Kenarı süslü ayakkabılar

Çocuk hiç kıpırdamadan yüzüme bakıyordu. Esmer yüzünde pişmanlığa dair en ufak bir ize rastlamak mümkün değildi.

Kenarı süslü ayakkabılar

Evde olmanın tadını çıkarabileceğim ve bütün hafta boyunca üst üste binen yorgunluğumu atmaya çalışacağım tatil günlerinden biri... Keyifle yaptığım sütlü kahvemi ocaktan alıp pencerenin kenarına oturcaktım ki; "tak" ve "şangır" sesleri ile donakaldım. Neden sonra elimdekileri masaya bıraktım pencereden dışarı baktım.
Bir kaç çocuk benim başımı uzatmamı bekliyorlarmış gibi:

"Ablaaa, bu yaptı! Cama o kocaman taşı bu attı..."

Suçladıkları çocuk hiç kıpırdamıyor, orada öylece durmuş "evet ben yaptım" der gibi yüzüme bakıyordu. Esmer yüzünde - pırıl pırıl parlayan kapkara gözlerinde pişmanlığa dair en ufak bir ize rastlamak mümkün değildi. Bilakis, umut, umut pırıltıları... belkiler...

"Bekle" dedim, "bekle geliyorum, bunun hesabını soracağım ve bedelini ödeteceğim sana!" Çocuk:

"Sen zahmet etme abla, ben gelirim" deyince yine hayret ettim. Otuz saniye sonra daire kapımın önündeydi. Hışımla kapıyı açtım, kulağını çekmemek için kendimi zor tutuyordum:

"Ne istedin camımdan? Bilerek atmışsın taşı niye?"

Bu sefer de boynunu büktü... Hiç çıt yok!

"Gel içeri" dedim. Sanki bu teklifimi bekliyormuş gibi, ayakabılarını alelacele çıkartıp içeri girdi. Mahçup ama pişman değil... Utanıyor ama korkudan eser yok... Tuhaf bir ruh hali... Kafam iyice karışmıştı. Herşeyi de öğrenmek istiyordum:

"Otur, konuşacağız!"

"Üstüm çok pis..."

"Otur!"

"Bir gazete kâğıdı var mı abla?... Sandalyeye koyalım öyle oturayım."

Kızmalı mı, gülmeli mi bilemedim.

"Camımı bilerek kırdın ama sandalyelerime kıyamıyorsun öyle mi?!"

"!!!"

"Otur! O-tuurr!" daha sert söyleyince öyle sindi kaldı... Başını önüne eğdi... Bir kaç saniye süren suskunluktan sonra ağlamaklı bir sesle konuştu:

"Abla cam parasını çalışır öderim... yalnız..."

"Yalnız ne?!"

"Sana anlatacaklarım var, beni biraz dinler misin?"

"Mazeret mi?"

"Değil, camı kırdım, bilerek kırdım, kabul ediyorum, ödeyeceğim ama..."

"Ama nee?"

"Abla, sen bu mahalleye yeni taşındın biliyorum. Zengin olduğunu da biliyorum..."

"Zengin mi? Zengin hee? Çalışıyorum, sabahtan akşama kadar para kazanmak için canım çıkıyor. Bir tatil günümü evimde oturup dinlenerek geçirmek istiyorum, gelip camımı kırıyor üstelik bir de 'bilerek yaptım' diyorsun, gayet pişkin pişkin!.."

Çocuk, bir şeyler demek istiyordu ama beceremiyordu nereden başlayacağını... Yutkundu:

"Abla dinleyecek misin? Senden yardım istiyorum. Kızkardeşim için... Işıklı ayakkabı diye tutturdu, geceleri uyumuyor, durmadan ağlıyor... Ona istediği ayakkabıyı alacak paramız yok... Para istemiyorum. Kardeşime bir çift ışıklı ayakkabı al... Çalışıp borcumu öderim. Kardeşim hasta, çok hasta..." Bu son söylediği söz, duyabildiğim son söz oldu. Ondan sonra neler anlattı hatırlamıyorum. Cesareti... açık sözlülüğü... kendinden eminliği... kız kardeşi... ışıklı ayakkabılar...

Beynimin içinde, bu biçarelerin problemleriyle alakalı bir sürü soru işareti...

"Abla, tamam mı?... Alacak mısın canım kardeşime ışıklı ayakkabı?" Bu sözlerle uykudan uyanır gibi kendime geldim. Bir kaç saniyelik suskunluk... ne söyleyeceğini bilememe hali... Lafı değiştirmek istedim:

"Limonata içelim mi?"

Bu soru umudu oldu, bunu hissettim. Gözleri parladı, yüreğindeki umut ışığının gözlerine nasıl yansıdığını gördüm. Bu sefer daha heyecanlı konuşmaya başladı;

"Arabanı yıkarım... O aşağıdaki otoparka bırakmana da lüzum kalmaz. Ben daha iyi bakarım, kollarım, yıkar temizlerim hem de istediğin kadar... borcumu ödeyene kadar... Hıı, ne olur?!"

O bakışları... gözlerimin içine "ne olur evet de" der gibi bakışları.... Çoktan razı olmuştum ama bunu şimdilik belli etmek istemiyor, biraz korksun istiyordum.

"Bilmiyorum, düşünmem lazım. Sen şimdi bırak, bir şekilde ödeteceğim sana bu camın parasını da... biraz ailenden, kardeşinden söz et bana..."

"Annem, bir de beş yaşındaki kardeşim... Babam yok, bizi bırakıp gitmiş. Annem önceleri temizliğe gider bize bakardı. O zamanlar ben okula da gidebiliyordum. Ama sonra hasta oldu ve doktor çalışmasını yasakladı. Şimdi evde sabunluk, el bezi, çetik falan örüyor ben de pazarlara götürüp satıyorum, biraz da komşuların yardımı oluyor. İşte öyle geçinip gidiyoruz."

"Annenin hastalığı ne?"

"Verem! Ama geçti şükürler olsun. Şimdi iyi, sadece yorulmaması gerekiyormuş o kadar."

"Peki ya kardeşin, onun nesi var?"

"Tam bilmiyorum, doktorlar 'çok yaşamaz' demişler... Annem çok ağlıyor... O da ışıklı ayakkabı diye tutturdu, gece gündüz durmadan ağlıyor."

"Adın ne senin?"

"Mehmet!"

"Kaç yaşındasın?"

"Oniki..."

"Peki Mehmet, bak ne güzel dertleşiyoruz, konuşuyoruz bunun için cam kırmana ne lüzum vardı? Bana acı çektirdin, moralimi bozdun! İnsanlardan birşey isteyeceğin zaman onlara zarar vermen gerekmez, gider konuşur derdin, problemin neyse anlatırsın olur biter..." Bu sefer başını iyice önüne eğdi, bir iki kez arka arkaya yutkundu;

"Beni dinle diye yaptım" dedi fısıldayarak.

"Camımı kırmadan da gelip bunları bana anlatabilirdin."

"Dinler miydin?!"

"Elbette dinlerdim! Hadi şimdi iç limonatanı, şu kurabiyeleri de ye, sonra da size götür beni annenle tanıştır, tamam mı?" O nasıl bir sevinçtir ki, gözlerinde yıldızlar gördüm... O nasıl bir sevinçtir ki, zıplasa başı tavana vuracak ama kendini zor tutuyor yavrucağız. Biraz cesareti artmış olacak ki:

"Abla" dedi çekinerek ve devam etti:

"Ben yedim, bu kalanları kardeşime götürebilir miyim?"

"Sen ye, giderken kardeşine de alırız."

"Olmaaazzz! Müsade verirsen bunları götüreyim, vermezsen yenilerini aldırtmam. Sen kardeşime ayakkabı al... var ya... başka hiç birşey istemiyorum..." Gözyaşlarım çoktan "hazırol"a geçmiş "başla" komutu bekliyorlardı. Zorladım sustum... sadece sustum!

***

"Elif, nereye gidiyoruz biliyor musun?"

"Nereye?"

"Sana ışıklı ayakkabı almaya."

Aman Allahım, bir çocuk bu kadar mı güzel güler... bu kadar mı yakışır, o küçük yüzüne o masum gülücükler...

Mehmet ile Elif, el ele tutuşmuş önümüz sıra yürüyorlardı, biz de annesi ile arkalarından... Kadıncağız yol boyu, minnet, şükran, teşekkür, duâ... duâ... İçinde ne varsa, elinden ne geliyorsa saydı döktü. Dinlemiyordum, dinleyebilecek durumda değildim... Sadece olup bitenleri boş gözlerle takip ediyordum... Bilhassa Mehmet'i ve Elif'i... Girdiğimiz ışıltılı ayakkabı dükkandaki bütün ışıklı ayakkabılara büyülenmiş gibi bakıyordu küçük kızcağız. Sanki yeryüzünde bir tek kendisi ve sevdiği ışıklı ayakkabılar varmışcasına... Sırayla her birini giyip çıkartıyordu. Hipnotize olmuş gibiydi.

"Bu iyi mi kızım? Ayağını sıkıyor mu? Acıtıyor mu?"

Yavrucağız soruları duymuyordu, şaşkındı, inanılmaz mutluydu, sadece ve yalnız ayakkabılara bakıyor gülüyordu. Bütün ışıklı ayakkabıları denedi neredeyse...

"Hangisini istiyorsun?" sorusuna cevap veremedi, adeta dili tutulmuştu ve o 'bir süre sonra atlatır' diye düşündüğüm hipnoz hali geçmemiş hâlâ devam ediyordu. Sonunda anne bir seçim yapmak mecburiyetinde kaldı.

"Bu olsun, bunu alalım."

Elif bu söz üzerine uykudan uyanır gibi sıçradı. Utanır, mahcup ama pek da kararlı;

"Yok! Ben bunu istiyorum, kenarında süsü var."

"Kızım bak o yazlık, bunu alalım kış geliyor... hem bak bu da ışıklı..." Dudağını büktü, bir süre sustu sonra ağlama öncesi sendromu... dudak titremeye başladı.

"Ama bunun kenarında süsü var" diye tekrarladı.

"Elif hangisini istiyorsa onu alacağız" dedim. "Hem bak Elif ne diyeceğim, bir çift ayakkabı almak gibi bir mecburiyetimiz de yok. İki-üç hatta dört tane bile alabiliriz..." Kızcağızın tek derdi, KENARINDA SÜSÜ olanına sahip olmaktı. KENARINDA SÜSÜ OLAN'ını ve annenin beğendiğini de alıp çıktık.

Her akşam iş dönüşü küçük kızı ziyaret etmek alışkanlık yaptı. O nu görmeden duramıyordum. Öyle tatlıydı ki... "O'na bu kadar bağlanmak doğru mu?" bencilliğinden mümkün olduğunca uzak kalmaya çalışarak hep Elif'e koştum.

"Ayy bu kız bir alem" dedi annesi.

"Ne yapıyor biliyor musun? Her gece ayakkabıları siliyoruz, temizliyoruz, iç içe bir kaç poşetin içine koyup ağzını iyice bağlıyoruz, küçük hanım onları koynuna almadan uyumuyor. Bir de, illaki KENARI SÜSLÜ'sü..."

Elif'i o çok sevdiği ışıklı ayakkabıları ile, umutsuzluğunun dışa vurumu mekânlarda kapı kapı dolaştırıyor olmak bana çok dokunuyordu. O kenarı süslü ışıklı ayakkabıları ile nerelere gitmedik ki... Lunaparklar, çocuk sinemaları, çocuk tiyatroları, hayvanat bahçeleri, onkoloji servisleri, radyoterapi merkezleri, labarotuvarlar... Her canı yandığında o can acısının bedelini aldı!

Acıdı mı?!... "Niye" diye sormak bile gelmiyordu ki aklına... "Niye buradayız, niye canımı yakıyorlar?" diye sormadı hiç...

Neden o çok sevdiği kenarı süslü ışıklı ayakkabıları ile ilaç kokulu hastane koridorlarında dolaştığımızı da... Avuçlarıma teslim ettiği minicik ellerinin, kalbimde derin bir yarayı kanatıyor olduğundan habersizdi. O hayatın getirdiklerine razıydı, hem de bizlerden çok daha fazla. Umut Allahü teâlâdan kesilmezdi. Lakin sebepler aleminde yaşıyorduk. Sadece iyi bakılması şartı ile belki bir kaç ay daha... Bir kaç ay sonra... bir cumartesi sabahı... hıçkırık sesleri... Kapıyı açtığımda Mehmet'i elinde Elif'in pek sevdiği kenarı süslü ışıklı ayakkabıları ile yere yığılmış hıçkırır buldum. Soru sormak "Ne oldu?" demek hiç bu kadar mânâsız gelmemişti bana...

"İşte ayakkabıları getirdim abla!"

Üzerimde pijamalarım, terliklerim, Mehmet'i kapımın önünde bırakıp koştum... koştum... koştum... Odanın ortasına yığılıp kalmış, şaşkın, acı dolu boş boş bakan bir çift anne gözü ile buluşana kadar koştum...

"Canım evladım! Kızım... kızım gitti!... Uçup gitti!... Ellerimden, avuçlarımdan kayıp gitti! Ne acelesi, ne telaşı vardı anlayamadım... Baksana ablası! Kenarı süslü ışıklı ayakkabılarını bile almadan gitti...!"

Güncelleme Tarihi: 24 Ocak 2014, 20:14
banner53
YORUM EKLE

banner39