Meğer eşyaların kölesiymişim

Evimde rahat oturmuyordum, kimseyi de oturtmuyordum. Taa ki, arkadaşımı yeni evinde ziyaret edene kadar...

Meğer eşyaların kölesiymişim

Eski ahbabımın evi sımsıcak, pek şirindi. Eşyaya boğmamışlar. Öyle marka falan dertleri de olmamış, orta halli, pahalı olmayan ama güzel gözüken zarurî eşyalardı ortalıktakiler. Samimi olduğum için sordum arkadaşıma: "Maddi durumunuz iyi olduğu halde evin çok sade ve lüks eşya hiç yok? Hepsi de şirin lakin sıradan her evde olabilecek, mazbut şeyler."
Arkadaşım gülümsedi. "Bu suali samimi olduğum herkes soruyor, sana da anlatayım" deyip çaylarımızı getirdi. Cevabı çok manidardı: "Eşyanın kölesi olmamak için!"
Güldüm. Benim niyetimi anlamış olmalı ki başladı anlatmaya...

"Kaç senelik arkadaşımsın, biliyorsun ailemizi. Evimiz çok şatafatlı, oldukça da itinayla seçilmiş eşya, aksesuarlarla döşeliydi. Dışarıdan gözüktüğü şekilde çok imrenilecek, güzel bir manzaraydı, değil mi? Herkesin istediği şey, dayalı döşeli lüks bir eve sahip olmak… Bizde en iyisi vardı fakat bir şeyimiz eksikti. Huzurumuz… O güzelim san'at eseri eşyaların kölesi olmuştuk adeta… Durum vahimdi. Koltuklarımız kaz tüyü ve beyaz olduğu için bir kere bile örtüsüz oturmuyorduk. Bilhassa annem oturtmuyordu. Yanlışlıkla, kazaen bir şey dökülse, sinirden çatlıyor, söylene söylene temizliyor, burnumuzdan getiriyordu. Dayak, hakaret de bonusu.
İyi hatırlıyorum; küçüktüm, annemin çok para vererek aldığı ve itinayla muhafaza ettiği vazoyu kırmıştım. Pek üzüldüm ve bir o kadar da korktum. Kimse görmesin diye saklamaya çalıştım ama yine de foyam meydana çıktı, annem gördü. Kırılan parçaları toplamaya çalışırken elimi derin kestim, hem fena acıdı hem de etraf kana boyandı. Ama annem benimle değil, vazonun kırıldığı yerdeki İtalyan parkelerle alâkadar oldu. Kanlanmış, çizilmiş diye neredeyse saçını başını yoldu! 'Sakar, sakar!' diye ağlayarak, bağırışları hâlâ kulaklarımda.
Evimizde kristal bardaklar, gümüş çatal ve kaşıklar vardı. Onları kullanmak ev sakinlerine yasaktı. Heveslenirdik, annem asla izin vermezdi. Misafir geldi mi, bütün kıymetli eşyalar çıkarılır, kullanılır, misafir gidince de temizlenir, sarılır, bir antika gibi üzerine titrenerek kaldırılırdı.
Bir keresinde de kardeşim masaya sıcak çaydanlığı koymuş, kaplaması bozulmuştu. Korkarak yanıma geldi. Âdeta dili tutulmuştu. Tam iki hafta gizledik. Örtüsünü kaydırdık, bozulan yere çerçeve koyduk. Görmesinler diye çırpındık durduk. En sonunda annem gördü, yanlışlıkla yaptığımıza inanmadı, hatta ağladı oyuncağı kırılan bir bebek gibi.


'Kaç para verdim? Kıymet bilmezler! Böyle yapasınız diye mi aldım onu?' diye diye ağladı, bizi de ağlattı.
Anlayacağın, evde bir şey zarar görecek de annem laf söyleyecek, dövecek diye korka korka yaşardık.
Taa o günler söz verdim kendi kendime, 'evime kulu-kölesi olacağım eşyalar almayacağım' diye.
O yüzden evimi çok ve pahalı eşyayla döşemedim. Korkusuzca, rahat kullanabileceğim kadarı kâfiydi. Öyle de yaptım. Boşu boşuna kullanmayacağım şeylerle evi doldurup bir de durmadan temizlemek bana göre kölelikti.
Çok pahalı eşyalar almamamın bir sebebi de, azgın nefis taşımam olsa gerek. Biliyorum, dünyanın parasını verdiğim bir eşyam zarar gördüğü zaman içim acıyacaktı. Belki ilk başlarda olmayacak bu ama zamanla o eşya bana değil ben ona hizmet edecektim.
Canımın parçası evladım, kucak dolusu para verip aldığım eşyayı kırdığında ona bağırıp gönlünü kıracaktım. 'Eşya için gönül kırmak' olacak şey değildi. Görüyorum, eşyaya değer vermeyen insanlar bile zamanla değişebiliyor. Nefisleri onlara hükmedebiliyor. Tedbirimi bu şekilde almayı düşündüm. Kocam da benimle aynı fikirdeydi, çok şükür. Kafa kafaya vererek kullanabileceğimiz kadar eşya ve aksesuar aldık.
Kat kat örtüler örteceğimiz koltuklar almadık, evin her köşesini pahalı biblolarla, aksesuarlarla donatmadık, dolapları, hiçbir zaman kullanamayacağımız gümüş kaşıklarla, kristal bardaklarla doldurmadık, yerlere ipek halılar da sermedik. Hiç pişman da değiliz, olacağımızı da zannetmiyorum."

Arkadaşımın anlattıkları ok gibi deldi yüreğimi… Evimi düşündüm, lüzumsuz o kadar eşya çarptı ki gözüme. Zarar görmesin diye çabalarım, kırılmasınlar diye çırpınışlarım. Koltuklara ve halılara bir şey dökülmesin diye tedbir üstüne tedbir alışlarım. Çalınmasın diye uykularımın kaçışını düşündüm durdum…
Bu halimle kendimi sirkte hayal ettim bir an… İncecik bir ipin üzerinde yürümeye çalışan zavallı canbaz gibiydim! Ne çok ortak noktamız varmış canbazla. Farkımız; o sirkte cambazlık yapıyor, ben evimde…
Enikonu oturamadığımız evimizde diken üstünde oturduğumuzu fark ettim. Çok şükür ki fark edebildim!
Ya etmeseydim?

Güncelleme Tarihi: 04 Şubat 2016, 13:41
banner53
YORUM EKLE
YORUMLAR
Merve
Merve - 1 yıl Önce

Düşüncelerimde yanlız değilmişim , bu yazının çoğu kişinin gönül gözünü açması dileğimle

banner39