalmayacağı düşünülebilir

Trump zaferi sonrası Asya-Pasifik'te tepkiler

Cihan Kurtaran | Kuala Lumpur

Trump ve Güneydoğu Asya

ABD’de seçimlerin kazananı ve kaybedeni ilân edilirken, bu sonucun Asya-Pasifik bölgesine etkisi, üzerinde durulmayı hak edecek bir öneme sahip. Bu çerçevede, hiç abartmadan söylemek gerekirse, Trump’ın seçim zaferi Asya-Pasifik’de belirsizliklerle birlikte anılıyor. 9 Kasım’da daha günün ilk ışıklarıyla birlikte seçim sonuçlarının açıklanmaya başlamasının ardından siyasilerden önce tepkiyi veren borsalar ve döviz kurları oldu. Gün boyu benzer negatif etkinin devam etmesinin yanı sıra, sonuçlar netleştikçe Trump’ın zaferi bölge kamuoyunda bir travma etkisi oluşturdu.

“ABD’NİN HALEN BİZE İHTİYACI VAR”

Doğan olumsuz etkiyi ortadan kaldırmaya yönelik olarak yapılan ilk açıklamalardan biri Malezya Başbakanı Necib bin Rezak’dan geldi. “ABD halen bize ihtiyacı var.” diyen Başbakan’ın hedefi, Malezya kamuoyunda oluşan ve orta vadede giderek derinleşebilecek izlenimi veren kötümserliği dağıtmaya yönelikti.

Malezya örneğinde bölge yönetimleri ve kamuoylarını olumsuzluğa sevk eden temel amil, kendilerini ‘küreselleşme’ rüzgârına epeyce kaptırmış olmalarından kaynaklanıyor. Başbakan Necib’in açıklamasının, son birkaç yıldır çeşitli faktörlerin etkisiyle Malezyalıların alım gücünde pek de olumlu sinyaller vermeyen gelişmelerin daha da kötüye gitmesini engellemeye matuf bir yönü var. Buna ilave olarak, bir süre sonra görev başı yapacak ABD yönetimine gönderilen bir mesaj olduğu da bir gerçek. Daha iki hafta önce Çin’le önemli ticari, yatırım ve de askeri işbirliği anlaşmalarına imza atan ve ülkede “Çin’e teslim olmakla” itham edilen Başbakan Necib bin Rezak bu açıklamasıyla ABD’yle ilişkinin önemine vurgu yapıyordu.

Malezya bağlamından hareketle dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus ise, Uluslararası Ticaret ve Yatırım Bakanı Muhammed Mustafa’nın Trans Pasifik İşbirliği Anlaşması’na (TPPA) yaptığı atıftı. Malezya adına TPPA görüşmelerine katılan Bakan, Trump zaferi sonrasında “değerlendirme için daha erken” açıklaması yaparken, ülkedeki halkın ve de yatırımcıların bu gelişme karşısında paniklememesi gerektiğini söyledi. Ancak tıpkı diğer ülkelerde olduğu gibi, ilk günkü borsa ve kur gerilemesinde Malezya para birimi ringgit’in son dokuz ayın en düşük düzeyine inmesi bakanın paniklememe çağrısının piyasalarda karşılığının olmadığı anlamı taşıyor. TPPA’nın hayata geçirilmesi konusunda en istekli kişilerden biri olan Bakan Muhammed Mustafa ABD’siz bu birliğin bir anlam ifade etmeyeceğini ve söz konusu ticari birliğin kaderini bölgedeki üye ülkelerle görüşeceğini açıkladı. Bakan, açıklaması, “TPPA’nın yürürlüğe girmemesi Malezya ekonomisine olumsuz etkisi olabilir” gibi bir ihtimali de hatırlatmadan geçmedi.

DUTERTE VE TRUMP AYNI KALİBREDE

Tabii benim aklıma Trump’ın ‘golf arkadaşı” olduğu söylenen Malezya Başbakanı’ndan açıklamasından ziyade, belki de tepkisi en çok merakla beklenen lider Filipinler devlet başkanı Rodrigo Duterte geliyor. 2015 yılında, daha Filipinler’de seçim kampanyası başlamadan gündeme gelen Duterte’nin siyasi karakteristikler bakımından Trump ile benzeşmesi bölge basınında konu olmuş ve “Trumpvari bir aday” olarak sunulmuştu. Bu ifadeyle vurgulanmak istenen ise, Trump’ın ‘negatif’ veçhesiydi tabii ki.

Trump’la aynı ‘kalibrede’ olan ve bunu da dün yaptığı açıklamada bizzat dile getiren Duterte, Trump’ın zaferi sonrasında, bir tehdit ve aşağılama yerine daha düşük tonda bir ifadeyle, “ABD ile düşman olmak istemediğini” söylemesi dikkat çekiciydi.  

Trump ve Duterte arasında dikkat çekilen yukarıda benzerlikten bu yana yaklaşık bir yıl, Duterte’nin devlet başkanlığı koltuğuna oturmasından bu yana da dört ayı aşkın bir süre geçmesinin ardından biri doğuda diğeri batıda benzer iki lider profiliyle karşı karşıyayız. Duterte’nin daha seçim kampanyası döneminden başlayıp aktif başkanlığında da sürdürdüğü çıkışlarınındaki çelişkilerin benzeri Trump’ı izleyen kurumlarca tutulan istatistiklerde de ortaya konuluyor. Bir kurumun Temmuz ayı raporunda Trump 17 kez birbiriyle çelişen ifade kullanırken, bir diğer kurumunun Ekim ayı sonu itibarıyla raporunda da toplam 23 ana konuda 138 kez görüş değiştirdiği tespit edilmiş.

‘ÖNCELİK AMERİKALILAR’ ve TPPA

Trump’ın kampanya döneminde dikkat çektiği hususlardan biri, son dönemde yaşanan ekonomik durgunluklar nedeniyle “öncelik Amerikalılar” olmasıydı. Amerikalıları yeniden varsıllaştırmaya matuf bu söylemin bölgeye yansıması ise, özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerle ihracat temelli kalkınma sürecine konu olan bölge ülkelerinin bundan nasıl etkileneceğiyle ilgili. Benzer bir tepkinin Endonezya’daki bazı ekonomistlerce ‘hükümete uyarı mahiyetinde “hava bozacak, yelkenleri hazırlayın” çağrısı da, bu anlamda dikkate alınmayı gerektiriyor. Aslında bu küreselleşme olgusunu, son dönemde TPPA bağlamında, bölgedeki diğer bazı liderlerin de katkısıyla bir adım daha ileri götüren Barack Obama olsa da, aslında temellerine bakıldığında 2005 yılında Singapur, Bruney, Yeni Zelanda ve Şili’nin biraraya gelerek “4’lü Pasifik” (P-4) adıyla anılan ticaret birliğini oluşturdukları görülür.

Özellikle Japonya ve Singapur ile bir ölçüde Vietnam ve Malezya’nın istekli oldukları TPPA’nın bugün henüz hayata geçirilememiş olmasında Amerikan Senatosu’nda ilgili onayın çıkmamış olmasının rolü büyük. Bu nedenle bugün, Trump zaferi sonrası bölge ülkelerinin borsa ve döviz kurlarındaki kayda değer oynama ABD’nin yeni başkanına yönelik ‘piyasaların tepkisini’ gösteriyordu.  Aslında Trump küreselleşmeye karşı koymakla birlikte, başkan seçilmesiyle birlikte ‘küresel bir depresyona’ yol açmasıyla tezat bir sürecin yaşanmasına neden oluyor. Amerikan’ın Asya-Pasifik bölgesinde güç tesisinde bir tür sınama aracı olacağı düşünülen TPPA’nın şu anda gündemde ne kadar kalacağı ise meçhul.

ASYA - PASİFİK GÜVENLİK POLİTİKALARI

Bu sürecin ekonomi boyutunun ötesinde Asya-Pasifik gibi jeo-politiği oldukça öne çıkan bir bölgede Japonya, Güney Kore, Tayvan, Singapur, Avustralya sıralamasında bölgenin kuzeyinden güneyine doğru giden bir şeritte güvenlik açığının doğabileceği endişesi kendini hissettiriyor. Japonya yönetimi ABD’de olabileceklerin hesabını önceden yaptığını gösterecek şekilde savunma sanayiini ve ordu yapılaşmasını yeniden kurgulama kararı alması, önümüzdeki süreçte bu konudaki adımlarını daha ciddi ve yapıcı bir şekilde atacağı anlamına geliyor. Bölgede ABD’nin şu veya bu şekilde geri çekilmesi ve ekonomik nedenlerle askeri harcamaları kısması, özellikle Japonya’nın bölgesel tehdit olarak gördüğü Çin karşısında, aralarında nükleer silah üretimi de dahil olacak şekilde kendi tedbirlerini almasına yol açacaktır.

Güney Kore’de, son birkaç haftada ülke gündemini işgal eden Başkan Park’ın ‘mistik’ ilişkilerinin neden olduğu güven kaybı ulusal siyasi krize dönmesi, yanı başında nükleer denemelerle bölge halkını tedirgin eden Kuzey Kore ile mücadelede bir zafiyet gündeme getirme olasılığı taşıyor. Bölgenin en küçük ancak anahtar ülkesi Singapur’u TPPA dışında ilgilendiren en önemli husus güvenlik politikaları. ABD yeni yönetiminin bölgeyle ilişkilerinde güvenlik politikalarındaki farklılaşma Singapur’u memnun etmeyecektir. Bununla birlikte, Singapur yönetimi teritoryal sınırlarının darlığının neden olduğu çelişkiyi Avustralya ile anlaşarak aşmaya çalışıyor. Bu bağlamda geçenlerde Avustralya ile yapılan anlaşma gereğince Singapur Adası’ndan daha geniş bir toprak parçasında askeri eğitim sistemini hayata geçirmesi yeni dönemde daha da önem kazanacaktır.

SİSTEMATİK YAKLAŞIM

Yukarıda genel çerçevesini sunduğumuz ilişkiler bağlamında ABD yönetimindeki değişimin Asya-Pasifik coğrafyasını şu veya bu şekilde etkilemesi kaçınılmaz. Bu çerçevede Trump yönetiminin, salt Demokratlar karşıtlığından hareketle TPPA gibi bir projeyi rafa kaldırıp kaldırmayacağı şimdilik belirsiz. Ancak geçen bir yıl zarfında tanık olunduğu üzere Cumhuriyetçilerin senatodaki üstünlüğü nedeniyle TPPA'nın bir türlü onaylanmadığı da bir gerçek. Kaldı ki TPPA’nın 12 ülke ile sınırlı bir ekonomi birliği olmanın ötesinde anlamı var. Dünyanın ticaret devi Çin’i çevreleyen coğrafyadaki bu girişim yeni dönemin ticaret kurallarını belirleme noktasında jeo-ekonomik modelleme kadar, jeo-stratejik ve askeri bağlamlarıyla örtüştürülerek bir anlam ifade edebilir.

Bu nedenle Trump’ın Amerikan vatandaşlarına ekonomiyi iyileştirme vaadinde içe kapanmacı ve korumacı bir politik yaklaşımın, belki ulusal plânda bir karşılığı olsa da, küresel arenada ABD’nin varlığı, geleneksel ve potansiyel müttefikleri açısından ümitvar olacağını söylemek mümkün değil. Tüm bunların ötesinde, yukarıda kuruluş sürecine atıfta bulunulan TPPA’ya ABD’nin müdahil olmasında 2008 yılında Bush yönetiminin rolü hatırlandığında Cumhuriyetçilerin senatodan geçirmeye yanaşmamalarına rağmen, kendi iktidarları döneminde bu anlaşmayı bir şekilde gündeme almalarına, ABD kamuoyunu iknanın ötesinde, pek de büyük bir mani bulunmuyor.

Büyük bir sürpriz olmadıkça, ABD’deki yönetim değişikliğinin bölge politikalarında kapsamlı bir değişikliğe yol açması beklenmiyor. Bununla birlikte, daha ilk günden bölge yönetimleri ve de kamuoylarında karamsar bir atmosferin oluşmasına neden olan bu gelişme, bölge ülkelerinin ‘Asyalılık ruhu’yla hareket ederek mevcut sorunların üstesinden kendi başlarına gelmelerinin yollarını arama yönünde teşebbüsler olacaktır. Bölge ülkelerinin bu sürece ne kadar hazırlıklı olduğu ise bir başka konu. Ancak ABD’deki sürecin bölge liderlerine en azından önemli bir hatırlatma olduğu görülecektir. Bölge ülkelerinin Çin’le ticari ve yatırım işbirliğinin memnuniyet verici yanı kadar, Çin’in ideolojik modellemesini benimsemeyen bölge ülkeleri kendi aralarından bir lider çıkarmanın çabası içerisinde olacaktır. Çin’le tarihsel ve modern dönemde karşılaşmaları dikkate alındığında buna şimdilik en hazır gözüken ülke Japonya gözüküyor. Uzun bir aradan sonra Japonya’da siyasi gücü ile öne çıktığı gözlemlenen Başbakan Abe’nin görev süresinin uzatılması çabası da Japonya’da dengelerin daha da güçlü bir noktaya doğru gittiğinin ipucu.

Pasifik yüzyılı projesinin sadece başkan Obama’nın iki dudağı arasından gelişigüzel çıkmış bireysel bir görüş olmadığı, aksine ABD kurumlarınca alınmış bir karar olduğu dikkate alındığında Trump yönetiminin bir tereddüt dönemi geçirmekle birlikte bu politikalara kayıtsız kalmayacaktır. Kaldı ki, bu işin ABD tarafı. Bir de ABD’nin Asya-Pasifik’de kimileri ‘geleneksel müttefikleri’ konumundaki ülkelerin yönetimlerinin de ABD’nin bölgedeki varlığında ısrarcı olacaklarını unutmamak gerekir.

 

Güncelleme Tarihi: 10 Kasım 2016, 18:16
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35