banner15

Başkaları Ölürken Seyretmek…

Başkaları Ölürken Seyretmek…

Lâ-mekân değil teknolojik bir mekânsızlık

“Nasıl böyle gölgede huzur içinde uyuklayabilirsiniz? Kaç müslüman kardeşiniz öldürüldü? Kaç namuslu kızın ırzına geçildi? Hiç bir zaman İslâm ülkesi böyle yağmalanmamıştı, bu kadar müslüman kanı dökülmemişti! Ne oluyor? Müslümanlar zulüme alışıyorlar mı? Harekete geçmek için ne bekliyorsunuz? Düşmanın Bağdat’a dayanmasını mı? ”

Bugünkü zulümlere isyan eden bir gencin internetteki sözleri değil bunlar. Günümüzden 1000 yıl ötesinden yankılanan Kadı Ebu Saad al-Haravi’nin çığlığı. Sarıksız ve saçları kazınmış başıyla yas  tuttuğu anlaşılan zât Bağdat’ta Halife El Mustazhirbillah’ın huzurundaydı bu sözleri söylediğinde. Kadı 1099’da Suriye’deki Haçlı zulümüne tepki vermeyen Müslümanları uyandırmaya çalışıyordu ama nafile. Bu konuşmadan ancak 88 yıl sonra 2 Ekim 1187’de Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü haçlılardan kurtaracaktı. Bu olay sırasında Ahmed Yesevî Hazretleri 5-6 yaşlarında olmalıydı. 1071 Malazgirt zaferiyle Anadolu İslâm’a açılmıştı ama Müslümanlar daha nice Haçlı ve Moğol istilâsına göğüs gerecek, nice fetihler yapacaklardı.

Bu meclistekilerin yanına varsak ve gelecek bin yılın yazılmamış(?) tarihini bir ekranda seyrettirebilsek ne olurdu? Kudüs’ün geri alınacağı ama 1000 yıl sonra Yahudilerce işgâl edileceği, İstanbul’un fethedileceği ama 500 yıl sonra Kur’an-ı Kerîm okumanın, Ezan-ı Muhammedî’nin ve tesettürün yasaklanacağı, korktukları bir çok devletin yok olacağı ama daha korkunçlarının geleceğini söylesek; Hiroşima ve Nagazaki’nin yanmış bedenlerini, Filistin’de fosforla yakılan çocukları, Vietnam’da ve Felluca’da bombalardaki nitrat ve uranyumdan kirlenen toprak ve suyu, insansız hava araçlarıyla haritadan silinen Afgan köylerinin fotoğraflarını göstersek, bu vahşete alet olan Amerikan askerlerinin cephede değil savaş dönüşü intihar ederek kendi kurşunlarıyla öldüklerini anlatsak… Ya bize inanmazlar yahut da bu kadar çok acı ve sevinci bir arada, bu kadar yüksek yoğunlukta yaşamaktan dolayı çıldırırlardı.

İşte biz 21ci yüzyıl Müslümanları buna benzer bir tecrübe ile karşı karşıyayız. Bütün zamanların değil ama bütün mekânların zulümlerini bir arada yaşıyoruz. “Bizden” olanların ızdıraplarına şahidlik ediyoruz hiç durmadan. Zira teknoloji Müslümanları zor bir imtihana soktu: Basiret kudretten çok daha hızlı büyüdü. Sadece etrafımızı değil gücümüzün yetmediği yerleri de görüyoruz. Her şeyi, her yeri görebiliyoruz. Başkalarının zenginliği, fakirliği, eğlencesi, doğal felâketler ve uğradıkları zulümler sağnak sağnak cep telefonlarımıza yağıyor. İsrail ordusu Filistin’de çocukların üzerine bomba yağdırırken biz cepten naklen seyredebiliyoruz. Kadim zamanlarda kralların, firavunların hayal bile edemeyeceği, o dönem için “tanrısal” denebilecek bir güce sahibiz ama bu güç bizi eziyor. Çünkü acziyetimizden razı değiliz; gördüklerimize dahil olup engelleme imkânımızın olmayışını kabul edemiyoruz; haddimizi bilemiyoruz. Teknolojik mümkünattan müteşekkil bu yeni mekân bir akıl hapishanesi. Zira karanlık bir odadan çıkıp güneşe dürbünle baktık. Gözlerimiz binlerce kilometre ötedeki binlerce olayı görmeden evvel belli bir terbiyeden geçip karanlık ve aydınlık konusunda idrak sahibi olmalıydık:

Seyr ister mi bülbül açılmıştır kızıl gül

Her gülü uzak görme gülü gül bahçesi içinde.

Miskîn Hoca Ahmed canı, hem cevherdir hem hazine,

Herşey O’nun mekânı, O lâmekan içinde. (62. Hikmet)

Hayat denen şey başımıza gelen olaylar değil bizim onlara verdiğimiz anlamdır

Şeyh-ül Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri Fütuhat-ı Mekiyye’sinde zamanın, mekânın, illiyetin ve Ben’liğin birer vehim olduğunu söylemiş. Amenna. Ancak bu vehim perdelerinin yavaş yavaş açılması gerek. İnsan nefsinin oyunlarına, dünyanın aldatıcılığına agâh oldukça varlık hakkındaki idraki de derinleşir. “Ben yokmuşum, varolan bir tek Sen’sin” diyebilecek olgunluğa gelmek için yavaş yavaş pişmek gerekir. Güneş tutulmasını seyrederken bile çocuklara isli cam yahut röntgen filmi vermezler mi? İşte gelişme hızını kontrol edemediğimiz teknoloji bizi bu isli camdan mahrum etti. Görmek, bilmek, engellemek, üzülmek… Hazmedemeyeceğimiz yoğunluktaki görüntü akışı yüzünden fiillerimiz adeta zamandan ve mekândan mücerred oldu. Gördüklerimizi hazmedecek vakit bulamadan yeni şeyler görüyoruz. Oysa insan hisleri ve sözleri arasında köprüler kurarak başına gelenleri anlamlandırır. Hayat denen şey başımıza gelen olaylar değil bizim onlara verdiğimiz anlamdır. Bu anlamlandırmadır Ben’i inşa eden. Michel Foucault’nun Kelimeler ve Şeyler’de dediği gibi:

 “… Gördüklerimizi ne kadar anlatırsak anlatalım, görünen hiçbir zaman kelimelerin içine sığmaz. Aynı şekilde sözle ifade bulan fikir ve duygularımız teşbih ve kıyasla “görsel” hale getirilse bile, bunların mânâ ile buluştuğu yer göz değil lisandır ancak…”

Bu yüzden görmeden işiten kör için hayat işitmeden gören sağıra göre daha kolay: Köre “dışarıdan” gelen bilgiler zamana yayılır; tesbih boncukları gibi sırayla gelir. Bir ezginin ahenkli notalarına benzer. Ama sağır için tam tersidir durum çünkü işitmenin sıraya dizen melodik prizmasından mahrumdur o: “Dış dünya” bilgileri sağırın hayatında şimşek gibi çakarlar. Yüz ifadeleri ve vücut diliyle ifade edilen her ne varsa sağırın iç dünyasına akar bir anda. Yıkılan bir barajın suları gibi önüne geleni sürükleyen bu bilgi seli sağırı köşeye sıkıştırmaz mı? Belki de körlerin olağanüstü sakinlikleri ve sağırların iç dünyalarına kapanmalarının sebebi budur?

Geçen her saniyede 2000 hücresinin öldüğünü bilen bir insanın cümlelerine “Ben” diye başlamaya devam edebilmesi kolay değil. Ben’lik vehminin kaybı manevî bir tekâmülle değil de bilim ve teknolojinin baskısıyla gerçekleşince bu gerekli vehime tutunmak çok daha zor. Ancak dayanabilenler belki de eskilerin tatmadığı güzellikleri tadacaklar. Avusturyalı romancı Robert Musil bu konuda oldukça iyimser olmalı ki bir kahramanına şunları söyletmiş:

“… Benlik her gün zemin kaybediyor. Bilmiyorum her şey bilimselleştikten sonra bizden ne kalacak geriye. Galiba hiç bir şey. Ama belki de sahte kimliklerimiz tamamen silindiğinde yeni bir mânâ bulacağız ve bu maceraların en güzeli olacak …” (“Niteliksiz Adam”, Der Mann ohne Eigenschaften, 1930)

Gerçekten de Ben’lik bir vehim. Yani zaman içinde aynı kalma hissi. Hatta zaman, mekân, Ben’lik ve illiyet aynı vehim perdesinin farklı renkteki iplikleri. İlm-i Ledün bu perdeyi yavaşça açıp insanın kendini ve dolayısıyla RABB’ini bilmesini sağlıyor. Hızla gelişen teknoloji ise bu perdeyi bir anda yırtarak insanları kör kuyularda merdivensiz bırakıyor. Mecazî aşkta aradığı bekâyı bulamayan Ümit Yaşar Oğuzcan’ın sitemi gibi:

Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın,

Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın,

Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı;

Beni bensiz bıraktın; beni sensiz bıraktın.

Sanatçılar, deliler ve filozoflar bilmeden girerler Ledün bahçesine. Kapıdan değil duvardan atlayarak girerler. Düşerken üstleri başları yırtılır. Rehbersiz oldukları için yollarını kaybederler; aradıklarını değil aramadıklarını bulurlar. Mürşid olmadan bu işlerle uğraşmak başkasının ilacını kullanmak gibidir; insan şifa değil yeni hastalıklar bulur:

Tarikate siyasetli mürşid gerek;

O mürşide itikatli mürid gerek;

Hizmet kılıp Pir rızasını bulmak gerek;

Böyle âşık Hakk’tan pay alır imiş. (109. Hikmet)

Evet… Teknolojiyle oluşan algı fırtınasının bizi hazırlıksız yakaladığını, Ben’lik, illiyet, mekân gibi gerekli vehimleri aniden ortadan kaldırdığını söylemiştik. Gözlerimize dayatılan savaş ve zulüm görüntüleri ciddi bir parçalanma tetikliyor. Ancak bu internet çağına özgü bir sıkıntı değil. Sanatçılar ve bazı hassas insanlar her devirde bilmeden bu duruma düşebilmişler. Toplum ise olup biteni anlamaya çalışmadan onları “şizofren” diye damgalayıp atıyor kenara.

Meselâ 1946’da Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Hermann Hesse’nın sıkıntılı bir yaşam geçirdiğini yazıyor kitaplar. Ve daha çocukken intihardan bahsetmeye başladığını, 15 yaşında bir intihar girişiminde bulunduğunu, 39 yaşında iken (Bozkır Kurdu‘nu henüz yazmadan) aynı yıl babasının ölümü, oğlunun ağır hastalığı ve eşine şizofreni teşhisi konması ile derinden sarsıldığını… Bütün bu travmaların izini en ünlü romanlarından biri olan Bozkır Kurdu’nda görüyoruz:

“Harry gibi zeki, kültürlü bir insanın kendini Steplerin Kurdu zannetmesine şaşmamalıyız. Karmaşık ve zengin hayat hikâyesini bu kadar basit, ham, ilkel bir ifadeye sığdırabileceğini sanmasına… İnsan büyük ölçekli düşünemez. Akıllı, iyi eğitim almış olanlar bile dünyayı özellikle de kendilerini aldatıcı, basitleştirici gözlüklerle görürler. Çünkü görünen odur ki bütün varlıklar kendi BEN’liklerini zihinlerinde TEK olarak temsil etme ihtiyacına doğuştan sahiptir ve buna mecburdur. Bu vehim ne kadar sık ve derinden sarsılırsa sarsılsın yeniden oluşur, şekil alır.  Bazı hassas yapılı insanlar önsezileriyle çoklu benliklerini fark ederler, BEN’in tekliği yanılgısı bir çiçek gibi açılır o zaman, çokluğu hissederler. Bu hislerini açığa vurdukları anda çoğunluk onları tecrid eder, bilimi imdada çağırır, şizofreni teşhisi konur ve insanlık bu zavallıların ağzından çıkan Hakikat çağrısından muhafaza edilmiş olur. Her düşünen varlığın kendi başına bilmesi gereken şeyleri söylemek neye yarar? Herkesin bilebileceği ama söylemenin adet olmadığı şeyler… Neticede bir insan BEN’in tekliği yanılgısından ikili bir yapıya geçtiğinde bile neredeyse bir deha sayılır… En azından nadir ve ilginç bir insan. […] Bu çoklu yapıyı tek, basit, sabit, sınırları belli bir varlık olarak görmek bütün insanların yaratılışından kaynaklanan bir hatadır. Ama zarurî bir hata, beslenme ve solunum gibi zarurî.” (Bozkır Kurdu)

Basiret menzili ve kudret menzili

Günümüzden 1000 yıl önce görebilme ve yapabilme arasındaki mesafe daha kısaydı zannediyorum. Bir zulme şahid olan Müslüman kılıcı yahut oklarıyla görme menzilindeki olaya müdahale edebiliyordu. En azından bunu yapabilecek bir başka Müslümana haber verebilirdi. Köyünde aç kalan birini duyduğunda evinden ekmek, bahçesinden elma götüreblirdi. Yani kötülüğü görmek ile kötülüğe direnmek arasında mesafe nispeten kısaydı.

Bilginin insanları özgürleştireceğini iddia edenler yanılmış. Artan bilgi tutsak etti bizi. Dünyada yardıma muhtaç Müslümanların çokluğunu gördükçe ne kadar aciz olduğumuzu da gördük. Hislerimiz ve azalarımız teknolojik bir lâ-mekân tarafından ihata edilmiş: yeni bir muhit burası; yeni bir gerçeklik: Artık dünya gezegeninde değiliz. Ayaklarımız İstanbul’da yürürken Kalbimiz Filistin’de, Suriye’de, Doğu Türkistan’da, Arakan’da atıyor. Fakat elle müdahele imkânı olmayan bu görsel mekânlarda şuurumuz lime lime olmuş. Zira başkalarının ızdıraplarını bu kesafette seyretmek ızdırabı “seyredilebilen” bir şov haline getiriyor. Tıpkı büyük şehirlerde kalabalıktan insanların birbirlerine değer vermekte zorlanması gibi:

 “…  İnsan bilincini uyaran şey yaşadığı an ile bir önceki an arasında olan farklardır. Sürekli olan veya düzenli tekrar eden uyarımlara kıyasla ani bir görüntü değişikliği, bakışlarımıza dahil olmuş olan bir şeyin farklılaşması veya beklenmedik izlenimler kendilerini bilincimize dayatırlar. Büyük şehirde sokağa her çıktığımızda sosyal ve ekonomik hayat icabı bu yoğunluk yaşanır. Bilincimizin sürekli dış uyarımlara açık olması ve yoğun bir biçimde bunları alıp yorumlaması gerekir. Küçük şehirlerin yavaş akıp giden temposuyla tam bir tezat oluşturur …” (Georg Simmel “Büyük şehir ve zihinsel yaşam” Die Großstädte und das Geistesleben, 1903).

Görüntü ve sesin bu kadar yüksek kalitede ve olaylarla eşzamanlı olarak gözlerimizi ve kulaklarımızı ihata etmesi muhit algımız üzerine muazzam bir baskı yapıyor. Neredeyiz tam olarak? İstanbul? Diyarbakır? Paris? Gazze? Görme ve işitme imkânımız arttıkça mekânın önemi kalmıyor. Suriyeli bir çocuk “hepsini ALLAH’a anlatacağım!” dedi ve biz oradakiler kadar iyi işittik. Artık bilmiyormuş gibi yaşayamayız. Ne yapmalı şimdi? Videoyu tekrar seyretmek? Derhal arkadaşlara göndermek? Çin’deki hayvanat bahçesinde ikiz doğuran pandayı yahut Fener-Cimbom maçının son gollerini seyretmek? Bütün bunları unutmaya çalışıp “normal” hayata dönmek? Baskı altındaki insan akl-ı meadın fişini çekip akl-ı meaşa sarılmak istiyor: Aş, eş ve iş peşinde koşmak kadar etkili bir anestezi daha var mı?

Teknolojinin ve paranın günlük hayatı tamamen istila etmesi neticesinde gerçekle görünenin yer değiştireceğini tehmin eden Ludwig Feuerbach daha 1841’de Hristiyanlığın Özü’nde şöyle demiş:

“… Çağımızın… sûreti nesneye, kopyayı aslına, temsili gerçekliğe, dış görünüşü öze tercih ettiğinden kuşku yoktur… Çağımız için kutsal olan tek şey yanılsama, kutsal olmayan tek şey ise hakikattir. Dahası, hakikat azaldıkça ve yanılsama çoğaldıkça çağımızın gözünde kutsal olanın değeri artar. Öyle ki bu çağ açısından yanılsamanın had safhası, kutsal olanın da had safhasıdır …”

Herşeye üzülen ama hiç bir şeyle tam olarak ilgilenemeyen insanlar

Lübnanlı yazar Amin Maalouf’un tabiriyle “herşeye üzülen ama hiç bir şeyle tam olarak ilgilenemeyen modern insanlar” böyle çıktı ortaya. Izdırap görüntülerin çokluğu vicdanı uyandırmak yerine körleştirici bir etki yaptı. Sanki artık Suriye’de insanlar değil rakamlar ölüyor. Ellerinden gelse Müslümanları dünyadan aşağıya atacak fanatiklerin işine yarıyor bu durum. 8 dakikalık haber bülteninde 10 Fransız karikatüristin ölümü üzerine yapılan devlet töreni var. Bombalanması sıradanlaşan mazlumlara ayıracak küçücük bir kaç saniye bile yok. Immanuel Kant Saf Aklın Eleştirisi’nde (1781) havanın direncinden yakınan ve “keşke hava olmasaydı; daha hızlı uçabilirdim” diyen bir güvercini örnek vermişti. Biz de tıkladıkça, seyrettikçe, bilgilendikçe cahilleşiyoruz. Herşeyi görmekten kaynaklanan bir körlük yaşıyoruz zannediyorum:

“… Seyirci ne kadar çok seyrederse o kadar az yaşar. Herkese dayatılan o görüntülerde benliğini ne kadar ararsa kendi varoluşunu ve kendi arzularını o kadar az anlar […] Gösteri toplumunda, kurtuluş vaatleri de gösterinin bir parçasına dönüşür, sahteleşir. Tüm dünya aynı gösterinin sahnesidir artık; hepimiz aynı gösterinin oyuncusu ve seyircisi oluruz …” (Guy Debord, “Gösteri Toplumu”, Société du Spéctacle, 1967)

Biraz da bu yüzden başkalarının acısını seyreden insanlar bir süre sonra zulme kılıf uydurmak isterler zira mahkûm oldukları pasif seyirci rolü şerefsiz bir roldür. Savaş, açlık gibi görüntüler karşısında “eh onlar da biraz haketmedi mi? Şöyle yapsalardı, böyle yapsalardı…” diyenleri duyarız. Zordur. Çünkü bir zulme buğz etmek için bir kalp yeter ama ya binlerce zulme buğz etmek istersek? Bin kalp gücünde bir kalp, bin vicdan gücünde bir vicdan var mı bizde?

Temel sıkıntı burada: Dedelerimiz gibi tek bir kalbe sahibiz ama binlerce kilometre uzağı görüp işitiyoruz. Fransız düşünür Henri Bergson 1932’de kaleme aldığı “Ahlâkın Ve Dinin İki Kaynağı” adlı denemesinde insanlığın kendi icadı olan teknik ilerlemelerin ağırlığı altında ezildiğini, teknolojinin bedenlerimize yeni bir beden eklediğini, bu yüzden ikinci bir rûha ihtiyacımız olduğunu yazmış. İsterseniz siz “salih kullar” veya “insan-ı kâmil” diye tercüme edin. Zira bin yıllık zulmü bir günde seyredip insan kalabilmek için manevî gücü kat kat artmış, nefsine, rûhuna, yaratılma maksadına agâh insanlar olmak lâzım.

Görünmek ve utanmak

Akıl kendini akledebilir ama göz kendini göremez. İnsanın ve insan topluluklarının kendi varlığını idraki diğer insanların bakışları üzerinden gerçekleşir. Meselâ utandığımızda karşımızdakinin yüzüne bakmak zordur çünkü onun yüz aynasında kendi utanç verici halimizi seyretmek istemeyiz. Başkalarının ızdırap anlarını fotoğrafla kristalleştirerek gözümüze sokan medyanın bakmaya utandığımız bir satıh haline gelmesi içtimaî hüviyetimize yıkıcı bir etki yapıyor. Bu yüzden bakıyoruz ama gördüklerimizi anlamlandırmadan bilinç altımıza süpürüyoruz. Zira Ümmet’in ve Büyük İnsanlık’ın medya aynadasındaki yansımaları son derecede utanç verici:

 “… Bir anahtar deliğine eğilmişim, birden ayak sesleri duyuyorum. Tüylerim diken diken oluyor, utanç duygusu kaplıyor bedenimi. Birisi beni gördü mü? Doğruluyorum. Bomboş koridoru tarıyor gözlerim. Yanlış alarm. Rahat bir nefes alıyorum. Kendini YOK eden bir tecrübe değil mi bu yaşanan? Biraz yakından bakalım: […] Ötekiler‘in varlığı hiç bir şüpheye yer bırakmayacak kadar kesin. Bu yanlış alarm neticesinde [gözetlemekten] vazgeçebilirim. Ama eğer devam edersem kalp atışlarımı duyacağım ve merdivenin her gıcırtısında yerimden sıçrayacağım. İlk alarmdan sonra Ötekiler YOK olmadı. Ötekiler her yerde, altımda, üstümde, yan odalarda. Ötekiler‘in gözündeki varlığımı derinden hissetmekteyim. Hatta UTANÇ‘ım kaybolmayabilir. Alnımda kırmızılık. […] O köşedeki karanlıkta birinin saklanması ihtimali. Esas mesele Ötekiler’in şuurumdaki tecellisi, yoksa bilimsel bir gerçeklik, objektif bir varoluş değil söz konusu olan. […] Düşünce mahsulü olmayan şuurum için, şimdi kendim olarak varım. […] Kendim’i görüyorum çünkü biri beni görüyor. Şuur, kişi’yi ya da onun nesnel varlığını bilemez. Şuur ancak Ötekiler için bir nesne olduğu zaman kendini idrak eder… Kendimin dışında bir dayanak noktam yok, bana bakan Ötekiler için bir mihenk noktası olmam sayesinde kendim için varım. Bu nedenle, UTANÇ dediğimizde kastedilen Ötekiler‘in baktığı ve yargıladığı nesnenin  ben  olduğum gerçeğinin fark edilmesidir. […] Utanç birinin önünde kendinden utanmaktır. Ötekiler BEN ile Kendim arasındaki vazgeçilmez bağlantıyı  teşkil eder. Ötekiler’e görünen BEN’den utanıyorum […] Bir dışım var, bir tabiatım, Ötekiler‘in varlığı benim [Cennet’ten] dünyaya düşüşümdür …” (Jean Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik, L’Être et le néant, 1943)

Gerçek ızdırapları sanal görsellere çeviren ve dişli çarkları insan olan tuhaf vir makine… Fotoğrafçılar, gazeteciler hatta sosyal medyada takip ettiğimiz insanlar bu suç makinesinin parçaları ve bizi de suçlarına ortak ediyorlar. Savaş fotoğrafı sadece konusu olan suçu değil « görevini » yapan fotoğrafçının iğrenç tarafsızlığını da dünyaya yayıyor. Açlıktan ölenlerin, savaştan kaçanların mega piksellik “high resolution” fotoğraflarını cepte görünce adeta oraya kadar gidip bakmış ve omuz silkip dönmüş gibi hissediyoruz kendimizi. Ardından başka fotoğraflar yağıyor: Karda kayıp düşen şişman kadın, bakıcısıyla şakalaşan maymun, olimpiyat madalyaları…

Seyirciler medya üzerinden hem zulümleri hem de birbirlerini seyrettiklerinden Müslüman, Türk, Kürt gibi kimliklerle rekabete giren yeni bir kimlik göze çarpıyor: Seyirci! Bu yeni kimlik sessiz ve derinden kök salıyor. Geriye içi boşaltılmış aidiyet kaldığını üzülerek müşahede ediyoruz: Katar, Türkiye veya İran’dan yayın yapan TV kanallar CNN ve FOX ile aynı görsel lisanı kullanıyorlar. Seçtikleri kelimeler, yayın saatlerinin yapısı da öyle: Ana haber bülteni, anchorman, “bizi izlemeye devam edin,.. şok haber …” Müslümanların birbirlerinden haberdar olma şekilleri bile bu kadar tektipleştiyse üzücü haberlere gerçekten üzülüp üzülmediğimiz de oldukça şüpheli.

Seyrediyoruz hayatı, yaşamıyoruz!

Homojen, tekdüze, yavan ve yamyassı dünyamızda her şeye üzülüyoruz ama hiçbir şeyle tam olarak ilgilenemiyoruz. Çünkü artık yaşamıyoruz hayatı, kenarına oturup seyrediyoruz! Gerçekte sahip olduğumuz silahın, paranın ve vaktin çok üzerinde imkânlar gerektiren ızdırapların bilgisini alıyoruz ve fotoğraflarını görüyoruz. İmanı zayıf olan bir insan bu zulüm bilgisi yağmuru karşısında 3 seçeneğe sahip:

Kahrolmak, nihilist bir çukura yuvarlanmak hatta depresyon ve intihar,
Bu düşüşten kendini korumak için zulmü/ ızdırapları kanıksamak,
Zulmü rasyonalleştirmek: “Eh biraz da onların suçu, ben mi aç bıraktım onları? Savaşa girdilerse benim suçum mu? O diktatörü devirselerdi…”
Biz o televizyon kanallarını seyrediyoruz, sitelere tıklıyoruz. Editörler ve genel yayın yönetmenleri yüzlerce, binlerce zulüm ve ızdırap karesini yüzümüze tekrar tekrar fışkırtıyor… Ama ızdırap fotoğrafları artık farklı bir şey söylüyor bize: Orada, o anda o zavallılara yardım etmek yerine resim çekmeyi tercih eden adi, aşağılık bir fotoğrafçı vardı:

“ … Fotoğraf çekmek özünde bir karışmama, yani müdahil olmama eylemidir. Çağdaş haber-fotoğrafçılığının bazı örneklerinde, mesela benzin tenekesine uzanan bir Vietnamlı Buda rahibinin ya da eli kolu bağlı bir işbirlikçiyi süngüleyen Bengalli bir gerillanın resimleri gibi unutulmaz karelerde yansıtılan dehşet, bir ölçüde, fotoğrafçının bir fotoğraf ile bir hayat arasında seçim yapma fırsatı varken fotoğraf çekmeyi tercih etmesinin ne denli makul bir davranışı temsil ettiğinin bilincinde olunmasının ürünüdür. Gözünün önünde meydana gelen olaya müdahalede bulunan kişi, (fotoğrafla) kayıt yapamaz; (fotoğrafla) kayıt yapan kişinin de herhangi bir olaya müdahalede bulunması söz konuşu değildir. […] Fiziksel müdahaleyle aynı anlama gelmese de, bu- fotoğraf makinesi kullanmak yine de bir katılım şeklidir. Bir resim çekmek, şeylere oldukları haliyle, statükolarını (hiç değilse ‘iyi’ bir fotoğrafını çekmeyi sağlayacak bir süre boyunca) değiştirmeye yeltenmeden ilgi duymak, ayrıca, ilginç bulunan, fotoğrafta çekmeye değer sayılan bir şeyle (bir başka insanın acısı ya da talihsizliği olsa bile herhangi bir durum, olay, vb. ile) suç ortaklığına girmektir …” (Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine)

Teknolojik mekânsızlık: Gerçek hayattan kopuş

Müslümanların binaları, giysileri, yiyecekleri, çocuk eğitimi, çalışma ve zenginliği paylaşma şekilleri büyük ölçüde gayrımüslimlerinkiyle aynı. Dünyadaki haksızlıklara üzülme şekilleri hatta miktarları bile aynı: Akşam yemeğinden sonraki “anne” haber bülteninde 8 dakika. Medyanın tektipleştirici aynasında hüviyetsiz bir mekâna girmiş gibiyiz. Gerçekleri görüp anlamayı imkânsız kılan bir imkânsızlık mekânı, bir akıl hapishanesi. Artık belli güçlerin ihtiyacına göre üretilen sanal gerçekler hayatın gerçeklerine ikmae ediliyor. Daha 1928’de Paul Valéry’nin bu durumu öngörmüş olması ne kadar acayip:

“… Uzaktan evlerimize kadar gelen ve zahmetsizce arzularımıza cevap veren şehir suyu, doğal gaz ve elektrik gibi parmağımızın ucuna itaat ederek beliren ve kaybolan görüntülerle, sesler ile besleneceğiz. Farklı tiplerdeki enerjilerin bağımlısı hatta kölesi olduğumuz gibi bu titreşimler, değişimler de algı organlarımızın bir parçası olacak; bütün bildiklerimiz bu görüntü ve seslerden ibaret olacak. Algılanan Gerçek’in evlere servis edildiği böyle bir toplumu tasavvur eden bir filozof var mıdır bilmiyorum …” (La conquête de l’ubiquité)

Bir çoğumuz fotoğraf ve videoları gerçeği bize aktran bilginin bir parçası gibi algılarız. Oysa görsellerin kendilerine has, ait oldukları haberden bağımsız adeta tılsımlı güçleri vardır. Fotoğraflar resmettikleri olayın normal bir insanda tetiklemesi gereken tepkinin tam tersinin oluşmasına sebebp olabilirler. Bu manipülasyon gücü kelimelerdeki gibidir: Zalimlerin zulmü örtmek için kötü şeylere iyi, iyi şeylere kötü isimler vermesine benzer. Meselâ ABD Irak’ın işgaline “özgürleştirme” demişti; Nazi Almanya’sında Yahudilerin öldürülmesine “temizlik” veya “nihaî çözüm” gibi isimler takılmıştı.

Görseller de kelimeler gibidir. Gerçekler dünyasına açılan birer pencere değil gerçekle aramıza giren perdelerdir. Zira fotoğraflar ve videolar bir aletten geçip bize gelirler. Savaştan, doğal felaketlerden uzak olma hissi seyirci hüviyetindeki insanlara tarifsiz bir güvenlik hissi verir. Afiyetle akşam yemeğini yerken sel önünde sürüklenen insanları, hayvanları ve arabaları seyreder. Normal, seyircidir o. Patlayan bombalardan kaçan insanları seyreder; çatalını havada sallayarak küresel güçler üzerine bir kaç yorum yapar. Bu ızdırap şov ona tarifsiz bir keyif verir ama kendine bile itiraf etmekten utanır:

 “… Bu güvenlik hissinin kökü, kısmen, ‘orada’ değil ‘burada’ olmakta yatar; kısmen de bütün olayların görüntülere dönüştüğünde bir kaçınılmazlık halesine bürünüyor olmasında. Gerçek dünyada bir şeyler olur ve neler olacağım hiç kimse bilmez. Görüntü dünyasındaysa bir şeyler olmuştur ve olan şeyler ebediyen aynı şekilde meydana gelecektir. Dünyada olup bitenler (sanat, felaket, doğa güzellikleri) hakkında fotoğraflar aracılığıyla çok şey öğrenen insanlar, ‘gerçek’ olan şeyleri gördüklerinde genellikle hayal kırıklığına uğrar, şaşkına döner ve oldukları yerde kalakalırlar. Zira fotoğrafların eğilimi, ilk elden tecrübe ettiğimiz şeylerden duygu çıkarma yönündedir ve bu görüntülerin uyandırdığı duygular büyük oranda gerçek hayatta yaşadığımız duygulardan farklıdır …” (Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine)

Sonsöz: Kötülük’ün zıddı İyilik değildir!

1961 senesinde The NewYorker gazetesi filozof Hannah Arendt’i Yahudi soykırımını yönetmekle suçlanan Yarbay Adolf Eichmann’ın İsrail’deki mahkemesini izlemeye gönderdi. Eichmann savaş sırasında Einsatzgruppen adlı idam mangalarına ve gaz odalarına azami sayıda Yahudi göndermekle görevliymiş ve bunu başarıyla icra etmiş. Fakat mahkeme heyeti bütün çabalara rağmen aradığı “insanlık dışı canavarı” bulamıyor. Eichmann bir şeytan değil, sadece emirlere uyan bir devlet memuru çünkü! Fanatik değil, sapık değil, deli değil. Eichmann’ın aklî dengesini muayene eden 6 psikiyatr hiç bir anormallik bulamıyorlar. Fazlasıyla normal bir Alman var karşılarında. 1 haziran 1962 gece yarısı Ramla cezaevinin avlusunda Eichmann’ın cansız bedeni ipin ucunda sallanırken ayaklarındaki kırmızı ekose terliklerine kadar normal, sıradan, vasat bir devlet memurunun hayatı son bulmuş oldu. Bu vasatlık, Arendt’in tabiriyle “Banality of Evil“ (Kötülüğün Sıradanlığı) ne yazık ki Almanlara ya da Nazilere has bir olgu değil. İnsanlar asırlardır Kötülük’ü İyilik’in zıddı, tersi sanıyorlar. Adaleti, zulmü, iyileri, kötüleri “bizimkiler” ve “ötekiler” üzerinden okumaya çalışıyorlar. Yarbay Eichmann’ın yargılanmasında ortaya çıkan Hakikat bize bir ders veriyor: Kötülük’ün tersi İyilik değildir! Kötülük bir coğrafyaya hakim olduğunda bu kötü insanlardan çok düşünmeyen, aklını kullanmaya üşenip başkasının peşinden gidenler yüzünden gerçekleşir:

“… Eichmann’ın bir canavar olduğuna inanmak rahatlatıcı olurdu. Ne var ki onun gibi insanların sayısı oldukça çok. Ne sapıklar, ne sadistler, korkutucu derecede normaller. Kurumlarımız ve ahlâkî temellerimiz itibariyle bu normallik bütün canavarlıkların toplamından daha korkutucu. Çünkü Nürnberg mahkemelerinde sanık ve avukatların binlerce kez tekrar ettiler: Bu yeni suçlu tipi yaptıklarının kötü olduğunu anlayamayacağı koşullarda suç işliyor. Savaşın bitmesine yakın suçluların soykırım izlerini silmeye çalışmış olmaları acaba yapılan kötülüklerin FaRKında olduğunu gösterir mi? Sanmıyorum. Bu sadece savaşı kaybedeceklerini anladıklarını gösterir. Savaşı kazansalardı bir suçluluk hissedecekler miydi? …” (Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı)

Son tahlilde şunu teslim etmek gerekir ki Müslümanlar için gerçek tehdit beyin yıkama değil beyninin yıkanmasına razı olan insan tipidir. Bürokrasi veya piyasa gibi devasa mekanizmaların nasıl işlediğini sorgulamadan kendisini “emir kulu” ilân edenler şüphesiz ALLAH’a kulluk etmekte zorlanacaklardır.

Fotoğraflar da kelimeler gibi aklı ve vicdanı uyutmak için kullanılabilir ve “bizden” bildiğimiz bir zümre Ümmet’in aleyhine çalışabilir hatta bunu İslâm adına yaptığını zannedebilir. Bediüzzaman Hazretleri’nin şu uyarısı adeta karşı karşıya olduğumuz tuzakları işaret eder mahiyette:

“Bana ıztırab veren yalnız İslâm’ın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki cemiyetin bünyesi buna dayanamaz.. çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, îman kalesi tehlikededir.”

Kaynak: Derin düşünce

YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48